Ölümden ve doğmaktan uzak bir yer
“Ölümden Uzak Bir Yer’in güzel tarafı da bu zaten... Küçük ve giderek büyüyen Yusuf’un kutlu bir kişi mi yoksa ailesinin ihtimamından yolunu şaşıran bir ergen ve daha sonra da ormanda yol alan bir yetişkin mi olduğuna karar veremememiz gibi.”
Kerem Eksen (kolaj).
‘Anne-baba olmayan bilmez…’ diye dillere pelesenk –anne-babaların özellikle– bir cümle vardır ya… Kerem Eksen’in Ölümden Uzakta Bir Yer romanı tam bu halin, önce çift sonra da yakında anne-baba olacak olma halinin neredeyse kutsal bir durum gibi çizildiği sahnelerle açılıyor. “…Ömür on gün kadar sonra tam da böyle bir mucizevi aydınlanma hali yaşıyor, evet, akşam saati mutfakta havuç doğrarken bir anlığına onlarla beraber büyüyen üçüncü yaşamı fark ediyor.” Romanda belki de en sık kullanılan –kendini fark ettiren– kelime mucize ve türevi kelimeler. Doğum bir mucize, küçük Yusuf’un gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirdiği sanılan mucizeler benzersiz, çeşitli tesadüflerin –nazarlık olayı– ortaya çıkışları adeta mucizevi… Çoğu an, anne ve baba doğum olayının hem bedenselliği hem de kutsallığıyla dopdolular, hem ortaklaşa bir tohumu geliştiren fani yaratıklar gibiler hem de ürpertici bir öte dünya hissinin avucundalar: “Ömür’ün o anki hissi buna benziyor işte, bir an belirip daha adını koymadan kayboluyor, ardında sadece ufak bir ürperti bırakıyor. ‘Şeytan yokladı’ diyor Ömür.” Romanın bir özelliği de süregiden şimdiki zamanda anlatılma hali. Her şey acil, her an her şey olabilir, her şey başka bir dönemeç alabilir.
Ölümden Uzak Bir Yer
YKY
Nisan 2022
4. baskı, Temmuz 2023
144 s.
Ömür haksız sayılmaz, çünkü şeytan da işin içine karışacak romanın ileri sayfalarında ya da kara talih ya da beklenmedik aksilikler ya da ‘öngörülemeyen’ durumlar, nasıl isterseniz. İkisi de öğretmen olan Sait ile Ömür’ün hayatlarının dinle ya da dinin gündelik hayattaki yeriyle iç içe çizildiği bir roman aynı zamanda bu; mevlitle, sabah ezanıyla, cenaze törenleriyle, kulağa fısıldanan adla, gerektiğinde gidilen, daha sonra kaytarılan cuma namazlarıyla bu kadar iç içe geçecek bir hayat, en azından kâğıt üstünde ‘laik’ bir çiftin duygusal/varoluşsal bocalama anlarında nasıl etraflarındaki din havasını fark ettiklerini ve ona sığındıklarını anlatıyor. Son zamanlarda roman sayfalarında pek görmediğimiz bir şey. (Eksen’in Uyku Kralllığı romanında da var bu tema.) “İnsan gençken gittiği cenazelerde hızla büyür. Sait bunu iyi biliyor.” Aslında hepimiz gibi. Nazarlığa da evet. Gelgelelim Sait, Ömür’ün çıkışsızlık anlarında çocuğu hocaya götürüp okutma noktasında isyan edecek: “Okumuş kadınsın, nasıl olur da…”
“Dünya kenarından kırpılmış, insanlar bir tarafta, Yusuf’la ailesi öbür tarafta…” Durum aslında tam bu. Bir nevi kutsal aileler. Herhalde çocuk sahibi olan her ailenin ilk hissi… Aynı zamanda etraftakilere de bazen komedi, bazen bir nevi fanatiklik gibi gelen bir durum… (Çocuğa “annem” diye hitap etmeler, vb.) Çok geçmeden işin içine katılacak şeytan, Exorcist filmindeki gibi adlı adınca şeytan mı ya da o nefis Kevin Hakkında Konuşmalıyız filminde olduğu modern ailenin çocuk yetiştirme endişelerinin yol açtığı gerilim ve onun da yol açtığı tekinsizlikler mi, emin değiliz. Ölümden Uzak Bir Yer’in güzel tarafı da bu zaten. Küçük ve giderek büyüyen Yusuf’un kutlu bir kişi mi yoksa ailesinin ihtimamından yolunu şaşıran bir ergen ve daha sonra da ormanda yol alan bir yetişkin mi olduğuna karar veremememiz gibi bir şey.
Orman deyince, romanın tabiat ve tabiatın değişik yüzlerini temsil eden varlıklarla kurduğu ilişki de ilginç, romanı ve kişilerini kutsallıktan ayırıp sert bir uzviyet bilincine doğru götüren şeyler. Mesela Sait’in, oğlunun bir noktada köpeklerin dünyasına ait, “oralı” olduğunu düşündüğü anlar: “… gözünün önüne Yusuf’un köpeğe haykırışını, tokat üstüne tokat indirişini getiriyor. … bu sertliğin ona yakıştığını, köpeklerin acımasız dünyasında Yusuf’un da kendince bir yeri olduğuna inanıyor.”
Kutsal çocukla köpek çocuk arasında farkına varmadan gelişen Yusuf’un büyüme hikâyesi oysa; genellikle Bildungsroman’larda, yetişme romanlarında kahramanın ağzından anlatılan ve kahramanın çevresindeki dünyanın bir anlaşılmazlık, çözülmesi gereken bir bilmece olarak resmedildiği hikâye. Fark şu ki, burada aynı hikâye kahramanın ailesi tarafından anlatılıyor, daha doğrusu anlaşılmaya çalışılıyor. Anlaşılamıyor da, ki romanın belki en kendine özgü tarafı bu: “(Sait) …az önce Yusuf’un yokluğunda bir basitlik, neredeyse bir huzur bulmuştu. Çünkü bir şey yoksa üzerine düşünülecek bir şey de yoktur, etrafımızdaki birçok olmamış şey gibidir, hafızamızda kıpırdanıp durmaz, bizi ısrarla dürtmez. Oysa şimdi Yusuf – evet, yok denemez buna, kayboldu denir, işte bu ağır çok ağır.”
Olmama ihtimalinin vereceği “huzur”u tercih etmeye varabilecek bir duygu durumu bu çünkü, kötü bir kafiyeye sığınarak söylersek bu ağırlık aynı zamanda bir sağırlık. Özellikle baba olmanın kendiyle dolu olma halinin, “birinin içinden çıkan sıvıların bir başkasındaki yaşam kaynağı ile buluşup” mucizevi biçimde can verdiği “nebat”ı kendinden ayrı bir şey olarak göremememin sağırlığı. (Ömür’ü, anneyi daha yumuşak, daha sezgili göreceğiz bu romanda.) Ya da sadece kendinden türeyen bir şey olarak görmenin: “Onunki herhangi birinin hayatı değil. Onunki Yusuf’un babasının hayatı.” Adına çoğu kez koşulsuz ebeveyn sevgisi diyen bir sağırlık, hatta bir körlük, karşısındakini öyle bir kapsama ki, ne haddine diyesi geliyor insanın ve ne hakla… (Peygamber olan Yusuf’un hikâyesiyle yan yana okuyacaksak işler daha bile karışabilir.)
Romanın sonunda babasına yazdığı mektup yüzümüzü nihayet Yusuf’tan yana döndürmemize yarayacak ve Oğul’un kutsallıktan da, “dünyaya atılmış olmaktan” da, doğmaktan ve ölmekten de ne anladığı konusunda hem müphem hem de çok berrak bir pencere açılacak önümüzde: “Hep uzakta bir yer hayal ettim, bunların hepsinden uzak, çığlık kıyametten… sonra ben hep öyle bir yer düşündüm, insanın bambaşka olduğu bir yer, her şey yeni, her şey ilk günkü gibi taze.”
Ya da: “yıllar önce ormanda kaybolduğum günü hatırladım, sonra sen geldin yürüdün üstüme, vuracak gibi elini kaldırdın, ben tuttum, avaz avaz bağırdın, dinledim, bitsin diye bekledim ama korktum da aslında, sonradan sana acıdım düşününce, çünkü anlamıyordum, bilmiyordun, bilemezdin, yazık… Ama işte ben orada anladım.”
İsa Peygamber’in babasına söylediği sözü tutup Yusuf’un babasına çevirerek söylersek: “Affet onları, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.” Ya da çocuk yetiştirme kitaplarının üslubuna sığınarak söylersek anne-babalar “zor” bir çocuğa “bu çocuk niye böyle” derken bir daha düşünün. Yani kendiniz hakkında.
Önceki Yazı
Durmadan bükülmeye devam eden düğüm
“Jon Fosse, manzara ressamı Lars Hertervig’in, melankoliyle deliliğin, ışıkla halüsinasyonun iç içe geçtiği zihinsel alanına dahil ediyor okuru, onun akıl hastalığını 'içeriden' aktarıyor, şizoid yaratımın somut ve maddi süreçlerini ortaya seriyor...”
Sonraki Yazı
Uğur Küçükkaplan ile söyleşi:
“Arabesk bir şehir müziğidir.”
“Arabeskin ortaya çıkma sebebinin göç olduğuna dair, mesnetsiz görüşün en önemli sebebi, yıllarca arabeskin sadece toplumsal bir olay olarak görülmesi ve konuya yalnızca sosyologlarca ilgi gösterilmiş olmasıdır. Haliyle arabeskin ayrıca müzikal bir üslup, bir tarz olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi, hem onun Türk müziği tarihi içindeki mahiyetinin ve içeriğinin anlaşılmasını hem de kent kültürüyle ve göçle arasındaki ilişkinin doğru biçimde değerlendirilmesini yıllarca geciktirmiştir.”