O adamlar / o kadınlar / o çocuklar…
“Tarih anlatısının büyük bölümünün sefaletler, ihanetler ve yenilgilerle dolu olduğu da bir gerçektir. İnsanın kendi çağı karardıkça, direnişleri, karşı koyuşları ve yengileri geçmişteki birtakım kısa parlak anlar olarak görme eğilimi de artıyor.”
25 Mart 2025. Saraçhane, İstanbul.
Çağın dehşeti karşısında kendimi çaresiz hissettiğimde çok uzun yıllar önce bir kitapta karşıma çıkan o adamları düşünüyorum hep. Kitabı yıllar sonra yeniden elime aldığımda yazarının da zaten kitabın başına Ortega y Gasset’den aşağıdaki alıntıyı yaptığını gördüm, belki de o adamlar bu nedenle aklıma takılıp duruyor…
“Kim kendi çağını tam olarak görmek isterse ona uzaktan bakmalıdır. Ne kadar mı uzaktan? Kolay: Kleopatra’nın burnunun seçilemeyeceği kadar uzaktan.”
Ben de aslında buna benzer bir şey yapmaya, oradan güç almaya çalışıyorum. O adamlar şunlar:
“Kurma işi, anlaşılan acele ile ve beceriksiz adamlar tarafından yapılmıştı, çünkü parçalar birbirine karıştırılmıştı; bu yüzden de ana yönlere göre yerleştirilişleri ters olmuştu. Sanduka kapıları doğu yerine batıya açılıyordu, ayakuçları da batı yerine doğuya dönüktü. Haydi bu kusuru hoş görelim… ama başka savsaklamaları bağışlanır şey değildi. Altın süsler örselenmişti, üzerlerinde bugün de çekiç izleri görülmektedir. Bazı yerlerde parçalar sökülüp kopmuştu ve yerdeki talaş parçalarıyla süprüntüler hiç temizlenmemişti.” (s. 149)
Kendinden otuz iki yüzyıldan daha uzun br zaman önce ölmüş olan Tut-enkh-Amun'un (Tutankhamun) piramidinin mezar odasına ulaşan İngiliz arkeoloğunun (Howard Carter) günlüğüne yazmış olduğu satırlar ilginç elbette. Tarihi, özellikle de kendisinin olmayan bir tarihi bin yıllar önceden kurulmuş bir şölen sofrası gibi gören ukala bir dil duyuyorum aslında ben bu satırlarda. Bağışlayamadığı şey, buluntulardaki çekiç izleri, lahittteki tahribat ve ortalığın süpürülmemesidir. O piramitleri kuran kutsallık anlayışının tam da üstünde titizleneceği sandukaların baktığı yönlerin ters oluşu ise bağışlanabilir bir hatadır, çünkü Carter’ın baktığı yerden tarih düz bir çizgide ilerlediği için eskinin kutsallığı çocuksu bir ilkelliktir. Ama yüzyıl sonra biz de onu hoş görelim hadi… Mısır’ın anıtsal mirası karşısında duyduğu hayranlık öylesine büyüktü ki, onu lekeleyen her şeyi özellikle de insan sakarlığını bağışlayabilmesi mümkün değildi. Bununla birlikte firavunun –büyük olasılıkla kızkardeşi de olan– eşinin lahdin üzerine bıraktığı ya da bıraktırdığı rengi solmuş bir demet kır çiçeğinin duygusallığını da gözden kaçırmayacak kadar inceydi. Viktoryen dönemde doğup Edwardyen dönemde olgunlaşmış bir İngiliz’di ne de olsa.
O adamlarla aramda bir yakınlık olduğu kesin. Evet, eninde sonunda hepimiz insanız ama bu sığ açıklama da, ev işlerini aceleyle yapıp bitirmeye çalışırken hep en az bir toz bezini ardımda bırakmam, onu kaldırmayı dünyanın en ağır işiymiş gibi ertelememdeki benzerlik de, yani “yeter ama” yılgınlığı da ortaklığımızı açıklamaya yetmiyor. O adamların tarihin karşısında ansızın ve suçüstü yakalanmış gibi bir halleri var. Bundan kurtulmalarını istiyorum.
Hilary J. Deighton’ın Homer Kitabevi tarafından yayımlanmış Eski Roma Yaşantısında Bir Gün adlı bir kitabı vardır. İncecik, tadı damağınızda kalarak okuyacağınız bir kitaptır:
“Kent, doğal bir biçimde terk edilirken insanlar tanrılarını, mutfak eşyalarını ve mobilyalarını da yanlarına alırlar. Oysa şehir istila veya doğal bir afet sonucu yıkıldığında sadece tanrılar, kapkacak ve mobilyalar (eğer soyulmamışsa) değil, insanların bir kısmı da ortalığa saçılmış halde kalır. Biri kül ve volkanik tozların altında kalan, diğeri ise yanan çamur içinde sertleşen Pompeii ve Herculaneum halklarının şanssızlıkları, Romalıların yaşantısının incelenebilmesi açısından bizim şansımız olmuştur. (…) Son öylesine ani gelmiştir ki, bizler onların sıradan yaşamlarından bir günü olağanüstü biçimde –yarısı yenmiş yemekler, yataklarında hasta çocuklar, fırından yeni çıkmış müşteri bekleyen ekmekler ile– yakalayabiliyoruz.” (s. 13)
Evet Pompeii korkunç bir felaketin taş kesilmiş bir belgesi olarak, eşsiz bir örnektir. Ölüm ânı sonsuz bir “şimdi”dir, yaşam orada durmuştur. Arkeolojik alanları gezmeyi sevmeme rağmen Pompeii’ye hiç gitmedim, gidebileceğimi de sanmıyorum. Bu korkunç sahneye tanık olmaktan sakınmaktan çok, insanların dehşet içindeki son anlarına bir izlence olarak bakmaktan utanıyorum. Ölüm de, ölüm korkusu da mahrem şeylerdir benim gözümde; 2000 yıl kadar sonra bir yabancının o dehşeti seyretmesi ayıp geliyor bana. Hele de Pompeii’de ne kadar ilginç bir zaman geçirebileceğinizi anlatıp duran turizm broşürlerini görünce, halka açık idamları yanına nevalesini alıp izlemeye giden insanlar geliyor aklıma. Kimse yaşarken de ölürken de başkasının manzarası olmamalı. Bilimcilerin araştırmalarını katmıyorum buna elbette.
Pompeii halkının trajedisinde ve her birinin topluca ve teker teker yarım kalmış öykülerinde tüm bu turizme karşılık, –aslında o turizmi de besleyen– insanın kolaylıkla ilişki kurabileceği şeyler vardır: Korku, acı ve ölüm. Ayakta tutmak için mutlaka ki emek verdiğiniz bir yaşamın ansızın ve haksızca elinizden alınışı. Bizi onların trajedisine yaklaştıran esas şey öykülerinin az çok tanık olunabilirliğidir. Evleri, eşyaları ve taşlaşmış bedenleri konuşkandır.
Benim o adamlar olarak tanımladıklarımın ise bir öyküleri yok. Mısır’ın 18. hanedanlığının sonlarında bir firavunu mezarına yerleştirdiler, onu da anlaşılan en layığıyla yapamadılar ve tarihten silindiler. Ne öncelerine ne de daha sonralarına dek bir şey bilmemiz mümkün değil. Bıraktıkları izlerde yakaladığımız bir “sonra”da sonsuza dek mühürlüler.
Elbette eksik gedik bilgilerle kabaca bir öykü yazılabilir onlar için de. Hatta ikinci sınıf bir tarihi roman yazarı onlar için –Mısır’ın erken dönemlerine ilişkin tüm araştırma sonuçlarının hâlâ tartışmalara açık olduğu gerçeğini göz ardı ederek– ciltler bile doldurabilir. Eğer mümkün olsaydı ben onları Raymond Carver’ın yazmasını isterdim. Carver öyküsü yazılacak olsa sıkıcı olacak şeyleri hikâye anlatmadan öykü formunda yazabilen nadir yazarlardandır çünkü. Ama iyi bir yazar olduğu için kendi öykülerindeki kadar mükemmel bu “sonra”ya elini sürmeyecektir elbette.
Büyük bölümü elbette köleydi. Bundan yola çıkıp kölelik, serflik, proleterya diye sayıp dökerek emeğin görkemli öyküsüne yol alabilirim. Yanlış bir izlek de olmaz. Tarihi bir bütün olarak kavramamızın en doğru yolunun buradan ve iktidarın kuruluşunu anlamaktan geçtiğini biliyorum. Ama bir firavunun gömülmesinde mutlaka birtakım devlet adamlarının, en azından din görevlilerinin bulunması gerekmiyor mu? Sadece kölelerin becerisine terkedilebilir mi bu büyük tören? O zaman neden lahit ters yöne bakıyor? Bu polisiye soruların yanıtlarını bulmak için birtakım kitaplara baktım ama, sonunda ulaşabildiğim en kesin bilgi, yukarıda da belirttiğim gibi, o dönemin Mısır’ı hakkındaki tüm bilgilerin tartışmalı olduğu yönünde. Bilimciler hâlâ bu büyük uygarlığı çözebilmiş değiller, çünkü binlerce yıllık Mısır tarihinden ele geçenler, özellikle de eski dönemlere ilişkin bilgiler, bölük pörçük ve bu upuzun tarih boyunca inançtan dile, dilden yazıya her şey de doğal olarak değişimler göstermiş. Ayrıca beni asıl ilgilendiren de bu değil.
O adamların kafama takılmasına gelince… Uzun yıllar önce okuduğum kitap, okumuş olanların tahmin edeceği gibi C. W. Ceram’ın arkeoloji biliminin eğlenceli biçimde tarihini anlatan eseri: Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler. Ceram yaşadığı dönemin baskılarına maruz kalmamak için Almanya’nın ünlü Ullstein yayın grubunun dergilerinde kendi deyimiyle “kültür tuhaflıkları” yazarı olmuş, başka bir deyişle –yine kendi deyişiyle– çağından geçmişe kaçmış. Ama bunlar da onu Narvik ve Stalingrad kuşatmalarında asker olmaktan kurtaramamış. Savaşın sonunda da derin bir nefes almış ve Rowohlt yayınevinde çalışmaya başlamış. Bunlar kitabın sonunda yer alan kendini anlattığı yazıdan. (s. 349) Ben bu kitabı eğlenerek okuduğumda internet henüz yoktu.
Ullstein, Almanya’nın günümüzde de bilinen yayıncılarından ama en büyüklerden biri değil. Bir Alman Yahudisi olan Leopold Ullstein tarafından 1877 yılında kuruluyor ve oğullarının da şirkete verdiği katkılar sayesinde Almanya’nın en büyük medya grubu haline geliyorlar. 10.000 kişinin çalıştığı bu grubun içinde yok yok: Günlük gazeteler, haftalık ve aylık dergiler, kitap yayıncılığı... Ancak Nazilerin Aryanlaşma politikaları nedeniyle 1938 yılında o günkü değeri 60.000.000 Alman markı olan yayın grubunu sadece 6.000.000 marka satmak zorunda bırakılıyorlar ve ailenin birçok üyesi yurt dışına gidiyor.
1959.
Rowolth ise farklı bir öyküye sahip. Ernst Rowohlt tarafından 1908 yılında kuruluyor. Rowohlt Nazilerin güçlenmesiyle baskıdan kaçabilmek için önceleri kurgu dışı kitaplara, seyahat edebiyatına ağırlık veriyor. Ama 1937 yılında Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye oluyor. Bu üyeliğin kendine bir dokunulmazlık vereceğini ummuş olmalı ki, Yahudi çalışanlarını işten atmıyor, üstüne üstlük Nazilerin hiç sevmediği Fallada’yı ve Yahudi olan Bruno Adler’i –takma isimle de olsa– yayımlıyor. Ancak faşizmle kol kola girip kendine kendince demokratik bir alan açabileceğini sananların, faşizmi ve her türlü fanatizmi biraz kırıp döktükten sonra ehlileşecek bir ergen gibi görmeye eğilimli gönlü geniş yetişkinler gibi davrananların uğradığı hüsrandan kaçamıyor. Faşizm cahilce bir hergelelik değil kaba saba da olsa bir ideoloji olduğu ve faşistler kitleleri aptallaştırarak yönlendirseler de kendileri en azından kurnazca bir zekaya sahip oldukları için, Ullstein’ın Aryanlaştırıldığı 1938 yılında Herr Ernst’e yayıncılık yasağı geliyor. Yayınevi birkaç yıllığına en büyük hissedarının sanayici Robert Bosch olduğu Deutsche Verlags-Anstalt’ın parçası oluyor...
Ernst Rowohlt ise bir süre Brezilya’ya gidiyor. Kendini vatanına borçlu hissetmeye devam etmiş olmalı ki, savaş sırasında Almanya’ya dönüyor ve doğu cephesinde savunma kuvvetlerine katılıyor. Bu kez de politik görüşleri nedeniyle 1943 yılında Naziler tarafından ordudan atılıyor. Ancak Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olduğu halde Nazilere pek yaranamayışı ve biraz da olsa demokratik bir tutum takınmış olması kendi içini rahatlattığı gibi başkalarını da ikna etmiş olmalı ki, büyük oğlunun 1945 yılında aynı adla kurduğu yayınevinde, Rowohlt’ta 1960 yılında ölene dek yayıncılığı sürdürüyor.
Günümüzde her iki yayınevi de daha büyük başka yayın gruplarının şemsiyesi altında.
(Kurt Wilhelm Marek).
1949.
Savaş sırasında baskılardan kaçabilmek için Ullstein’ın dergilerinde kendi deyişiyle kültür tuhaflıkları yazan C. W. Ceram’a gelince… İnternet çağında oturduğunuz yerden birçok bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Asıl adı Kurt Willhelm Marek. Dergilerine yazdığı Ullstein da tabii ki kurucu ailenin elinden yok pahasına alınarak Aryanlaştırılan ve Nazi taraftarı gazeteler, dergiler yayınlayan Ullstein. Kendini baskılardan korumak isterken işi biraz abartmış olacak ki, baskı altında kalmamak için Propagandatruppe’a katılıyor. Bugünün diliyle söylersek nazi trolü oluyor. O zamanlarda gerçek adıyla yayımlanmış kitapları da var. Savaş sonrasında yayınladığı önemli yazarlarla –günümüzde içlerinde Fallada’dan başka Musil, Nabokov, Camus, Sartre ve daha birçok isim var– her şeye rağmen saygınlığını koruyan Rowohlt’ta işe giriyor ve çok meraklı olduğu arkeoloji üzerine kitaplar kaleme alıyor. Sonra da Amerika’ya gidiyor.
Okuması pek keyifli olan bu kitabı yıllar önce Ceram’ın gerçek kimliğini bilmeden okuduğum için memnunum. Bu bilgilerden sonra pek keyif almazdım herhalde. Hele hele kimi hümanist söylemlerinden, insanlığın birbirine kan bağıyla bağlı olduğunu söyleyen uygar dilinden özellikle irkilirdim. Dönüp dönüp okunacak bir kitap da olmamasına karşılık, o adamlar yeniden aklıma takılınca bir karıştırayım dedim, sonra da şeytan dürttü, şu adamın kendisini araştırdım. Ulaştıklarımın hiç iç açıcı olmayan özeti yukarıda. Her şeye karşın haklı çıkmalarını istediğim o adamların, o aceleci ve beceriksiz adamların izini ararken bambaşka hesaplaşmaların kapısını açacak gerçeklerle karşılaştım. Oysa çağımın dehşetinden kurtulmaktı amacım, tam da Ortega y Gasset’in dediği gibi Kleopatra’nın burnunun görünmez olduğu yerden başlamak umuduyla… Ama insanın sefil yüzü her yerden karşıma çıkmakta kararlı. Kaçmaya çalıştığım uğultu kafamın içini doldurmaya başlıyor yeniden. İslamı dilinden düşürmeyip de Filistin’de yaşanmakta olanlara sırtını dönenlere, Filistin halkının haklarını savunanlara canavar kesilenlere, kendi yaşadığı soykırımın acısını başka halkların soyunu kırmaya hak sayanlara… Bütün bunlar olup biterken finans, piyasalar diye bir şeyler geveleyip duranlara, Gazze’den Dubai’nin yapay adacıkları benzeri bir tatil beldesi hayali çıkartmaya kalkanlara… Bitmedi! Bitecek gibi değil çünkü.
Suriye’de olup henüz bitmeyenlere… Alevilerin, Hıristiyanların ve diğer azınlıkların katledilmesine, bu katliamları Esatçı artıkların hakkından gelinmesi gibi görmeye ve göstermeye utanmayan okuma yazması olanlara, bir ülke cehennemin ateşine atılırken özgürlük şarkısı mırıldanma lüksünü elden bırakmayanlara, cellatlarla hiç sıkılmadan tokalaşanlara… Bitmiyor!
Ukrayna’yı savaşa sürükleyip yardım ediyoruz adı altında bir ülkenin gelecekteki uzun yıllarına ipotek koyanlara, eski birliği içindeki bir ülkeyi yıkılmış olarak görmeyi kendi ikbaline daha uygun bulduğunu hiç gizlemeyenlere… Bitmiyor!
Sömürünün, destekle güçlendirilmiş çağdışı siyasetlerin, terörün ve tüm çürümüşlükleriyle yeni dünya düzeninin yarattığı göçmenlik sorununa, göçmen mezarlığı haline gelmiş denizlere, göçmen deposuna çevrilmeye çalışılan ülkelere, göçmenlerin güvencesiz ve asgari ücretlerin altında kalan emeğiyle süren üretime ve kârlılığa… Bitmiyor.
Ve yine tabii, finans, piyasalar, düşen çıkan hammadde fiyatları… Bu çağda insan da bir rakamdır. Ulaşamayacağı servetlerin hayalini sayısız cips çeşidinden birini seçerek bastıranların kendini özgür bir birey olarak tanımladığı rakamlardır onlar.

Ve elbette çağının bir parçası olan doğup yaşadığım ülkeye… Depremlerden iş kazalarına her yerde ortaya çıkan utanç verici tabloya, öldürülen kadınlara, geleceği yok edilen gençlere, açlık sınırının altında yaşamaya zorlanan emeklilere ve emekçilere, on yıllardır sendikasızlaştırılmış emeğe, sefaletin kendini değil haberini suç sayarak gazetecileri tutuklayanlara, sokaklarda güçlükle varlıklarını sürdürmeye çalışan hayvanların katli fermanına, toplumların diline de yasal seçimler yoluyla ortaya koyduğu iradesine de tahammül edemeyenlere… Bitecek gibi değil… Kulaklarını tıkayabilmek çok zor.
Gencecik çocuğu tutuklanan bir babanın o sorusu: “Cezaevinde kötü muamele görmezler di mi?” İnsan aklıyla, fikriyle ve vicdanıyla isyan eder ama şefkat isyankâr bir duygu değildir, kırılgandır. Tıpkı sokakta baktığı köpeğin belediye tarafından zehirlenmesinden sonra “kurtaramadım seni” diye özür dilercesine ağlayan yaşlı bir kadının karşısında olduğu gibi, bu babanın da karşısında kaskatı kesiliyor insan. Ne bir şey okumak ne bir şey yazmak ne bir şarkı dinlemek… Şefkatin kırgınlığını tarih onaramaz.
Tarih elbette Kleopatra’nın burnundan da, firavunun mezar odasının süpürülmemiş talaşlarından da çok başka bir şeydir ama anlatısının büyük bölümünün sefaletler, ihanetler ve yenilgilerle dolu olduğu da bir gerçektir. İnsanın kendi çağı karardıkça, direnişleri, karşı koyuşları ve yengileri geçmişteki birtakım kısa parlak anlar olarak görme eğilimi de artıyor. İşte bunun için o adamlar haklı çıksınlar istiyorum ve onlara haklılığını asıl kazandıracak olan da öykülerine kavuşmalarından başka bir şey değil. Büyük öykü değil sözünü ettiğim, ait olduğunuz şeyden ayrı düşemezsiniz zaten. Ben biricik oldukları öykülerine kavuşmalarını istiyorum, o adamların, bu kadınların, gençlerin, çocukların… Ilık bir bahar güneşinde ısındıklarını, bir kedinin başını okşadıklarını, hatta dişlerinin ağrıdığını, sırtlarında ellerinin yetmediği bir yerin kaşındığını… İnsanlığın değil, insanların öykülerini bana hatırlatsınlar diye tutunuyorum sanırım o adamlara… Bana oku, desinler istiyorum, yeniden oku, seni sen yapmış romanları, öyküleri; biricik olduğumuz anları hatırla ancak o zaman tarihin uzunluğuna dayanabilirsin. Sanat kendi dünyana saklanmak değildir, hayata karışmaktır. Böyle desinler ve inanayım istiyorum. O zaman suçluluk duymadan yeniden şiir okuyacağım, bir aşk şarkısı dinleyeceğim.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 14
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 1908 Osmanlı Boykotu / Silahsız Güç: Boykot / Denizde Yine Mükemmel Bir Gün / Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler / Herkesin Hayvanı Kendine Benzer / Politik Hayvan Hikâyeleri / Salondaki Kişiler / Sanatçı Yazıları / Sapkınlık ve Toplumsal İlişkiler / Sınırlar/
Sonraki Yazı
Louise Michel:
Kızıl bir ütopyanın peşinde
Efsaneleşen yaşamıyla kadın hareketinin, anarşizmin, ırkçılık karşıtlığının anıt isimlerinden birisi haline gelen, 1871 Paris Komünü’nün önemli figürlerinden Louise Michel'e, onun hayatını konu alan çizgi romana ve Paris Komünü'ne dair...