• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Nigâh'tan:

“Yaşayabileceğim tek hayat”

K24 yazarlarından Gökçe Gündüç'ün yeni kitabı Nigâh bu hafta İthaki Yayınlarından basılıyor. Kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.

Kitap kapağından ayrıntı. 

GÖKÇE GÜNDÜÇ

@e-posta

TADIMLIK

19 Haziran 2025

PAYLAŞ

Yaşayabileceğim tek hayat

(...)

Güneşe, katlanabileceğinden daha çok yaklaşmış başka bir gezegene mi inmiştik? Yeryüzünün can havliyle bıraktığı alevden nefesler, bu yakıcı yakınlığa rağmen tanrısına sesini duyuramayan bir kulun boşuna öfkesiyle, havaalanından çıkar çıkmaz boğazıma sarıldı. Gücü bana yetiyordu demek ki. Başım döndü, gözlerim karardı. Bir duvara yaslanıp kol çantamdaki termosu buldum. İçinde muhafaza ettiği serin su boğazımdan akarken dünya yavaş yavaş berraklaştı, muhtemelen bu sayede, önümden geçen kadını da gördüm: Bir kısmı tepeden toplanmış uzun kıvırcık saçları, askılı kırmızı elbisesi, tırnaklarına kırmızı ojeler sürülmüş deri sandaletli ayakları. Bir bavulu peşi sıra sürüklerken sıcağa kararlılıkla meydan okuyor, bu güzel günün bozulmasına izin vermeyeceğini hem Tanrısına hem de yıldızlara ilan ediyordu. Bir kısmını önüme düşmesin diye tepeden topladığım uzun kıvırcık saçlarımı omuzlarımdan sıyırıp arkama attım, askılı kırmızı elbisemin eteklerini düzelttim, tırnaklarına kırmızı ojeler sürdüğüm deri sandaletli ayaklarımın üzerinde doğrulup bavulumu sürüklemeye başladım. Öğle sıcağının tükettiği kırmızı elbiseli kadını arkamda bırakmış, kararlılığına hayran kaldığım kırmızı elbiseli kadının peşinden taksi kuyruğuna girmiştim. Önümde bekleyen o kadının benden başkası olmadığının farkındaydım. Öyleyse ben de bu kadın olacaktım. Burada her şey mümkündü çünkü. Unutmamıştım.

Sihirli bir aynaya bakıyor gibiydim. Şunun veyahut bunun seçilebileceği bütün o yıllar boyunca ben şunu seçerken bunu seçmiş, hep benden başka tercihlerde bulunduğu hâlde zamanla mekânın şimdiki kesişiminde her nasılsa buluştuğum bir başka bendim seyrettiğim. Asıl hayatımın başka bir yerde bensiz yaşandığını, yerini tespit edip bir parçası olamadığım için kendi hayatımı kaçırdığımı söyleyen hislerimde haklıymışım işte. Kendi yaşantısından sürülmüş bir biçare. Fakat aniden şiddetlenen kavurucu rüzgârlar buna aldırmıyor, onun boynundan, onun çıplak kollarından benim tenimin kokusunu derleyip taksi sırasına girenlere dağıtıyordu. Payıma düşen kokunun bana bu kadar yabancı gelmesine şaşırmıştım. Bavulunu bir süreliğine kendi hâline bıraktıktan sonra kol çantasının sapını başının üzerinden geçirip sol omzunda çaprazladı. Derken saçlarını tek elinde toplayarak aynı omzuna attı. Ensesi ve sırtının üst yarısı açıkta kalmıştı. Gözeneklerinde tomurcuklanan ter damlalarını görebiliyordum artık; bunca çaba sıcağı daha az hissetmek için olmalıydı. O sırada çantasından gelen sesi duydum. Ben hareketlerindeki zarafeti gururla seyrederken telefonunu çıkardı, aldığı mesajı okuduktan sonra gönderen kişiyi aradı. “Evet canım,” dedi, “az önce indim.” Önümüzdekiler, gittikçe hızlanıp, gösterilen istikamette kaybolacak bir aracın klimalı serinliğine doğru tek tek koparken sıradan, kırmızı elbiseli, deri sandaletli kadın bavulunu sağ eliyle yeniden yakalamış, kuyruğun ritmine uygun adımlarla ilerliyor, bir yandan da yolculuğun nasıl geçtiğini anlatıyordu. Sözlerine değil, kendi sesimi dışarıdan dinlemenin tuhaflığına dikkat kesilmiştim. Bu tuhaflığı kanıksadığımda o çoktan konuşmanın sonuna gelmişti ama telefonu kapatmadan evvel, “Seni seviyorum,” dediğini yine de işittim. “Aynı kişidir sevdiğimiz,” diye düşündüm hemen. Mademki ona yazmıştı, bana da yazacaktı. Haftalardır beklediğim haberi yakında alacağımı anlayınca, yalnızca âşıkların duyabileceği türden bir sevinçle doldu içim. Gülümsedim.

Bir kısmı tepeden toplanmış uzun kıvırcık saçları, askılı kırmızı elbisesi, tırnaklarına kırmızı ojeler sürülmüş deri sandaletli ayakları. Sıranın en önündeydi şimdi. Yanaşacak ilk taksiye binip aynanın derinliklerinde kaybolacaktı. Ağırlığını bir ayağından ötekine kaydırdı. Kuyruğun başına geçtiğinden beri güneşten saklanamadığı için elbisesinin arkasındaki ter lekesi sürekli büyüyordu. Ensesinden doğan ırmakların, sırtındaki havzaları döne döne dolaştıktan sonra döküldüğü kırmızı kumaştan bir deniz. Kol çantasına bir kez daha uzanıp bu defa güneş gözlüğünü çıkardı. Bu benim aklıma neden gelmemişti? Kol çantama uzanıp içindeki gözlüğü çıkaracakken tam, kaldırımın kenarına önceki taksilerin bir eşi yanaştı. Süratle açılan kapısından demin başka bir yolcuyla uzaklaşmasını izlediğim şoför inince kavurucu sıcağa rağmen ürperdim. Bunu az önce de yapmıştı: Cevabı bildiği için soruyu sormayan birinin teklifsizliğiyle bavulu kırmızı elbiseli kadının elinden çekip bagaja koydu. Aynı anda telefonumun sesini işittim. Şoför gideceğim adresi sorarken kol çantamı açtım. Aldığım mesaj, haftalardır beklediğim mesaj olabilirdi. Fakat yazılanı okumak yerine taksiciye pansiyonun adını söyledim. Derken telefonumu tamamen kapatıp çantama attım. Bakmak şart mıydı? Burada her şey mümkündü madem, haftalardır beklediğim mesajı da elbette almıştım. Mutlulukla gülümserken, onu çok sevdiğimi tekrarladım içimden. Yazdıklarını okumadığım müddetçe hislerim karşılıklıydı. Öyleyse kendime saklayacaktım artık: Sonsuz ihtimalleri katı bir gerçeğe indirgeyen bilinçli bakışını insanın.

(...)

(s. 37-40)



Çarmıhın iki ucu

(...)

Bir varmış iki yokmuş. Üç varmış ama dört yokmuş. Bazı sayıların ancak yerinde sayabildiği, ötekilerin ise bir gün ansızın ortadan kaybolduğu uzak bir diyarda, bütün bunlarla alakası sezilmekle birlikte hiç ispatlanamayan bir Büyücü’den bahsedilirmiş. Dediklerine göre, bir orada iki burada, üç görülüp dört kaybolurmuş. Ama aslında yaşadığını doğrulayan hiçbir kayıt yokmuş. Derlermiş ki kendisini bütünüyle sanatına adayan her sanatçıyı bir mektupla yanına çağırırmış. Zamanın ötesine uzanan bir köprü, girdap misali durmadan devinse de aslında hiç değişmeyip hep aynı kalan o kadim dünyaya bir davetmiş bu mektuplar, her defasında biraz daha aralanan bir kapıymış. Dokuz yaşıma dek, beni uyuttuğu her gece, böyle anlatmıştı işte babam. “Eğer sen de Büyücü’den bir mektup almak istiyorsan,” demişti, “piyanoyu ihmal etmeyeceksin asla.” Ediyordum çünkü. Aklım dışarıdaydı, parklarda yakalamaç oynamakta. “Niye dışarıdasın?” diye soruyordu babam beni ebelediği her defasında. “Yetti bu tembelliğin! Mektubu çoktan almışsın gibi sokaklarda koşturma!” Do, re, mi, fa, sol. Bugün de yazan yok. Do, re, mi, fa, sol. Can sıkıntıma bir çare. Fakat bir anda bitti. Bütün do’lar ve re’ler. Bütün masallar. Arkadaşı, “Bu kızın yeteneği yok,” deyince hepsi ansızın sona erdi. Rahatlamış mıydım?

Büyücü’yü unutmadım ama yine de; sahici gündüz düşlerinde dizdiğim, ruhumun hasretini çektiği yoğunluktaki yaşantılarda vardı hep. Oradaydı, görüyordum. Siyah saçları omuzlarına iniyor, siyah gözleri iki derin kuyu gibi yeryüzünden gökyüzünü seyrediyordu. Üzerine eğileni, karanlık sularına serpilmiş yıldızlarla efsunlayan bir seraptı sanki. Sarp bir kayalıktı burnu, etime saplanmasını umduğum bir oktu. Kimbilir hangi tanrıyla tutuştuğu güreşten yadigârdı üst dudağındaki yara izi, içimdeki şifacının ellerini uyandırıyordu. Sırtında siyah bir pelerin, parmaklarının arasında siyah bir asa. Daima beklediğim, her yerde görür gibi olduğum, nereye gidersem gideyim peşimden gelmesini umduğum. İçimdeki ıslaklık, ruhumu en yoğun duygulara taşıyan kısrak, animus. Duyabiliyordum piyanonun sesini de o zaman artık, beni bağışlayan, bana bağışlanan müziğini: “Di più non chiedo, non chiedo.”

***

Ne kadar üşüdüğümü sevgilim sırtıma bir battaniye serene dek hissetmeden salondaki koltukta uyumuşum. Denizine kavuşmuş bir nehir gibi dökülürken zihnim ruhuma, düşlerde buluşurken aheste yeşeren o tohumla, sevgilim yanıma dönmüştü. Birkaç saat içinde güneş göğün çatısına asılacak, biz arabaya atlayıp, asfaltı örten ıhlamur yapraklarını süratimizle süpürerek annesinin evine doğru yola çıkacaktık. Alıştığımız düzen böyleydi: Günlerin çok yavaş aktığı, duyguların parlamadan söndüğü, bazen senelerce kayda değer hiçbir şeyin yaşanmadığı o hantal kurgu. Kuvvetimi topladım, duşa girmek için yerimden kalktım. Kalkınca, kucağımda unuttuğum mektup yere düştü. Uzanıp aldı benim için yerden onu, tam uzatacakken bana, üstündeki metnin daktiloyla yazıldığını gördü. Dikkatle okudu sonra, her kelimede yüzü biraz daha ciddiyete büründü. Satırları tarayan öfkeli bir silahtı sanki gözleri. Nihayet konuşana, “Üzerinde çalıştığın metni kim, nereden bilebilir? Hangi cesaretle sana akıl verebilir? Nasıl bir manyakla, nasıl bir manyaklıkla karşı karşıyayız?” diyene kadar endişeyle yüzüme doğrultulmuş bir tüfekti. Olur ya hani, belki de birinin yarattığım evrene böylesine nüfuz edebilmesine içerlemişti. Lakin bu düşüncelerimi kendime saklayıp, “Ben de anlam veremedim,” demekle yetindim. Kayıtsızlığım onu daha da öfkelendirdi: “Bu ikinci oldu, bu konuda bir şeyler yapmak zorundasın artık. Bu evde güvende değilsin.”

Gökçe Gündüç

Fakat hiçbir şey yapmayacağımı gayet iyi biliyordu. Bu yüzden o yaptı. Kasabanın merkezine indi, bir çanta dolusu hareket algılayıcısı ve kamerayla döndü. Derken hepsini kurup, evin çevresinde yaşananların kaydını tutsun diye bilgisayarıma bağladı. “Eğer biri içeriye girmeye çalışırsa benim de haberim olacak ve koşup geleceğim,” dedi. Yaptığı işle gurur duyduğu belliydi. Ama ben öfkeliydim; toprağım eşelenmiş, kurduğum evrene müdahale edilmişti. Öğle yemeğimizi bu yaşananların gerilimiyle, tek kelime konuşmadan yedik: Alıştığımız düzenin ihlali. Arabasını yıkamaya çıktı sonra, bugün ona eşlik edemeyeceğimi söylemek için peşinden gittim. Kendimi iyi hissetmiyordum, yalan değildi. Nihayet “Sen bilirsin,” diyene kadar bir süre şüpheyle süzdü beni. Ardından arabasının camlarını elindeki havluyla kuruladı, hortumu yerine sarar sarmaz sonbahar ayazına kuru bir hoşça kal bırakıp, asfalta serili ıhlamur yapraklarını süratiyle süpürerek gözden kayboldu. Hemen eve girdim, sokak kapısını da örttüm ki bütün insanlığa yetsin diye sulandırılmış o kusurlu dünyayı dışarıda tutsun. Başa dönmek zorundaydım yine, neydi beni alıkoydukları? Keyfim kaçmış, aklım sevgilimde kalmıştı; biraz da bundan olacak, alıkonulduğum neydi, bir çırpıda söyleyemedim. Buna rağmen merdivenleri tırmandım ama, çalışma odama bir kez daha kapandım. Masama oturur oturmaz aydınlanan ekranda, evin çevresindeki hareketliliğin nasıl bir titizlikle kaydedildiğini de görebiliyordum artık: Bahçedeki meşe ağacının rüzgârda titrediğini ilkin penceremden, ardından ekrandan seyredebiliyordum mesela; sokak kapısının önüne yuvarlanan en ince dal kırıklarını bile seçebiliyordum. Lakin bu kadarı çok fazlaydı, bu sefer çok ileri gidilmişti. Onların mahremiyetini koruyacaktım; en akla gelmez mucizeleri kendi içlerinde, dışarıya belli etmeden gerçekleştireceklerdi yine, yüzyıllardır nasılsa öyle. Ben de bilgisayarı kapatıp sırt çantama attım: Sihirbazı uçarken gördüğünde büyülenmek yerine, sahnedeki ipleri arayan bir oyunbozan için çalışıyordu. Elimde nereden çıktığı belirsiz o çuval, bütün kameraları, bütün hareket algılayıcılarını toplayıp dolaba kilitledim. Ve kararlılıkla yürürken arabama doğru, yıllardır beklediğim mektubu nihayet almış gibiydim:

Herkesi terk et, her şeyi ardında bırak. Bir kâğıt ve bir kalem dışında ihtiyaç duyduğun ne var ki? Tüm zamanların, tüm mevsimlerin ötesinde bul hadi beni, sonsuza dek birlikte olacağımız o yerde. Londra, 2023. 

(...)

(s. 82-85)

Gökçe Gündüç
Nigâh
İthaki Yayınları
Haziran 2025
104 s.
 
Yazarın Tüm Yazıları
  • gökçe gündüç
  • Nigâh

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Ferit Edgü’nün ders notları:

Çoktan aza benden başkasına bir yolculuk

“Edebiyat teorisiyle ilgilenen, yazmanın kendisine dair de düşünmeyi seven okurlar için bir başvuru kitabı niteliği taşıyan Tüm Ders Notları, tüm bu nitelikleriyle Ferit Edgü’nün evrenine daha yakından bakabilmeyi de sağlıyor.” 

HATİCE AKALIN AÇOĞLU

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 25

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü / Anılar Kitabı / Bilimin Dünyayı Açıklayışını Anlamak / “Çokları Vardır Ki Hayca Annamazlar!” / İkinci Şanslar / Nesl-i Ahîr / Nocilla Laboratuvarı / Osmanlı Istanbul’unda Eşitsizlik / Su, Kan ve Akıl / Yapraklar Suspus

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist