• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Nedim Günsür'den E. İrem Az'a madenci portreleri:

Belgesel şiirlerle büyük resme doğru

“İrem Az şiirle belgeseli kaynaştırdığı Sade Yaşadığımız’da, bizzat tanıştığı madencilere ve onların ailelerine yer veriyor. Dikkatsiz bir göz, şairi toptan silip şiirlerin ses kayıtlarının kâğıda geçirilmiş hali olduğu sonucuna bile varabilir. Bu doğrudan üslubun sebebi, meselenin barındırdığı aciliyet duygusu olduğu kadar, şairin kendini mahsus silmesi ve kalemini 'sade yaşayanlar'a teslim etmeyi arzulaması...”

Nedim Günsür, Sarı Madenciler, 1959.

GÜZİN AYAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

13 Nisan 2023

PAYLAŞ

Nedim Günsür resim kariyerinin ilk yıllarını Zonguldak’ta geçirir. Çevresine duyarlı bir sanatçıdan bekleneceği üzere burada madencileri gözlemler. 1954 tarihli, 70/100cm boyutlarında, yani büyükçe diyebileceğimiz ve füzen ile yapılmış bu döneme ait çalışmalarından birine bakıyorum. Baretlerin altına gizlenmiş beş surat görüyorum. Madencilerin yüzlerinin neredeyse tamamını boyayan füzen karası göz aklarını iyice ön plana çıkarıyor ve bakışlarındaki duygu kolaylıkla okunuyor. Orhan Koçak’a göre onun bu dönemde sık sık farklı boyut ve malzemeler kullanarak yaptığı Madenciler adlı çalışmalarını selefleri Liman Grubu’nun toplumcu resimlerinden ayıran özellik, “fiziksel çalışmayı yüceltmek yerine emekçilerin endişe ve yabancılaşmalarını vurgulamasıdır.”[1]

Madenci figürleri bu duyguların gölgesinde bakmaya sürükleyen koşulları merak edip suratları kuşatan negatif alana bakınca bir çift el görünüyor. En öndeki madencinin omuzlarını kavrıyormuş gibi duran, uzunca parmaklı bu bir çift elin eğri büğrü duruşu güven aşılamıyor. Eller biçimsizlikleri ile adeta madencilerin hayata tutunmaya çalıştıkları güvencesiz çalışma koşullarını, ihmalkâr işverenler ve buna çanak tutan devlet politikalarını, geleceğe yönelik belirsizliği anlatıyorlar. Bunları düşünürken fazla yoruma kaçtığımı düşünüyor ve bunun modern resme özgü bağlamdan kopuk kesit resimlerin cilvelerinden biri olduğunu fark ediyorum. Bakan gözlere çok daha fazla sorumluluk yükleyen modern resmin büyük resmi sunmaktan kaçan, kendini bağlamdan soyutlayan bu tavrını bildiğimden onu kendim tamamlamaya çalışıyorum. Ve tam da bu noktada E. İrem Az’ın Sade Yaşadığımız ismini taşıyan belgesel şiirlerine ya da daha doğrusu onun tabiriyle etnografik-belgesel şiirlerine uzanıyor tasalı elim.

Nedim Günsür, Madenciler, 1954, karton üzerine füzen, 70 x 100 cm; Demsa koleksiyonu

Sade Yaşadığımız’da coğrafya nispeten değişiyor, çünkü E. İrem Az, Nedim Günsür gibi Zonguldak’ta değil, Soma’da. Kendisi 13 Mayıs 2014’te 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma’ya bu maden kazasının ardından doktora araştırması için gidiyor. Bir Artı Bir’de yayımlanan bir yazısında onu bu araştırmaya yönelten kişisel bir anısını şöyle aktarıyor:

17 Mayıs 2014’te, Soma faciasının hemen sonrasında, Boğaziçi Üniversitesi’nden bir grup mezun ve öğrenci olarak bölgeye taziyeye geldiğimizde, aramızdan biri Kınık kasaba meydanında bize korkunç çalışma koşullarını anlatan madenciye “O zaman niye hâlâ AKP’ye oy veriyorsunuz?” diye sormuştu. Doktora araştırmam için beni bu bölgeye sürükleyen şey bu soruya ve onu soran zihniyete duyduğum öfke oldu.[2]

E. İrem Az
Sade Yaşadığımız
Nod Kitap
2020

İrem Az, burada yaşam biçimleri, emek, sosyo-ekonomik şiddet ve bunlara karşı oluşturulabilecek politikaları araştırırken bizzat tanıştığı ve hayatlarına yakından bakma şansı yakaladığı madencilere –ki Tahir Çetin de onların arasındaydı– onların ailelerine ve yakınlarına şiirle belgeseli kaynaştırdığı Sade Yaşadığımız’da yer veriyor. Böylece adeta bir vakanüvisin topladığı ve birinci ağızdan söylenen şiirler dökülüyor sayfalara. Bu küçük topografyada madencilerin ve yakınlarının deneyim ve şahitliklerini duyurmayı hedefleyen, adı gibi sade bir üslup çarpıyor göze. Sokak röportajlarına yansıyan spontane ve ham konuşmaları andırdığını söylemek çok da abartı olmaz, çünkü şiirler günlük konuşmalardaki hatalar, tekrarlar, yöresel deyim ve ses dağarcığından mürekkep. Dikkatsiz bir göz, şairi toptan silip şiirlerin ses kayıtlarının kâğıda geçirilmiş hali olduğu sonucuna bile varabilir. Böylesi doğrudan bir üsluba yol açan dürtü meselenin barındırdığı aciliyet duygusu ve refleks olduğu kadar, şairin kendini mahsus silmesi ve kalemini burada “sade yaşayanlar”a teslim etmeyi arzulaması muhtemelen.

Elime kalemi alıp büyük resmi tamamlamaya gelecek olursak, onu oluşturmaya çalışırken sorabileceğim bazı sorular var. Odağa aileyi alan sorularla başlıyorum. Madencilerin nasıl bir aile hayatı var? Eşleri, çocukları kim, neler yapıyor, neler düşünüyor ve hissediyorlar? Sade Yaşadığımız, ilk şiir “Bir Tane Eski Bir Diş Fırçası” ile aile ve ev hayatına dair ipuçları veriyor. Şiirde eşi madende çalışan bir kadın konuşuyor. Madencilerin iş yükünün ev halkına sirayet ettiğini görüyoruz. Kadın, madenci kıyafetlerinin nasıl zor temizlendiğinden ve bunun için harcadığı zaman ve çabadan dem vuruyor.

[…] Ya benim eşim mesela

Çok aşırı terliyor

Terleyince de kömürler yapışıyor

Ee makinaya atınca makinaları bozuyor

küçük küçük kömür parçaları oluyor çünkü kıyafetlerde

O yüzden mecbur yerde halı yıkar gibi,

ister kış olsun kar yağsın ister

Mecbur dışarda

Bahçesi olanlar bahçede

Bahçesi yoksa evinin banyosunda ama ondan sonra bir de

banyoyu temizlemek gerekiyor

Çünkü simsiyah bir su akıyor yani […][3]

Şiirin devamında tek tek her bir kıyafetin temizliği için nasıl bir çaba gösterildiği gözler önüne seriliyor. Pantolonlar, tişörtler, eldivenler, baret ve eski bir diş fırçası ile ovalanması gereken çizmeler. Her gün, her hafta ve her ay tekrarlanan bu temizlik emeğinin her bir kalemi ayrı yöntemler, ayrı temizlik malzemeleri gerektiriyor. Böylece bu ilk şiirle ücretlendirilmemiş ev içi emeğin boyutları birinci ağızdan görünür kılınıyor. “Düşünsene” adlı şiir ise bu yörede yaşayan genç bir kadının bakış açısını yansıtıyor. Üniversite hayali kuran genç bir kadın, alacağı eğitime rağmen kendine bir gelecek kurma konusunda yine de toplum baskısına ve ailesinin vereceği kararlara tabi olduğunu, üniversite eğitiminin onu bağımsız, kendi kararlarını verebilen bir birey haline getirmediğini dile getiriyor.

“Düşünsene ben şimdi üniversiteye gidiyorum

Okuycam edicem meslek sahibi olucam

Dönüyorum buraya bir tane sümüklü istiyor beni

konu komşu yaşı geçmesin diyor babam da

tut ki veriyor – verebilir çünkü

[…]

Ben düşünüyorum

Ölsem daha iyi diyorum[4]

Ev hayatına dair ipuçları veren bir başka şiir, “Öyle”de bir madencinin karısının hasta olduğunu, arabaları olmadığı için hastaneye gidemediklerini, yetmezmiş gibi bir de iş tazminatlarına patronların el koyduğunu öğreniyoruz. “Yavru”da ise çocuk bakımının zorluklarından dem vuruluyor. Hem hayvancılık hem de toprakla uğraşan bir anne iki işin arasında çocukların bakımıyla da uğraşıyor. Madencilerin ailevi hayatına ışık tutan bu şiirlerde belli oluyor ki, madencilerin kendisi kadar diğer aile bireyleri de içinde bulundukları koşullar karşısında sistematik bir çaresizliğe itilmiş durumda. İşteki sorumlulukların yükü aile içine yansıyor. Bu da yetmezmiş gibi, toplumsal cinsiyet rolleri kadınları ilişki ağları içinde kendi bireyselliklerini yaşama ve bunu keşfetme imkânından mahrum bırakıyor.

Elif İrem Az

“Tütün,” “Lahana” ve “Yapmadığımız İş” doğrudan “Nasıl geçiniyorlar?” sorusuna yanıt veren şiirler. Tek sayfalık “Tütün” şiiri imge olarak bir tütün tabakasını andıran bir şekle sahip. “Mart’ta bir başlıyoruz bu fidanınla uğraşmaya, Eylül’e”[5] diye başlıyor anlatıcı. Dur durak bilmeden tütün nasıl yetiştirilir, nasıl kurutulur, saklanır sıralıyor. Sonra uzun bir iç çekiyor sanki ve aniden köyün on beş sene önceki halini hatırlıyor. Yine nefessiz anlatmaya başlıyor. “Herkesin kendi evinde kendi unu, yağı, her şeyi oluyordu. Şu anda bereketi yok köyün, kaçtı.” Anlatıcı bu hatırlamanın ardından yine duraklıyor ve bu kez şimdinin zorluklarını anlatıyor. Kesik kesik. Çocuk bakmanın ne kadar maliyetli olduğundan bahsediyor. Dalıp gidiyor bir an ve yine önündeki tütün işine dönüyor.

Görülüyor ki yabancılık hissinin tek kaynağı madenciliğin zorlu ve yıpratıcı çalışma koşulları değil, köyün ekolojisinin aldığı ağır darbe ile birlikte kendi kendine yetememenin getirdiği şaşkınlık ve yerini yadırgama hali. Yöre sakinleri kendilerini hayalini kurmadıkları bir geleceğin içinde bulmuş durumdalar. Sorun çok daha boyutlu. (Buna ek bir bilgi olarak 2012 yılında çıkarılan yasayla büyükşehirlere bağlı köylerin mahalleye dönüştürüldüğünü ve taşımalı eğitim ile birlikte, şehre muhtaç olma halinin kırsal bölgeleri nasıl hazin bir duruma sürüklediğini de unutmayalım. Yasal olarak köy kavramı ve köyde eğitim hakkı böylece resmen kaldırılmış durumda). Yine de bu şiirin orta yerinde anlatıcının hafızasında yer eden geçmiş köy imgesi aniden bir enstantane gibi çakıyor. Bu nostaljik imge köyün daha iyi zamanlarını muhafaza ederek ışıldıyor, tıpkı işlediği ve kurutarak sakladığı tütünler gibi. Walter Benjamin’den ödünç aldığım bir fikirle anlatacak olursam, “geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘gerçekte nasıl olduysa, öyle’ bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike ânında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir. […] Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği, yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir.”[6] Dolayısıyla köyün daha iyi zamanlarına işaret eden bu imge bir anlığına zamanlar arası bir iletişim kurarak unutulan, yitirilen, belki artık tahayyül dahi edilmeyen bir geleceği hatırlatarak anlatıcıya ve yabancılaştığı şimdiki zamana tanıdık bir imge olarak nüfuz ediyor, ve umulur ki okurlar için de daha iyi bir geleceğin mümkün olduğunun işaretidir.

Nedim Günsür,
Madenciler Yasta

“Lahana”daki anlatıcı ise gıda fiyatlarına ve mazota yapılan zamlarla asgari ücrete yapılan zamlar arasındaki dengesizlikten yakınıyor. Bu uzunca şiirde tek tek neye ne kadar zam gelmiş, hayat nasıl pahalılaşmış, say say bitmiyor.

Feyste yayınlıyor bilim adamları

Mazota yüzde 84 zam gelmiş

Gübreye yüzde 100-110

Tarım ilaçları yüzde 100 zamlanmış

Durma sen bize zam ver!

[…]

Ama batı bizi kıskanıyor!

Nasıl kıskanıyor batı bizi?”[7]

Anlatıcı tüm bunların dökümünü yaparken bir yandan kendi çocuklarının geleceğiyle ilgili kaygılarını dillendiriyor. Eğitimlerini tamamlayıp madenci olmamalarını diliyor, ancak diğer muhtemel mesleklerin de güvenli bir gelecek vaat etmediğinin farkında.

“Ha okusun ben çocukların okumasını bir yönden istiyorum

cahil kalmasınlar

Ama benim çocuklar okuyup da bir öğretmen bir polis

bir hemşire…

Bilmiyorum tayini böyle İstanbul, Ankara, İzmir gibi

büyük şehirlere çıktı mı nolur

Mutlaka memleketten desteklenmesi lazım

yoksa aç kalırlar”[8]

Nedim Günsür

“Fındık/fındık” hem iç göç hem de madenciliğin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini anlatan bir şiir. Soma’ya baba mesleği yüzünden gelen ve burada görücü usulü yaptığı bir evlilik nedeniyle yaşayan bir kadını dinliyoruz. Anlatıcı, ikisi de madenci olan babası ve amcasının akciğer kanserinden öldüğünü söylüyor. Anlatıcının babası o henüz evlenmeden, düğününü göremeden kanserden ölüyor. Ayrıca madencilerin aşırı borçlanmadıkları sürece kredi çekmediklerini, daha çok ev almak için krediye başvurduklarını anlatıyor.

[…] Birden kenara atıp da bir madenci

para biriktiremez

Geliri kadar gideri vardır

Aynen öyle […][9]

“Dış’tan” göç meselesini sezonluk tarım işçilerine değinerek ele alan bir şiir. Bu konuya tarımdaki ithal tohum ve gübre boyutundan bakarak yaklaşıyor. Böylece sorunların nasıl iç içe geçtiğini ve artık bir düğüm haline geldiğini gözler önüne seriyor.

Üç tane yeşil soğanı beş liraya aldım bugün

Maden olmasa nasıl alıcan

ama çiftçiyi temelli bitircekler

köylü milletini hep köyden uzaklaştırmaya

şimdi devletin şeyi zaten

senin gibisine yapmıyor

zenginden zengine yapıyor

Daha evvel tarlaya buğday ekiyorduk

ondan tohum alıyorduk

Şimdi o bile yok

hep dıştan geliyor

[…]

2021’de trafik kazasında ölen Bağımsız Maden İş Sendikası Genel Başkanı
Tahir Çetin

Aynı şiirin devamında anlatıcı hem Suriye göçü hem de doğudan gelen göç nedeniyle tarlada çalışma yevmiyelerinin nasıl düştüğünden yakınıyor. İnsanların “karın tokluğuna” razı olmaya mecbur bırakılmalarından bahsediyor. Yine göç nedeniyle madende de farklı ırklardan, farklı mezheplerden insanların çalıştığını ve bunun istismar edildiğini, işverenin bunu daha ucuza işçi çalıştırma fırsatı olarak gördüğünü söylüyor.

iş yeri her gün işçi alıyor

Zonguldak’tan, Ordu’dan, Kütahya’dan

Bizim havaliden alınmıyor

[…]

Zararını çok görüyoruz ya şirketlerin

Tamam kaç seneden beri ekmeğini yiyoruz

ama onlar alın terimizi yiyor

[…][10]

Çoğu şiirde görülüyor ki, madencilik beraberinde kaza riski dışında kronik ve tedavisi zor, hatta ölümcül hastalıklara yol açıyor. Bu durum sadece işin kendisinden kaynaklanmıyor, madenciliğin bölgede yarattığı doğa tahribatının ve çevre kirliliğinin ihmal edilen bir sonucu. Öte yandan, fiziksel hastalıklar kadar psikolojik rahatsızlıklar da çevrede yaygın. “Hipomanik Kayma” madenci olmanın psikolojik açıdan değerlendirildiği bir şiir. Belgesel şiirde depresyonun ve bunun için psikiyatriste gitmenin madenciler açısından neredeyse işini kaybetme riski taşıdığı ifşa ediliyor.

psikiyatriste gitmek

en önemli sorunlardan biri

psikiyatriste başvuranlar

genellikle

iş yeri hekimleri sonrasında

maden ocağına indirmiyor[11]

Bu noktada bölgedeki doktorların tanıklığını merak ediyorum. Muhtemelen 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma davaları layıkıyla, şeffaf bir şekilde yürütülseydi, bu belgesel şiirlerin bir bölümünde avukatların, çevrecilerin, politikacıların ve tabii ki doktorların da tanıklıklarına ses veren şiirlere yer açılırdı. Tıpkı Muriel Rukeyser’in The Book of the Dead’da yer alan şiirleri gibi. Muriel Rukeyser, bir gazeteci olarak tanık olduğu ABD’deki West Virginia, Gauley Bridge trajedisini ele alan The Book of the Dead (Ölülerin Kayıt Defteri) şiirlerini US (ABD) adını taşıyan kitabı kapsamında 1938’de yayımlar. Şiirler 200’den fazla tünel ve maden işçisinin silikozisten ötürü hayatını kaybettiği büyük trajedi sonrası açılan davadaki tanıklıkları, sağlık raporlarını ve delilleri yansıtır. Buradan yola çıkarak Sade Yaşadığımız’ın The Book of the Dead ile yoldaş olduğu ve Türkiye’deki madencilerin içinde yaşadığı büyük resmin tamamlanması için uzanan bir dost eli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak unutulmamalıdır ki;

“[o]layları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir”.[12]

Bunu akılda tutarak, tanıkların ya susturulmaya çalışıldığı ya da ciddiye alınmadığı, delillerin karartılmaya uğraşıldığı bir ortamda E. İrem Az, belgesel şiirlerle bu konuda hafıza oluşturmak, deneyimleri aktarmak üzere ve bu davada atılacak adımların sürdürülmesi için endişeli ve yabancılaşmış bakışların negatif alanına sızarak ham, içten ve güçlü bir başlangıç sunuyor. Son olarak, umudun susturulanların, ihmal edilenlerin ve “sade yaşayanların” arasında gezindiğini hatırlatarak ve kurulan bu arkadaşlığı gözeterek The Book of the Dead’ten iki dize ile bitiriyorum.

“Asla yapılmayacak üç şey nedir? / Unutmak. Susmak. Yalnız kalmak.”[13]

 

NOTLAR:

[1] Orhan Koçak, Modern ve Ötesi (Everest, 2023), s. 102.

[2] E. İrem Az, “Bağımsız Maden-İş’in 1. Olağan Genel Kurulu’ndan İzlenimler: Sömürüye ve horgörüye karşı”, 1+1 Express, 20 Aralık 2018

[3] E. İrem Az, Sade Yaşadığımız (Nod, 2020), s. 5.

[4] a.g.e., s. 10.

[5] a.g.e., s. 14.

[6] Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, (YKY, 2019) 15. baskı, s. 40.

[7] a.g.e., s. 15.

[8] a.g.e., s. 21.

[9] a.g.e., s. 32.

[10] a.g.e., s. 36-8.

[11] a.g.e., s. 41-42.

[12] Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, (YKY, 2019) 15. baskı, s. 38.

[13] “What three things can never be done? / Forget. Keep silent. Stand alone.” Muriel Rukeyser, “The Book of the Dead”, Collected Poems of Muriel Rukeyser, (University of Pittsburgh Press, 2005), s. 107.

 

KAYNAKLAR:

  • E. İrem Az, Sade Yaşadığımız (Nod, 2020).
  • Orhan Koçak, Modern ve Ötesi (Everest, 2023).
  • Muriel Rukeyser, “US 1” Collected Poems of Muriel Rukeyser (University of Pittsburgh Press, 2005).
  • E. İrem Az, “Bağımsız Maden-İş’in 1. Olağan Genel Kurulu’ndan İzlenimler – Sömürüye ve Horgörüye Karşı”, Bir Artı Bir 
  • Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, (YKY, 2019) 15. baskı.
Yazarın Tüm Yazıları

Önceki Yazı

EVVEL ZAMAN

Türkiye’nin hiç dinmeyen “yapı acısı”

“Yapı Acısı, Türkiye’de hep sorunlu olagelmiş yapı-devlet ilişkisinin erken dönemlerine ve ülkemizdeki memuriyet hayatına içeriden, traji-komik bir bakış. 1958 yılında basılmış kitapta, aradan yetmiş-seksen yıl geçmiş olmasına rağmen bugünün Türkiyesi’nde hâlâ bize çok tanıdık gelen nice hikâye var.”

NİHAN ÖZYILDIRIM

Sonraki Yazı

HER ŞEY

Yeni başlayanlar için

Eskiciyan sözlüğü

“Eskiciyan sözlüğü a’dan başlar z’ye devam eder, sizler z’den başlayıp a’dan da bitirebilirsiniz. Anlaması zordur kendisini, bir an anladığınızı düşünürseniz orada bırakmayın peşini ki, bazen anlamak da gerekmez her şeyi. Tersyüz eden dile hürmeten...”

YAVUZ ARKIN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist