Loculus – deprem çantası ve ev
“Küçük bir çanta, yaşamsal gereçlerle dolu bir sırt çantası… Tıpkı bir yolculuğa çıkıyormuşuz gibi sıkıca kavrayacağız onu. Ve belki de kimsenin olmadığı bir boşlukta, bir yaşam üçgeninde onunla saatler, günler geçireceğiz. En iyi olasılıkla kendimizi dışarıya atabilmişsek, belki evimizden, geçmişimizden elimizde kalan son anılar olacak içine koyduklarımız.”
Bir anne şöyle diyordu televizyon muhabirine: “Her şeyimiz gitti, çocuğumun bir fotoğrafı bile yok artık!” On binlerce can kaybı… Tarifsiz acı… Yıkılan binlerce bina, kentlerin belleği… Kayıplar, yaralılar ve deprem sonrası zorlu yaşam koşulları... Çoğu insan için artık hayatta kalmış olmak acıyla, yoksunlukla yaşamak demek. Kederli ve hatırasız: Ailesiz, evsiz, işsiz – eksik yaşamak. Bu eksiklik on yıllar boyunca kendini farklı biçimlerde hatırlatıp duracak. Hepimiz, yıkıma ve acıya yakınlığımız ya da kurabildiğimiz empati ölçüsünde bu eksikliği – kederi duyacağız. Belki hiçbir şey, en azından bazı şeyler artık eskisi gibi olmayacak.
Kayıplarının acısı ve şaşkınlığı içinde feryat eden annenin “Çocuğumun bir fotoğrafı bile yok artık!” deyişi yakıcı: Fotoğraf dünyada yaşamış olmanın, geri getirilemeyecek olan geçmişin simgesi. Kayıpların en değersizi gibi görülebilecek bir “fotoğraf”, yitirilen eşin, çocuğun, anne-babanın, kardeşlerin anısı. O bile kalmamışsa dünya ve yaşamla yeniden nasıl bağ kurulabilir, ailesiz ve anısız nasıl yaşanır?
Televizyon kanallarına çıkan deprem uzmanları, psikologlar ve bilimciler bize deprem çantası hazırlamamızı salık veriyor ve içine neler koymamız gerektiğini söylüyorlar: Su, ağrı kesici, küçük bir radyo, kafa lambası, eldiven, çok amaçlı çakı, düdük, çakmak, makas, yara bandı, sargı bezi… Tüm bunlar, bir çanta hazırlama gereği, hayatta kalmış olma ihtimalimiz üzerine kurulu. Deprem sonrası sağ kalmışsak bizi bir süre yaşama bağlayacak, kurtulmamızı kolaylaştıracak gereçlere ihtiyaç duyacağız. Elbette can havliyle çantayı kapıp yanımıza alabilirsek…
Küçük bir çanta, yaşamsal gereçlerle dolu bir sırt çantası… Tıpkı bir yolculuğa çıkıyormuşuz gibi sıkıca kavrayacağız onu. Ve belki de kimsenin olmadığı bir boşlukta, bir yaşam üçgeninde onunla saatler, günler geçireceğiz. En iyi olasılıkla kendimizi dışarıya atabilmişsek, belki evimizden, geçmişimizden elimizde kalan son anılar olacak içine koyduklarımız. Her şeyi yitirdikten sonra yeni bir hayat kurmaya başlarken, yaşama tutunma gücünü o sıradan birkaç eşyada bulacağız. Bir konuşmacı, deprem çantasına konulacakları sıralarken, “ailenize ait bir fotoğraf albümü” diye ekliyordu. Bunun ne anlama geldiğini, yıkıntıların önünde feryat eden o anneyi dinlerken kavrıyoruz: “Çocuğumun bir fotoğrafı bile yok artık!”
Andreas Gehrlach
Loculus: Mülkiyetin Bireysel Mekânları
çev. Kıvanç Tanrıyar
Yort Kitap
2021
128 s.
Gehrlach Loculus`ta silahların değil çantaların tarihi üzerinden dönen bir medeniyet okuması öneriyor. "Kendine ait bir oda" fikrini; M.Ö. 200.000`lerdeki taşıma sistemlerine, Antik Roma askerlerinin çantalarına, korsan sandıklarına, Freud`un meşhur vakası Dora`nın çantasına, total kurumların bireylerin mahremine göz dikmesine uğrayarak takip ediyor. Tarih, antropoloji, psikanaliz gibi alanlar arasında dolaşan zihin açıcı bir deneme.
Bir sırt çantasının bunca yaşamsal işlevi olacağını “normal” zamanlarda pek aklımıza getirmeyiz. Zaten o “normal” zamanlarda öncelikler ve kıymetliler sıralaması epey farklıdır. Yaşamın olağan akışı bozulup bir şeyler altüst olduğunda ya da evini, yurdunu terk etmek zorunda kaldığında bir valizin, çantanın “evi” oluverdiğini fark eder insan. Sürgünler, gurbete giden işçiler, öğrenciler, evsizler bilinmeze doğru yürürlerken bütün dünyalarını o ufacık çantaya sığdırmış, omuzlarında taşıyorlardır. Bir çantaya neler sığdırılabilir ki!.. En gerekli, en acil ihtiyaçlar; yükte hafif, pahada ağır! Siz olsanız neler koyardınız? Ben bir not defteri ve kalemle çok sevdiğim bir iki kitabı da alırdım. Uzun yollarda sadık arkadaşlar gerek insana.
Andreas Gehrlach, Loculus: Mülkiyetin Bireysel Mekânları[1] adlı kitabında, çantanın başka birçok şey gibi bedene uydurulmuş, bedeni sarmalayan ve mekândan ziyade bireye ait olan bir eşya olduğunu yazar. Gehrlach’tan, Loculus’un Romalı lejyoner askerlerin kişisel ıvır zıvırını koydukları keçi derisinden, askılı küçük çantalara verilen ad olduğunu öğreniyoruz. Sözcük anlamı “küçük yer” demek. Savaş araç-gereçlerinin dışında, askerlerin imparatorluğa değil, sadece kendilerine ait biricik dünyalarıdır o çantalar. Ev özlemini, yurt acısını – nostaljiyi dindirecek bir dosttan farksızdır. “Loculus kişinin yeridir,” diyor Gehrlach, “bireysel mevcudiyetinin dünyada maddileştiği mülkiyetini içinde bulundurduğu son derece ufak, fakat mutlak mekândır.” Bu mekân ille de bir çanta değil, bir çekmece, bir kutu, bir sepet de olabilir. Cepler ve şapkanın iç kıvrımları da bir loculus olabilir. Şapkasında iğne-iplik, jilet, mendil hatta para taşıyan eski adamlar tanıdım ben. Kadınların da göğüslerini, sutyenlerinin arasını mahrem bir saklama mekânı olarak kullandıkları sır değildir.
Loculus ister kendine ait bir oda, ister bir sandık, valiz ya da sırt çantası olsun, “tahakküme karşı gizemli bir direnişin yeri olarak, benliği güvende tutma işine yarar”. Gehrlach, Loculus ve içindekilerin, “neredeyse bedenimizin bir uzantısı gibi” olduğunu da söylüyor. Öyleyse gurbete çıkanların, sürgünlerin, evsiz kalmışların dünyadaki en kıymetli varlığı, güvencesi, çantası-valizi ve içindeki birkaç parça kişisel eşyasıdır. Çantaya sığdırılanlar sadece “eşya” değildir, evinden-kentinden-yurdundan ayrılmış olanın bütün dünyasıdır. Onun geçmişiyle (evi, ailesi, yurdu ve anılarıyla) bağ kurmasını sağlayan son olanaklardır. Ve aynı zamanda, bir gün geri dönme umudunu saklayıp duracağı mahrem bir kuytu. Onu kaybettiğinde geçmişe dair her şeyini ve aidiyet duygusunu da yitirecektir. Belki de bu yüzden, “ev”den ayrıldığımızda –kısa süreli bir ayrılış bile olsa– çantamızı herkesten sakınır, sık sık yoklar ve yerinde durup durmadığından emin olmak isteriz. O gerçekten de bize ait bir mekân, hatta gövdemizin bir uzantısıdır artık. Bir çanta ilk anda yolu ve yolculuğu düşündürse de daima “ev”i anımsatır. Sırtımıza almışsak ya evden ayrılıyor ya da eve doğru yola çıkıyoruzdur. Ev’in yokluğunda, uzakta onun imgesi ve bir cüzüdür çantamız. Dışarıda tek başınayken, yolda, gezide, savaşta, hastanede, otelde sahibine yetecektir. Her şey bir yana, “ev”in tanıdık kokusunu saklıyordur içinde.
“Hiç kimse,” diyor Andreas Gehrlach, “kişisel çevresinde ve hayatın gündelik idamesi içerisinde kendiloculus’undakilerinden daha fazlasına sahip olduğunu söyleyemez: Çanta, çekmece, yazı masası, oda, daire. Ancak neyi, ne kadar kullanıyorsam ve gerçekten ihtiyaç duyuyorsam, o kadarı bana aittir. Bunun dışında kalan her şey en iyi ihtimalle şu ya da bu şekilde ancak çeperimde bana aittir; hayatta geçici surette su yüzüne çıkar ya da kişinin düzenine tekabül eden şey açısından soyuttur; ayrıca ona sık sık daha acil olarak ihtiyaç duyacak diğer kişilerin kullanımı için kenara ayrılmış olabilir.” (s. 114-115)
Nostalji
İnsan Ne Zaman Evindedir?
Odysseus, Aeneas, Arendt
çev. Seçil Kıvrak
Haziran 2018
112 s.
Gerçekten bir “ev”e sahip miyiz; ya da “mülk” dediğimiz bütün öbür varlıklara? Mülkiyet kavramını bir daha gözden geçirmek gerekecek. Bir anda moloz yığınına dönüşüveren bir “mülk” bizim için nasıl yaşamsal bir varlık olabilir? Depremden sonra dönecek bir evimiz kalmamışsa, gerçekte “ev” neresidir peki, olduğumuz yer mi, ya da bir sırt çantası mı? İnsan ne zaman evindedir? Barbara Cassin, “İnsan Ne Zaman Evindedir” alt başlığını taşıyan Nostalji [2] adlı kitabında şöyle yazar:
“Eve dönüyorum denebilir ama döndüğüm yer evim değil. Bunun nedeni belki de bir evimin olmaması. Ya da daha doğrusu, evimde olmadığım zaman kendimi daha fazla evimde, evim gibi bir yerde hissediyor olmam. Öyleyse insan ne zaman evindedir?” (s. 11)
İnsan evinde olmadığında kendini evinde gibi hissedebilir mi? Ya da kimler böyle hissedebilir? Bu durumda yıkıntılardan kurtarıldıktan sonra kendine gelir gelmez, “Eve gitmek istiyorum!” diyen çocuğun bu yakıcı arzusunu nasıl yerine getireceğiz?
Peş peşe yaşadığımız bu büyük ve yıkıcı depremler, bu acı kayıplar bize yaşamsal ve öncelikli olanın neler olması gerektiğini bir kez daha anımsattı. Dev binalar, temeli çürük gösterişli yapılar, doğa kıyımıyla ve bilimsel kriterler ihmal edilerek kurulan lüks siteler hayatta kalmamıza yetmiyor. Deprem bize milyonluk rezidanslarla derme çatma naylon çadırlar arasındaki mesafenin sandığımız kadar uzak olmadığını bir kez daha gösterdi. Yaşamın bir çantaya sığdırılacak kadar yalın ve bazen bir sırt çantasının evimiz olabildiğini… Çocuğumuzun bir fotoğrafının evdeki her şeyden daha değerli olabileceğini fark ettik. Eğer bir daha unutmaz ve bu farkındalığı koruyabilirsek, bundan sonra kentler, yapılar, evler ve eşya üstüne uzunca düşünüp yaşamı yeniden, bambaşka biçimde tasarlamak, öylece sürdürmek gerekecek.
NOTLAR:
[1] Andreas Gehrlach, Loculus: Mülkiyetin Bireysel Mekânları, çev. Kıvanç Tanrıyar, Yort Kitap, 2021.
[2] Barbara Cassin, Nostalji-İnsan Ne Zaman Evindedir?, çev. Seçil Kıvrak, Kolektif Kitap, 2018.
Önceki Yazı
Freud'un Yası'ndan:
Edebiyat ve psikanaliz
Madelon Sprengnether tarafından yazılan ve Türkçesi Ayrıntı Yayınları tarafından bu hafta yayımlanacak olan Freud'un Yası, psikanaliz, edebiyat ve feminizm tartışmalarına bir müdahale niteliğinde. Kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz...