Kundera üstüne notlar...
“Milan Kundera’nın ölümü Avrupa romanının en önemli yazarlarından birinin kaybı değil sadece, o romanı hazırlayan büyük düşünce halkalarından birisinin kırılması anlamına da geliyor. Tartıştığı konulara, kafasını ve kalemini yorduğu düşüncelere bakılırsa Kundera’nınki neredeyse ‘zamanlı’ bir ölüm, çünkü artık onun irdeleyeceği türden ne bir Avrupa var ne de öylesi bir siyaset.”
Milan Kundera. Paris, 1984. Fotoğraf: Francois Lochon
Milan Kundera’nın ölümü Avrupa romanının en önemli yazarlarından birinin kaybı değil sadece, o romanı hazırlayan büyük düşünce halkalarından birisinin kırılması anlamına da geliyor. İşin ilginç yanı, tartıştığı konulara, irdelediği sorunlara, kafasını ve kalemini yorduğu düşüncelere bakılırsa Kundera’nın ölümü neredeyse ‘zamanlı’ bir ölüm, çünkü epey bir süredir içinde yaşadığımız dünya Kundera’nın açtığı tartışmaların bir hayli dışında cereyan ediyor.
Bununla birlikte Kundera romanlarını ve sadece roman hakkındaki düşüncelerini içeren kurmaca-dışı üç kitabını yayınladığı uzun dönem boyunca bir yandan insan varoluşunun temel sorunsallarına yeni ufuklar getirdi, bir yandan da 20. yüzyılın ulusları ve toplumları derece derece ama mutlaka etkileyen bazı olgularını insan varoluşunun bir değişkeni olarak ele aldı. Philip Roth’un hakkında yazdığı yazıda vurguladığı,[1] kendisinin bizzat ifade ettiği gibi, Kundera için çözüm arayan insan aptaldı. İnsanlar her şeye bir çözüm ve neden bulmakla kendilerini mükellef sayıyordu, oysa insanın düğümü sorduğu soruda, kurduğu problemde gizliydi.
Kundera benim ‘bir yazarla yaşamak’ dediğim türden, (Coetzee’yle birlikte ama ondan daha fazla) yeni yapıtlarının yolunu gözlediğim yazarlardandı. Özellikle varoluş sorunuyla ilgilenmesi ve daha ziyade Malraux’dan beri devam eden siyaset-eylem-roman üçgenine yepyeni bir boyut eklemesiyle Kundera, benim için Platon’un filozof kral metaforuna denk şekilde filozof romancı kategorisindeydi. Ölümüyle ayrıntılarına değineceğim Avrupa düşüncesinin büyük zincirinde bir kırılma olduğu muhakkak. Kırk yıla yakın süredir yapıtlarını okuduğum bu düşünür romancı hakkında şunca zamandır içimde biriktirdiğim bazı görüşleri dağınık şekilde de olsa dile getirmek istedim. Dağınık notlar, çünkü haberini kısa bir tatile çıkarken aldım, kitapları yanımda değil, sadece internetin sağladığı olanakları kullanabileceğim.
Milan Kundera’nın Türkçeye çevrilen ilk kitabı hayli eskidir. Yayıncılık tarihimizde önemli rol oynamış, bastığı güzel kitapları hâlâ anımsadığımız E Yayınları 1967’de, yazarın ilk romanı Şaka’yı neredeyse günü gününe okura iletmiş. Pek bir etki yaptığını sanmıyorum.
Kundera’nın okura erişen ilk romanı zannederim gösterişli filmin etkisi altında 1986’da okuduğumuz Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli yapıtıdır. Sonrasında önemsenen ama ne kadar izlendiği kuşkulu bir romancı oldu Kundera. Son romanlarının biraz daha ilgi topladığı kanısındayım. Bu yazıda özellikle üstünde duracağım olgu, yani Kundera’nın siyaseti bir varoluş sorunu olarak görmesi ve varoluşçu bir yaklaşımla irdelemesi, kaba siyasal roman geleneğine alışmış Türk roman okuru üstünde fazla ilgi uyandırmadı. 1990’lardan başlayarak Türk romanı dönüştü, 2000’lere gelindiğinde bambaşka bir roman anlayışı hâkimdi. Kundera da kendi ‘klasiğini’ tamamlamıştı. Dediğim gibi, son dönem üçlemesini yazdı ve tarihini tamamladı. Oysa yazdığı tüm romanlar kapsamlı, katmanlı, daima yeni ufuklar açan, çok çarpıcı kitaplardı. Kısacası, Çekoslovakya’da doğan (ki bu adı hiç kullanmamış, daima Bohemya demiştir) ‘Orta Avrupa sancısı’ dediğim sıkıntıları yaşamış, geçen yüzyılın en büyük romancıları arasına girmiş bu büyük romancı, ne kadar güzel, etkili ve çarpıcı romanlar yazarsa yazsın bizde önemsendi ama fazla bir ilginin odağı olmadı.
Çeşitli nedenleri vardı bu durumun. Kundera’nın ele aldığı, muazzam bir mizah ve felsefi derinlikle işlediği sosyalist totalitarizmin, Stalinist bürokratik rejimin çöküşü, onun biçimlendirdiği insan tipolojisi, ihanet, göçmenlik, mağlubiyet ve pişmanlık duygusu, çağ ve rejim dönüşümlerinin getirdiği yıkımlarla ansızın boşlukta kalmış insanların dramı gibi konular Türkiye’de sol ve liberal çevrelerin ve roman okurlarının o derecede önem verdiği sorunsallar değildi. Oysa 20. yüzyılın en büyük yazarlarından Milan Kundera bu konulardaki karanlık düşüncelerini uzun, geniş, verimli ve zaman zaman çetrefilleşen hayatını oluşturan çok etkileyici romanlarında derin bir sezgi, çarpıcı bir seziş ve güçlü bir kültürel altyapıyla işliyordu.
Daha da önemli bir husus var: Türkiye’deki roman okuru, varoluş romanlarını ve insanlığın trajiğini ele alan romanları sevmez. Bu çerçeve içine yerleşen Dostoyevski gibi bazı klasikleri önemser ama bizim de kendimize özgü bir algı dünyamız var, ancak onun sınırları içindedir o önemseyiş. Kundera vurguladığım konulara eğiliyordu ama onları önceleyen ve kapsamı içine alan çok değişik özelliklere sahipti. Bir kere varoluş edebiyatının büyük mirasını kendince yorumluyordu. Varoluş sorununun Dostoyevski gibi öncül, Sartre gibi belirleyici, Beckett gibi ardıl yazarlar tarafından biçimlendirilmiş temel anlamlar etrafında değil, hiç değil, öncesi olmayan bir yaklaşımla, siyasal bir olgu olarak nasıl ele alınabileceğini, bizatihi siyasal bir tutum olabileceğini gösteriyordu ki, bilenler bilir, varoluş sorunlarıyla siyasal, özellikle de sol siyasal unsurlar birlikte düşünülmez.
Oysa, kendisini dikkatle ‘yazar’ değil ‘romancı’ olarak nitelendiren ve Flaubert’den hareket ederek romancıyı düşüncelerinin arkasında kaybolan, onların ardına gizlenen insan diye tanımlayan, şimdi ise, romanların yazarlarının görüşleri ardında kalmasından yakınan Kundera’da varoluş (romanın adına da sıçrayacak ölçüde) yaşamsal bir romancılık sorunuydu. Roman ona göre baştan itibaren insanı ve özünü aramak için ortaya çıkmıştır. İnsanı arayan roman ise kaçınılmaz biçimde felsefi roman olacaktır.
Kundera öncelikle felsefi bir roman yazıyordu. Hayatı boyunca romancılığını her türlü niteliğin üstünde tuttu. Hiçbir zaman bir kuram ya da felsefe insanı olarak görülmek istemedi ama az önce andığım Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde düpedüz felsefe yapıyor, özellikle Nietzsche’yi ele alıyordu; Yaşam Başka Yerde de bir felsefi romandı.
Nietzsche, Malraux’dan başlayarak Batı Avrupa’daki düşüncenin ve romancılık çabasının en fazla hesaplaştığı figürdü. ‘Tanrı öldü’ fikri başlangıçta bambaşka saiklerle etkileyici olmuştu ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında Adorno’nun ‘Auschwitz’ten sonra şiir yazılmaz’ iddiası bu ‘aforizmik’ felsefeciyle Avrupa düşüncesi arasında yeni ilişkiler oluşturuyordu: Tanrı var idiyse Auschwitz neden yaşanmıştı?[2]
Öte yanda Kundera için Stalin dönemi totalitarizminin Orta Avrupa’ya dalga dalga yayılan etkisi söz konusuydu. Gençlik yıllarını komünist olarak yaşamış, 1948 ‘devrim’ini hararetle desteklemiş, partiden çıkarılmış, yeniden alındıktan sonra 1970’e kadar parti üyesi kalmış, tekrar çıkarılmış ve sürekli taciz edilmiş yazarın hayatı ve politikayı böyle bir mercekten görmesinden daha doğal bir şey olamazdı, hatta kaçınılmazdı yaklaşımı. Daha ilk romanı Şaka tamı tamına böyle bir kanavaya oturuyordu.
Kundera’nın felsefeye dayanan romancılığı, evet, özünde varoluşçudur. O düşüncenin kaynaklarını Kundera önemle benimser. İki felsefeci üstünde durur, Roman Sanatı ve onun kadar meşhur olamayan, ondan daha önemli önermeler içeren Perde isimli kitabında. Bunlar Heidegger ve Husserl’dir. Fenomenolojiyi insanın özünü araştırmak diye yorumlar. Doğrudan kaleme almadığı, yaptığı konuşmaların, mülakatların, dergilere yazdığı yazıların derlemesi olan Roman Sanatı’nda romanı bir ‘varlık sorgulaması’ olarak tanımlar.
Romanlarındaki ‘ben’i (self) anlamak, Kundera’ya göre, ‘ben’in varoluşsal (existential) sorunlarının özünü, onun varoluşsal kodunu kavramaktır.[3] Hiç sektirmeden Husserl’in bu konularla uğraşanların ezbere bildiği konuşmasına sözü getirir ve felsefecinin Avrupa İnsanının (humanity) krizi hakkındaki görüşlerini ele alır. Husserl’in Avrupa tanımının coğrafi olmadığını, çağlar öncesinde antik Yunan’da başladığını dile getirdiği kısımları geçersek, Kundera, Husserl’in kriz diye tanımladığı noktanın üstünde durur. Husserl’e göre kriz Galileo ve Descartes’ın dünyayı ölçülebilir bir realite olarak tanımlamasıyla başlar; o tanım krizin ta kendisidir: ne kadar ölçüp biçerse insan, dünyayı veya kendisini (bir bütün olarak) o kadar zor anlar. (s. 5)
Milan Kundera, 5. Çek Yazarlar Kongresi’nde, Prag, 1967. Fotoğraf: Gisèle Freund
Husserl, öğrencisi Heidegger’in Kundera’ya göre güzel ve büyülü tanımına yönelir: ‘varoluşun unutuluşu/varoluşu unutuş/unutmak’ (the forgetting of being). İnsan şimdi kendisi değildir, başka bir özü olduğu düşünülmeyen, onu sahiplenen ve aşan kuvvetlerin (teknoloji, siyaset, tarih) elinde bir nesne olmuştur. O kuvvetler için insanın somut varlığı ‘yaşam dünyası’ anlam ifade etmez. Daha baştan gölgelenmiş, unutulmuştur. Sorun bu özün nasıl canlandırılacağıdır. Roman bu çabanın sonucudur. Kundera, Heidegger’in yine çok iyi bilinen dünyada olmak (der Welt sein/ being in the World) sözünü alır ve Balzac’ın bu olguya tarih boyutunu kattığını söyler. Balzac sonrasında varlığımız tarihsel bir tabiata sahip olmuştur. Karakterlerin yaşamı artık tarihlerle, günlerle ifade edilen bir tarihsellikten koparılamaz. Tarih tarihi değil, aynı zamanda insanı yapar. Nasıl insan ve doğa kaplumbağa veya sümüklüböceğin kabuğuyla bütünleştiği türden bir kopmazlık içindeyse, tarihle de iç içelik kazanmıştır. Böylece roman bir yandan insan varoluşunu inceleyecek, öte yandan tarihsel durumunu gösterecektir. (s. 20)
Kundera’nın diğer büyük özelliği felsefi ve o yanıyla da politik romanını ironinin yani mizahın tezgâhında dokumasıydı. Mizah değildi yaptığı, bizde bazen ‘gülen düşünce’ denen humour’du – gülmece sözcüğünün daha doğru olduğu kanısındayım. Can Yücel’in şiirini incelerken geliştirdiğim karşılıkla ‘matrak’, dalga geçmek, ‘ti’ye almak’tı yaptığı ve bunu, dile getirdiği durumun içinden kendiliğinden doğan bir hal olarak ifade ediyordu. Özellikle kimseyle matrak geçmiyordu, kimseyi özellikle ti’ye almıyordu, durumu gösteriyordu, durumun kendisi çok matraktı. Totalitarizm kültüne inanan insanın koşullar değiştiğinde içine düştüğü durum ironiktir ve inancın sarsılması bir yana, bizatihi kendisi ironiye açık bir olgudur Kundera’da. Bu yazıda ‘gülmece’ diye karşıladığım humour Kundera’da tek başına teşekkül etmez. Hiç öyle bir çabası yoktur yazarın. Matrak geçtiği hususlar aptallığın uzantılarıdır. Aptallık Kundera için başlı başına bir gerçekliktir.
Roman Sanatı’nda o düşünceyi çok çarpıcı bir şekilde dile getirir. 19. yüzyılın lokomotifi yarattığını, Hegel’in o çağda evrensel tarihin tinini yakaladığını ve nihayet Flaubert’in aptallığı keşfettiğini belirtir. Teknik, mekanik, bilimsel buluşlarıyla övünen çağın Kundera’ya göre en büyük hamlesidir bu keşif. Aptallık, der, elbette Flaubert’den önce de vardı. Fakat o dönemlerde insanlar aptallığı bilgi eksikliğiyle özdeşleştirirdi. Eğitimin o eksiği giderebildiğine inanırdı toplumlar. Oysa Flaubert aptallığı insan varlığının ayrılmaz parçalarından birine dönüştürmüştür.
Kundera, Flaubert’in büyük buluşunu açıklarken bir başka müthiş keşifte bulunur: aptallık bilime, teknolojiye, modernlikle at başı gittiği düşünülen ilerlemeye imkân sağlamaz, ama gelişmeyle birlikte gelişir. Bu düşünce az önce belirttiğim görüşle bütünleşir: insan, Descartes’tan ve Leibniz’den sonra dünyayı ve kendisini bir bütün/lük halinde göremez, kendisini kavrayamaz olduysa, gelişme böyle bir sonuca yol açtıysa, gelişmeyle birlikte ilerleyen aptallık, demek ki insanın kendisini görmemesinin ama ona büsbütün hâkim olmasının, onu büsbütün ele geçirmesinin bir unsurudur.
Buradan, gülmece (kavramı mizahtan daha iyi açıklayan sözcük) dediğimizde önümüze açılan geniş vadiye bakalım. Kundera bu konuyu dikkate değer şekilde, bize Saptırılmış Vasiyetler diye çevrilen ‘9 Bölümlü deneme kitabı’nın ilk bölümünde, ‘Gülmecenin Doğuşu’ başlıklı denemesinde ele alır. Ayrıntısına girmeyeceğim. Ama beni çok ilgilendiren bir yanına değineceğim görüşlerinin. Roman Sanatı’nın son metni olan ve ‘Kudüs Konuşması: Roman ve Avrupa’ başlığını taşıyan bölümde hayranı olduğu ve neredeyse her yazısında değindiği, bir tür İncil gibi müracaat ettiği Rabelais’yi yeniden anar.
Bu muhteşem yazar, Rabelais (Gargantua’nın son bölümü olan ‘Theleme Tekkesinin Büyük Kapısı Üstündeki Yazıt’ bölümünün Sabahattin Eyüboğlu-Azra Erhat-Vedat Günyol çevirisi de eşsizdir) bazı yeni sözcükler icat etmiştir.[4] Onlardan biri Yunancadan aldığı agelaste sözcüğüdür ve gülmeyen insan anlamına gelmektedir. (Yunancada agelastos. Kelime şimdi ‘agelast’ şeklinde İngilizcede de kullanılmaktadır ve somurtkan, kötümser anlamındadır.) Devam eder Kundera ve bir romancının bir agelaste ile uzlaşmasının olanaksızlığını belirtir. Yargısını ilginç ve hoş bir anekdottan derler, Yahudilerin meşhur lafını anar: insan düşünür, Tanrı güler. Buradan yola çıkarak der ki, galiba Rabelais bir gün Tanrı’nın güldüğünü duydu, gördü ve buradan Avrupa romanının ilk büyük eseri dünyaya geldi. Kısacası, gülmecenin bulunmadığı bir roman Kundera’ya göre olanaksızdır.
Bir nedeni var bu durumun. Bana kalırsa Kundera’nın roman-insan ilişkisindeki en önemli bulgusu olarak zikrettiği o neden iki boyutludur. Birincisi, Tolstoy der, Anna Karenina’yı yazmaya başladığında romanın bu görkemli kahramanı bambaşka birisiydi, romancı yazdıkça değişti. Bu değişimi romanın bilgeliği sağladı. Kundera’nın daima vurguladığı ve çok önemsediği kavramdır romanın bilgeliği: romancının, kimsenin (kendi düşüncelerinin bile) sözcüsü olmamasını getirir. Tolstoy da Anna’nın ve Karenina’nın sözcüsü değildir. O durumda roman romancıyı dönüştürecek, kendi bildiği şekilde ilerleyecektir. İkincisi, insan eğer düşünen varlıksa ve Tanrı gülüyorsa daha da dramatik bir son ortaya çıkacaktı: düşündüğü ölçüde gerçek (truth) insandan kaçacak, uzaklaşacaktır, yani ne kadar çok düşünürse gerçeğe o kadar ulaşamayacaktır insan.[5]
Sonunda insan düşündüğü oranda dünyayı ve kendisini tanıyamayacaktır. Sonunda insan kendisinin bildiği varlık değildir. (s.75) Kundera’nın romanlarında derin bir trajikle gülmecenin iç içe geçişinin nedeni şaşmaz şekilde bu ilişkililiktir: kendisini tanıdığını zannederek belli bir edim içine giren insan, kendisini tanıyamamasından kaynaklanan bir açmaza düşer: o anda trajiktir ama sanısıyla (tanımak) gerçeklik (tanımamak) arasındaki gerilim, çelişki ve çatışma aynı zamanda komiktir. Ayrıca Kundera’ya göre Tanrı’nın gülüşünü yansıtan romanlar ideolojilere hizmet etmez, onlarla çelişir.
Özellikle bu tanımıyla Kundera politik romanı da yerli yerine oturtur, kendi dünyası içinde. Siyasal roman muhalif romandır; açıklayan, anlatan, gösteren roman değildir. Siyasetin tarihsel gerçekliği romanın dolaylı olarak, sadece durumları göstererek muhalefet ettiği olgunun içindedir. Böylesi bir siyasallaştırma tanımı belki sadece Brecht’te bulunur. Fakat bu bölümü bitirmeden değinmek istediğim son bir nokta var: eylem.
20. yüzyılın derin sancısını yaşayan, Malraux’nun romanının adından hareketle insanlık durumu romancılığı denen roman türü (ki, Malraux Amerikan üniversitelerinde ‘modernliğin huzursuzları’ başlığı altında verilen derslerde sabit bir yazar olarak okutulur) eylem kavramını başlı başına bir olgu olarak benimser. Malraux insanın kendisini eylemiyle gerçeklediği kanısındadır ve üç büyük romanında da karakterleri bu görüşe uygun şekilde davranır. Bu meyanda 1920 ve 1930’ların dünyasındaki sol ve komünist hareketle o kahramanlar, eylem kavramı ve bireyin varoluş gerçeği bütünleşir.
Leibniz, yukarıda da andım, her şeyin bir nedeni olduğunu belirttiğinden beri bilim o nedeni arıyor, her yerde ve her şeyde. İnsan yaşamı aynı doğrultuda nedene dayanmayan her şeyi dışlıyor. Yaşamımız anlamlı, birbirini izleyen eylemlerden oluşuyor ve sonunda ölüyoruz. O eylemlerin hiçbiri şiir taşımıyor. Kundera o sorunun peşine düşmüştür tüm yazarlığı boyunca: insanın eylemi nedir, o eylemin şiiri nerede oluşur? Bu soruyu yanıtlarken en sevdiği roman olduğunu söylediği Laurence Sterne’in Tristram Shandy isimli romanını söz konusu eder. İki noktaya değinir. Birincisi, formun romanda, hatta sanatta formdan fazla bir şey olduğunu belirtir. Her romanın der, temel çabası ‘insanın varlığı nedir ve bu varlığın şiiri nerededir?’ sorusuna cevap bulmaktır. Çok önemli cevabında, Shandy’nin serbest çağrışımla devam eden, dağınık ve kitabı post-modern romanın babası olarak kabul ettiren düşüncelerinin eylemden tümüyle kopuşunu anımsatarak şiirin tam da o kopuş ânında oluştuğunu belirtir: şiir eylemde değildir; eylemin koptuğu, ara verdiği yerlerdedir. (s.76)Shandy’de açıkça görülüyor, şiir eylemin durduğu yerde başlıyor. Öyleyse varlığın şiiri de sine ratione, nedensiz edimlerdedir. (s.76) Romanın önemi de buradadır, der Kundera, bir çağ, buluşlarıyla, ideolojisiyle, siyasetiyle değil, bilhassa romanlarıyla anlamlandırılır.
Kundera’nın bu yaklaşımı büyük ölçüde doğrudur. Ama eylemin kendi içinde bir romantizm, şiir ürettiğini, özellikle devrimci hareketlerin ayrı bir melankoli yarattığını biliyoruz. Enzo Traverso’nun çalışmaları bu gerçeği geri dönüşsüz şekilde doğruladı.[6] Fakat Kundera’nın denklemi sol kanat romanların hiç mi hiç içermediği bir parametreyle ayakları üstünde piramidal bir tabanın sağlamlığıyla duruyor: ciddiyetin içindeki gülmece, ironi. Gerçekten de Malraux, Nizan, Koestler, Semprun, hatta Sartre, Camus romanlarının ciddiyeti başlı başına bir kategoridir.[7] Yalnız bir noktaya değineyim: andığım insanlık durumu yazarları yapıtlarını devrimlerin eşiğinde ve içinde yazdı. Kundera ise devrimlerin bittiği çağın yazarıydı. Öncekiler büyük umutların peşindeydi, Kundera hayal kırıklıklarının, umutsuzlukların gözlemcisiydi ve kendisi de ‘devriminden sürgün’ bir yazardı. Fakat André Gide’den de hayli farklı bir hayal kırıklığıydı bu; terk edişe, redde, boş bir inkâra yeltenmiyor, yeni bir kurgunun, başlangıcın olanaklarını, insanın evrensel varoluş tragedyası içinde irdeliyordu. Onu 21. yüzyılın en farklı politik roman yazarları arasına sokan bu özelliğiydi – eylemle eylemsizlik arasındaki durma noktası.

Kundera’yı kendi doğrultusunda en fazla doğrulayan yazar Beckett’tir. İster romanlarında ister oyunlarında olsun, Beckett gerçekten de Kundera’nın dahiyane şekilde saptadığı gibi eylemi durdurmuştur. Eylemin durması bir yandan ironiyi ve onunla iç içe geçmiş trajiği getirmiştir; trajik, ama gülmeceye sarılı trajik. Ne var ki, Kundera Beckett değildir. Beckett’in ex nihilio yaklaşımı uzaktan onda da duyumsanır ama Kundera’nın kişileri bazen kahraman, bazen de anti-kahraman olarak daima siyasetin içindedir. Etraflarında, kurulduğuna inandıkları ama yıkılışını yaşadıkları dünyalar vardır. Siyaset insanın somut ve varoluşuna ait bir gerçektir ama eğer aralarla (intervals) bütünleşmezse inanca dönüşür, inançsa komik olmaya neredeyse yazgılıdır.
Kundera’nın denklemi ve pratiğini bu açılardan değerlendirirken çok özgül bir noktayı unutmamak gerekir. Kundera neredeyse yerleşik tüm anlayışlara yeni yorumlar getirirken gücünü Avrupa düşüncesinden alır. Kundera’nın ‘Avrupa düşüncesi’ denen ve ne olduğunu açıklamanın çok zor olduğu, karanlık ve aydınlık görüşlerin ve edimlerin sentezi olan bu gerçeklik, Avrupa yani, her şeyden önce romanı bir sanat olarak geliştirmiştir. Roman Avrupa’nındır. Doğunun anlatılarına hayranız ama roman romandır ve bir Avrupa buluşudur. Kundera çok önemli saptamalarını sürdürür. İnsanın Cervantes’ten yola çıktığını, o büyük yazarda evrenin merkeziyken daha sonra Balzac’ın tarihselliğinden geçtiğini ve nihayet Kafka’nın K.’sına geldiğini söyler. Kahraman artık adı, sanı, kimliği, yüzü olmayan birisidir. Söz konusu çöküş nasıl oluyor diye sorulduğunda Kundera’nın cevabı açıktır, bunlar romanın tarih sonrasında (after the history of the novel) yazılmış romanlardır. (s.10) Kendisinin Cervantes’in geleneğine sahip çıktığını belirtir.
Kundera’nın vurguladığım tutumu bana kalırsa ilginç bir çelişkiden kaynaklanıyordu. Yapılan tüm değerlendirmelerde bu tutkulu yazar Avrupa düşüncesi bağlamında ele alınır ve bana göre bu yanlıştır, daha doğrusu yeterince doğru değildir. Çünkü Kundera her ne kadar Avrupa üstüne düşünmüş ve yazmış gibi görünmüşse de, ondan çok Orta Avrupa düşüncesiyle ve tarihiyle meşgul olmuştur.
Derin ve köklü bir Avrupa bilincine sahipti, kendi deyişiyle üç-dört dili konuşuyordu. Daha da önemli bir özelliğe sahipti. Yaşamının ilk 25 yılını müzikle geçirmişti, müzikoloji okumuştu, besteler yapmıştı ama üniversite eğitimini edebiyat ve sinema alanlarında almıştı. Bu birikim ona Avrupa kültürünü çok geniş bir açıdan kavrama olanağı veriyordu. Her yerde belirttiği gibi hiçbir zaman kuramcı olmayan, romancılık dışında başka hiçbir kimliği benimsemeyen, yorumlarının da mutlak şekilde romanla ilgili olduğunu sıkı sıkıya söyleyen Kundera, Avrupa düşüncesini de çok genel bir insan ‘kozmogonisi’nden asla soyutlamayarak, romanlar bağlamında irdeler. Bir Avrupa sanatı olan roman Avrupa’nın anlaşılmasındaki en önemli araçtır ona göre.
İşte bıraktığımız yere dönelim, ana ve büyük saptamayı burada yapalım. Kundera, Avrupa’yı elbette Rönesans’la birlikte muhakeme ediyordu ama ona Avrupa düşüncesinin dar, gizli ve siyah yanlarını Orta Avrupa tarihi göstermişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmeler 1929 doğumlu bu edebiyatçının 1948 Çek olaylarını doğrudan benimsemesini ve desteklemesini, 1968 olaylarını dikkatle yaşamasını, aynı yılın ağustos ayında yaşanan Rus işgalini reddetmesini ve nihayet 1975 yılında Fransa’ya göç etmesini ‘gerektirmişti’. O arada Almanya’nın bölünmesi, o arada Doğu Avrupa’nın ‘Demirperde’ ülkelerine dönüşmesini izlemişti.[8]
Varşova Paktı'nın Çekoslovakya'yı işgali, Prag, 1968.
Bunlar iç içe geçmiş, birbirini destekleyen ve biçimlendiren olgulardı. Kundera o tarihi ve o tarih içinde meydana gelen bilinci de Orta Avrupa romanı üstünden okudu. Musil en çok etkilendiği yazardı. Türkçeye yeni çevrilen fakat hiç okunmamış Hermann Broch’u daima önemsedi ve ele aldı. Jaroslav Hašek ve Aslan Asker Şvayk aynı şekilde üstünde çok düşündüğü bir romancıydı. Polonyalı Gombrowicz’i herkesten daha iyi anladı denebilir. Kafka ise Kundera’nın o kadar sevmediği ama çok iyi okuduğu bir romancıydı. Nabokov’u uzaktan gözlemledi ama onu da sırrına erdiği yazarlar arasına yerleştirmişti. Diderot’nun Kaderci Jacques anlatısı gene antolojisinde çok önemli bir yer tutuyordu. Tolstoy’u şaşırtıcı şekilde Dosto’dan fazla seviyordu. Ama çok ilginçtir, Hıristiyanlık düşüncesiyle çok az ilgileniyordu. Antik Yunan hemen hemen hiç yoktu Kundera’nın bilincinde. Kısacası, modernlik ve romandı onun Avrupa düşüncesini oluşturan kaynakları. Şaşırtıcıdır bu.
Kundera dünyayı ve insanı belli bir soyutlama içinde ele alan yazarları, siyasete yakın durmuş, iktidarla çatışmış, tarihin kristalizasyonuna tanıklık etmiş yazarların önüne geçirdi. Öne sürdüğüm bu özelliği Kundera’nın çok özgül bir siyasal romancı olduğunu gösteriyordu. Roman her şeyi roman olarak anlatmalıdır. Siyaset bile o anlatının içindedir. Çünkü bilinç durumu Kundera için bireyin ontolojik realitesinden asla uzak düşünülemeyecek bir durumdu. Fransızca yazdığı ve eleştirmenlerden pek olumlu değerlendirmeler almayan son dönem romanlarından Kimlik’te romanın kadın karakterinin neredeyse attığı her adım onun siyasetle hesaplaşmasıdır ve bu Kundera’nın tüm roman kişileri için geçerlidir.
Siyasetin çeşitli formlar içinde biçimlendirdiği şahsiyetler, Kundera’nın adeta klasikleştirdiği bir ‘form’ olarak, geriye dönüşlerle açılan bir iç hesaplaşması şeklinde gelişir. Tarihin üst-belirleyen olarak kurguladığı karakterlerin ontik tercihleri çeşitli helezonlar çizmeye başlar; savrulmalar, kırılmalar, hesaplaşmalardır o helezonlar; yaşam döngüsü olan helezonlar. Bu tarihle bireyin çatışması değildir. Tarihin bir kader olarak siyasallaşmasıdır. Biraz kaderci bir yaklaşım yok mudur bu anlayışta denirse, vardır. Ama insan da yazgısıyla yaşayan varlıktır ve siyasetle tarih o yazgının tayin edici iki demir kafesidir.
Kundera’nın lineer bir tarih anlatısı kurmamasının, izlememesinin nedeninden söz ediyorum: lineer anlatı daima mutlakiyetçidir, doğrulama veya reddiye üstüne oturur. Oysa Kundera tam tersi bir noktadadır, metniyle bir şeyleri sökmeye gayret etmektedir. O koşullar altında da bireyin ontik bireyliğiyle tarih içindeki bireyliğini sürekli bir çatışmaya iter. Avrupa düşüncesi budur: bireyin keşfi, evrensel geçekliğin sonu demektir. Kundera hiç değinmedi ama galiba en çok Hegel’den yanaydı, en çok Hegel’e karşıydı.
Kundera’nın bu bağlamı hazırlamak, o ilişkiyi somutlaştırmak için ‘kullandığı’ çok önemli bir kavramdan, bir kavram çiftinden söz ederek yazıyı tamamlayayım; romancının en öne çıkan karakteristiklerinden biri olan arzu ve erotizm ile. Trevor Cribben Merill, yine Avrupa romanını temellendirmekte en önemli isimlerden biri olan ve onu, Avrupa romanını o güne değin neredeyse hiç görülmeyen bir perspektiften irdeleyen, mimetik arzu kavramının sahibi René Girard’ın söz ettiğim kavram ve kuramı açısından Kundera’nın romanlarını irdelerken bu noktaya değinir ve romancının arzuyu bir varoluş durumu, daha doğrusu varoluşu gerçekleyen bir unsur olarak ele aldığını belirtir.[9] Saptırılmış Vasiyet’lerdeki bir dipnottan, Kundera’nın Girard’a dönük tutkusunu ve onun Deceit, Desire and the Novel (Aldatma, Arzu ve Roman) adlı yapıtını[10] anlatı kavramını en iyi şekilde ele alan kitap diye nitelendirdiğini biliyoruz. Bütün büyük romanlar komik olma eğilimindedir diyordu Girard ve Kundera’yla aynı çizgiye, görüşe yerleşiyordu.
O görüşün belkemiğini başka bir kavram meydana getiriyor: ahlak. Geniş bir parabolle bakalım. Galiba Kundera’yı bir arzu ve hedonizm yazarı olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Fakat Kundera arzuyu ve hedonizmi bir özgürleşme aracı olarak kullanıyordu. Girard’ın taklitçi arzu kavramı yani her arzunun bir model araması gerçeği Kundera’da tanımı gereği bir labirente dönüşür. Herkesin kendisini, kimliğini, benliğini aradığı, arzunun ötede duran, yansıladığımız (imitate) modellerin farkında olmadan bizi belirlediği ama kaçınamadığımız, aksine, adı üstünde, arzu ettiğimiz kimlikler. Arzu insanın kendisini var etmesinin koşullarındandır. Philip Roth’un değindiğimiz yazısında söylediği gibi, Kundera’nın romanlarında kişiler büyük sonuçlara (denouement) birleşme anlarında (coitus) ulaşırlar. Çünkü Kundera, insanın varlık nedeni nedir (raison d’etre) sorusunun en derin soru olduğunu duyumsatır ve o soruyu cinsellik bağlamında cevaplamaya çalışır. İnsana ait karakteristiklerin en çapraşığı da cinselliktir. Kundera cinselliği daima en yabancı olduğumuz yanımız olarak gösterir, kendimizi her defasında yeniden keşfetmek zorunda kaldığımız yanımız.
Milan Kundera, 2009. Fotoğraf: Catherine Hélie
Bu bir ahlak meselesi midir? Kuşkusuz evet. Kundera özgürlükçü her yazar gibi bir moralistti. Ama Pascal’ın ‘gerçek ahlak, ahlakı hafife alır’ (le vraie moral se moque la morale) sözünden hareketle, cinselliğin her türden ‘sapkınlığını’ söz konusu etmek pahasına, arzuyu özgürleşmenin aracı olarak kullanırken meseleyi, başta ve sonda, inançla birlikte düşünüyordu. Aziz Augustin’in ‘cerede ut intellegas’ (‘inanın belki anlarsınız’ ya da ‘inanırsanız anlarsınız’) sözünden hareketle Canterbury’lü Anselm ‘credo ut intelligam (inanıyorum belki anlarım’ ya da ‘anlamak için inanıyorum’) diyordu. Kundera’nın romanlarında daima bir yerlerde gizlice duran, saklanan, romancının çok uzakta bir yerde yedeğinde tuttuğu bir başka inanış/inanç parametresi olan Hıristiyanlık Avrupa düşüncesini bu ‘emperatif’le belirlemişti. Descartes’ın ‘cogito ergo sum’u, Leibniz’in ‘nihil est sine ratione’ (hiçbir şey sebepsiz değildir) sözünden daha önde veya önemli değildir. Her iki söz de Anselm’in emperatif anlayışına karşı bir hamleydi ama kendi emperyumlarını inşa ediyordu. Kundera ise arzudan başlayarak bireyi özgürleşme çözümlerine neşe, gülmece, ironi/incealay ile taşıyordu ve onun Avrupa düşüncesine büyük katkısı buydu: Avrupa’yı onunla asla uzlaşamamış bir Orta Avrupalı olarak içinden yani inanç üstünden derinlemesine eleştirmek. Unutmayalım ki 21. yüzyıl, Avrupa inanç anlayışında bir kırılmaya tekabül ediyor, Hıristiyanlık dogmasının yerini siyasal inanışlar alıyordu.
Kundera öldü. Başta söylediğim gibi artık onun yeni bir yapıtının yolunu gözlemek imkânımız yok. Ama bu ölüme de fazla şaşmamak gerekir, hani neredeyse zamanlı bir ölüm. Çünkü artık Kundera’nın irdeleyeceği türden ne bir Avrupa var ne de öylesi bir siyaset. Unutmayalım, Kundera bugün insan varoluşunun sorunları üstünde düşünen ve onları dile getiren bir yazar olarak elbette büyük önem taşıyor ve ne yazık ki Nobel’i almadan öldü. Fakat dile getirdikleri, yapıtlarına arka plan olarak seçtikleri artık çok eski bir tarihte yer alıyor. 1948 devriminin üstünden 75, Prag Baharı’nın ve kabul edilmez Çekoslavakya işgalinin üstünden 60 yıl geçti. Devrimlerin çağı karşı-devrimler çağıyla kapandı ve şimdi nereye varacağımızı bilmediğimiz bir tünelde ilerliyoruz.
NOTLAR:
[1] İlginç bir nokta: Kundera’yı Amerika’ya tanıtan yazar, bir tür kanonistik Amerikan yazarı olan Philip Roth’tur. Roth 1980’lerin ortasında (nedendir bilinmez) Penguin kitapları için Öteki Avrupa’dan Yazarlar (Writers From the Other Europe) başlıklı bir seri hazırlar. Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı isimli romanını yayınlar. Bu kitabın sonunda kısa bir değinisi ve Kundera’yla gerçekleştirdiği bir söyleşisi yer alır. (The Book of Laughter and Forgetting. Afterword: A Talk With the Author. London, New York: Penguin Books, 1985.) Kundera o sırada romanlarının çevirilerini ele almakta ve bizzat düzenlemektedir. Bu kitap adı geçen romanın kesin metni kabul edilmektedir.
[2] Bu soruyu ve verilen cevapları Nahit Sırrı ve kötülük kavramı hakkında yazdığım şu yazıda ele almıştım: “Nahid Sırrı Örik, Eksik Kötülük ya da Şerle Şeamet Arasında”, Kitap-lık, Ocak-Şubat 2020, s. 14-35.
[3] Bu satırları yazdığım sırada elimde kitabın Türkçesi yok, alıntılar şu kaynaktandır: The Art of the Novel, çev. L. Asher, New York: Grove Press, 1986, s. 78.
[4] Kurt Baldinger’in Etymologisches Wörterbuch zu Rabelais (Gargantua) isimli kitabını okuyunca insan neler neler, ne işe yaramaz, o oranda zevkli şeyler öğrenir.
[5] Camus’nün ‘saçma’ (absurd) düşüncesiyle bu anlayış arasında bazı ilişkilerin, belli bir etkileşimin olduğu kanısındayım. Hiç değilse Camus’nün saçmasını hem bu gerekçeye, nedenselliğe bağlamak mümkün hem de bu düşüncenin son kertesi diye görmek bana doğal görünüyor.
[6] Enzo Traverso, Left-Wing Melancholia. Marxism, History and Memory, New York: Columbia University Press, 2021.
[7] Biri Çekoslovakya’dan, diğeri İspanya’dan gelmiş, ikisi de Fransızca yazan, biraz benzer biraz zıt deneyimlerden geçmiş Kundera’yla Semprun arasındaki ilişkiye ve ele aldıkları konulardaki tutum ve tavırlara dönük şu inceleme ayrıca Rusya kökenli Romain Gary’yi de ele alan şu kitap daha adından başlayarak özellikle ilginç saptamalarda bulunur: Tijana Miletiç, European Literary Immigration into the French Language: Readings of Gary, Kristof, Kundera and Semprun, Amsterdam: Rodopi, 2008.)
[8] Bu konudaki görüşlerini bildiğim kadarıyla bize henüz çevrilmeyen A Kidnapped West: The Tragedy of Central Europe (New York: Harpers 2013, ilk baskı 1984) isimli kitabında yer alan üç makalesinde dile getirir. Makalelerin ilk ikisi genç Kundera’nın 1967’de Çek Yazarlar Kongresi’nde yaptığı konuşmalardır. Fransız tarihçi Pierre Nora’nın sunduğu kitaba adını veren makalesini 1983’te yazmıştır.
[9] The Book of Imitation and Desire: Reading Milan Kundera with René Girard, London: Bloomsbury Academic, 2013.
[10] Türkçeye Fransızca özgün adı ile çevrilmiştir: Romantik Yalan ve Romansal Hakikat: Edebi Yapıda Ben ve Öteki, (İstanbul: Metis, 2020.) Gerçekten çok güçlü ve ufuk açıcı bir yapıttır.
Önceki Yazı
Haftanın kitapları – 29
K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazı yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar...
Sonraki Yazı
Perhat Tursun’un kısılmış sesini duymak
“Tursun 2003 yılında Kafka hakkında yazdığı bir şiirde şöyle demiş: 'Kafka gibi bir yazar olmayı hayal edip durdum / Lakin ola ola ancak bir Kafka karakteri oldum.' Şiirden iki on yıl sonra sadece Tursun’un değil, mensup olduğu koca bir halkın Kafka karakterine dönüştürüldüğü bir âlemde yaşıyor olmak elbette hüzün ve utanç kaynağı tüm dünya için.”