• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Edisyon kritik eşliğinde

Tanpınar evrenine bakış

“İnci Enginün’ün gözetiminde, Sakine Korkmaz’ın denetiminde hazırlanan Huzur’un eleştirel baskısı, ilk kez ortaya çıkan belgeler ışığında, Tanpınar meraklılarının zihnini kurcalayan pek çok sorunun cevabını da barındırıyor bağrında.”

Süleymaniye Camii, 1962. Fotoğraf: Ara Güler

SEFA KAPLAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

22 Şubat 2024

PAYLAŞ

–Ayfer Ongun ve Mustafa Polat için–

Edebiyat Fakültesi’nde okuduğumuz yıllarda, bilhassa Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nün koridorlarında gezinirken, hiçbir zaman yanımızdan yöremizden eksik olmayan bir Ahmet Hamdi Tanpınar figürü söz konusuydu. Bir anlamda, hem kürsünün hem de modern Türk edebiyatının mimarı sıfatını taşısa da, asıl mesele, bir tür efsaneye dönüşen günlükleriydi. Bahse konu defterlerin (Mehmet) Kaplan Hoca’ya emanet edildiğini duymakla birlikte, bütün Tanpınar arşivinin, fakültenin neredeyse elli metre ötesindeki Türkiyat Enstitüsü’nde üzerlerine eğilecek insanları beklediğini bilmiyorduk ne yazık ki. İnci Enginün’ün gözetiminde, Sakine Korkmaz’ın denetiminde hazırlanan Huzur’un eleştirel baskısı, ilk kez ortaya çıkan belgeler ışığında, Tanpınar meraklılarının zihnini kurcalayan pek çok sorunun cevabını da barındırıyor bağrında.

1.

Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar isimli kitabın beşinci bölümünün başlığı, bir bakıma müellifin şair tabiatının muhtelif biçimlerde aynaya yansımasının muhtemel uzantısı gibiydi: “Âşiyân’a Mektuplar.”[1] Âşiyân, malûm, Boğaz’ın Rumelihisarı kıyısında tanıdık pek çok ismi ağırlayan asude bir mekân! Yahya Kemal’den Orhan Veli’ye, Münir Nurettin Selçuk’tan Edip Cansever’e, Turgut Uyar’dan Attilâ İlhan’a uzanan bu çizgi edebiyat tarihine dahil edilebilir pek de zorlanmadan. Söz konusu mektupların muhatabı ise bir başka Âşiyân sakini sıfatıyla, yokuşun tam ortasındaki duvara sırtını verip siyah servilere ziyadesiyle yakışan, “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” bilgeliğinin gölgesinde dinlenen Hamdi Bey’di. Uzaktan bakınca, en azından parmak hesabıyla 15, yanına biraz daha sokulunca 14 sayısında karar kılan muhayyel mektuplar, esasen Hamdi Bey’in romanlarına, öykülerine, denemelerine, makalelerine ve metinler arasındaki ilgi çekici bağlantılara yahut kopukluklara yönelik hemen hiçbiri o güne dek dile getirilmemiş eleştirilerden ibaretti. Bilhassa beşinci mektupta, Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler’de göze çarpan kimi tuhaflıklara ve karmaşık durumlara işaret edilerek birtakım soruları cevaplandırması isteniyordu 1962’den bu yana Âşiyân’da ikamet eden ve ayrılmaya da asla niyetlenmeyen Ahmet Hamdi Tanpınar’dan:

“Bilir misiniz ki, beni asıl şaşırtan, Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler diye isimlendirdiğiniz romanlarınız arasındaki tuhaf ilişkiydi. Mahur Beste’ye roman demek belki doğru değil, fakat en azından böyle bir niyetle başladığınız ortada olduğuna göre, bütün yarım kalmışlığına rağmen bu sıfatı hak ediyor gibi geliyor bana. Dolayısıyla, bu üç kitabı birden mi tasarladığınız, yoksa her şeyin tamamen tesadüfler üzerinden mi yürüdüğü hâlâ büyük bir muamma benim açımdan. Yaşar Nabi Bey’e yazdığınız mektupta, ‘Daima kafamda birkaç eser projesi bulunduğu için bunlardan birine başlarım’[2] diyorsunuz, fakat somut durum ya da sıralama hakkında herhangi bir fikir vermiyorsunuz.”

En azından başlangıç itibariyle belirgin bir sorgulama edası taşıyan ilk paragrafların ardından şefkatli bir serzenişe dönüşen mektupta, zaten ömrü örselenmişliklerle geçen muhatabı incitmemeye yönelik kaygıların ağır bastığı seziliyordu:

“Aslında bunların hepsi doğal karşılanması gereken küçük detaylar sınıfına dahil edilebilir rahatlıkla. Aradan yıllar geçmiş, önünüze kitap formatıyla basılıp gelmiş bir metin bulunmadığından kontrol imkânı da son derece sınırlı. Gazete tefrikasını sayfa sayfa yeniden okuyacak sabrı nereden bulacaksınız, öyle ya! Kaldı ki, sürekli değiştiriyorsunuz yazdıklarınızı Hamdi Beyciğim. Gene de asıl mesele, Tanzimat’la başlayan bir serüvenin (Mahur Beste), İkinci Dünya Savaşı öncesi atmosferine tamamen teslim olmasına rağmen (Huzur), tekrar Mütareke devrine dönmesinde düğümleniyor galiba (Sahnenin Dışındakiler). Tabiî ki sorun sadece kronoloji ile sınırlandırılamayacak bir nitelik taşıyor, zira kapı arkasında bekleyen içtimaî jeoloji mevcut bir de…”[3]

Ahmet Hamdi Tanpınar
Huzur (Eleştirel basım)
haz. Sakine Korkmaz
Dergâh Yayınları
Kasım 2023
488 s., büyük boy

Sitem yahut sistem kavramı etrafında değerlendirilebilecek kimi ayrıntılar da mevcuttu mektupta. Müellif, Huzur’un ana karakteri Mümtaz’ın Sahnenin Dışındakiler’de şöyle bir görünüp kaybolmasının da,[4] İhsan’ın Huzur’da anlatılandan bambaşka bir çehreye bürünmesinin de lüzumsuz bir zihinsel karmaşaya yol açtığı kanaatindeydi mesela. Hele Nuran’ın Kandilli’deki köşkte, Mevlevi dervişlerinin terbiye yöntemiyle sema öğrenmeye çalışan on bir, on iki yaşlarında, büyük yeşil gözlü bir kız çocuğu şeklinde tasvir edilmesi tedirgin etmişti anlaşılan mektubu yazan arkadaşı.[5] Zira Huzur’da bir kez bile gözlerinin renginden söz edilmiyordu Nuran’ın! Yetişkinliğiyle okurun zihnine nakşedilen bir karakter, bir sonraki romanda çocukluğuyla görünürlük kazanınca hem tahayyül zorlanıyor hem de metin bir tür inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya kalıyordu demek ki!

Mektubun muhatabının ne düşündüğünü henüz bilemesek de, satırları bilgisayar ekranına düşüren yazarın bu kadarla yetinmeye niyeti yoktu galiba. Neden söylemeyelim ki; bunların ardından o hakikaten tuhaf Mahur Beste meselesini de gündeme getiriyor ve yabana atılması zor sorularla çıkıyordu gölgede güneşlenen Âşiyân sakininin karşısına:

“Belki de muammanın mühim bir kısmı, Mahur Beste tefrikasının yarım kalmasında ve sizin de uzun yıllar boyunca bu metne dönüp dönmemek konusunda gösterdiğiniz kararsızlıkta düğümleniyor. Gerçi, günlüklerinizde yer alan 22 Nisan 1959 tarihli notunuzda, ‘Galiba geniş yazmak için Mahur Beste’ye açılacağım’[6] diyorsunuz, ancak memleketin siyasî iklim şartları izin vermiyor besbelli ki. Mahur Beste ile aranızda Behçet Bey’in kıskançlığına benzeyen, ancak nedense yeterince izah edilmeyen bir uçurum açılmış sanki. Kahramanınıza yaptığınız haksızlığı apaçık görüp bir mektupta, (Behçet Bey’e Mektup) dile getirseniz de, geriye dönerek tekrar ilişemiyorsunuz masanın diğer ucuna (...) Bu, son derece ilginç bir durum tabiî ki: 1944’teki tefrikanın üzerinden tam on beş yıl geçmiş, arada Huzur yayımlanmış, Sahnenin Dışındakiler gazete sayfalarında bölüm bölüm okuyucunun önüne çıkarılmış, lâkin zihninizin bir tarafı sürekli Mahur Beste ile meşgul. Sizin niteliklerinize sahip birisinin Mahur Beste’deki zengin malzemeden mükemmel bir roman çıkacağını görmemesi garip kaçardı elbette. Zaten yazdığınız birkaç bölüm bunun somut göstergesi olarak orada öylece duruyor. Anlaşılan o ki, Huzur’da yahut Sahnenin Dışındakiler’de Behçet Bey’in hikâyesine yeniden değinmeniz de yeterince tatmin etmemiş sizi. Bir katilin cinayet mahallinin etrafında gezinmesine benzer bir biçimde, siz de mütemadiyen Mahur Beste’nin çevresinde dolaşıyorsunuz ama işte sebebini bizden esirgediğiniz bir şey tutuyor elinizi kolunuzu. Belki de tefrikanın yarıda kesilme biçimine duyduğunuz tepkinin doğal sonucudur bu, belki de bizim tahminde zorlanacağımız bambaşka gerekçeleriniz mevcuttur…”[7]

2.

İnci Enginün

Bu soruların tamamının olmasa da önemli bir kısmının cevabını, Huzur’un ilk baskısının 75. yıldönümü münasebetiyle yayımlanan Huzur (Eleştirel Basım) isimli kitapta bulunca hem yepyeni ufuklara pencere açacağını düşünerek sevindim hem de varlığı yıllardır bilinen ve kimi araştırmacılar tarafından ucundan bucağından tırmalanan Türkiyat Enstitüsü’ndeki Ahmet Hamdi Tanpınar Arşivi’nin böylesine kapsamlı bir şekilde ama bir hayli geç görünürlük kazanması karşısında üzüldüm.[8] O netameli fakülte yıllarında Kaplan Bey, Birol Emil, Ömer Faruk Akün ve Zeynep Kerman ile birlikte az kahrımızı çekmeyen sevgili hocam İnci Enginün’ün danışmanlığında ve Sakine Korkmaz’ın editörlüğünde geniş bir kadro tarafından hazırlanan kitap, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bütün asabiyetine rağmen eline almaktan memnunluk duyacağı bir titizliğin ve zarafetin göstergesi çünkü. Gerçi Yücel Demirel’in editörlüğünü üstlendiği YKY basımı Huzur’da da Cumhuriyet gazetesinde 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında tefrika edilen metinle, 1949’daki Remzi Kitabevi baskısı karşılaştırılıyordu.[9] Ancak bu son edisyonda bu kadarıyla yetinilmediğini ve Ahmet Hamdi Tanpınar Arşivi’nde iki yıldan uzun süre çalışıldığını öğreniyoruz. Söz konusu arşivdeki belgeler arasında bulunan Huzur müsveddeleri ve daktilo edilmiş metin üzerinde doğrudan Tanpınar tarafından yapılan düzenlemeler de kitaba ilave edildiği için hakiki çehresiyle hayli zengin bir malzeme çıkıyor karşımıza.

Sakine Korkmaz, alıntılardan da anlaşılacağı üzere, yer yer gramer problemleri taşıyan kapsamlı sunuş yazısında, Tanpınar’ın muhtelif nedenlerle uygun gördüğü değişiklikleri majör ve minör olarak iki temel başlık altında değerlendiriyor ve arşivde bulunan belgelerden hareketle önemli ayrıntılara değiniyor:

“Tanpınar, bizim majör değişiklikler olarak nitelediğimiz değişiklikleri niçin ya da hangi gerekçelerle yapmıştır? Bu gerekçelerden ilki, Tanpınar’ın yazın evreni için önemli ve anlamlı bir işleve işaret eder. Öyle anlaşılıyor ki, Tanpınar, 1949’da yayımlanan Huzur, 1944’te yayımlanan Mahur Beste ve 1950’de yayımlanacak olan Sahnenin Dışındakiler romanlarını bir üçlemeye dönüştürme fikrini bu aşamada geliştirmiş olmalı.”[10]

Korkmaz’ın tezini desteklemek için gündeme getirdiği ilk önemli detay, Huzur’un hemen başlarında yer alan ve esasen Tanpınar’ın doğum yeri olan Şehzadebaşı’ndaki Elâgöz Mehmet Efendi Mahallesi ile ilgili. Çünkü, söz konusu pasajın daha ayrıntılı bir versiyonu Huzur yerine Sahnenin Dışındakiler dosyasına dahil edilmiş Tanpınar tarafından. Bu da, Huzur ile Sahnenin Dışındakiler bağlantısına dair en sağlam ipucunu veriyor bize. Huzur ile Mahur Beste arasındaki münasebetin Nuran’ın büyükannesi Nurhayat Hanım ekseninde temellendirmesi de bunun bir parçası zaten:

“Böylelikle Huzur, Nuran’ın üzerinden kurulan soyağacı ile Mahur Beste’ye eklemlenir ve Tanpınar’ın romanlarında önemli bir mesele olarak duran ‘talih’, kuvvetli bir biçimde öne çıkarılır. Bu majör değişikliklerin gereği olarak romanın ilgili bölümleri yeniden işlenmiştir. Bunlar bazen Ada dönüşü Mümtaz’la Nuran’ın diyaloglarına konu olan büyük parçalar olduğu gibi, bazen de Kandilli Tepesi’nde Nuran’ın Mümtaz’a söylediği Dede’nin Sultaniyegâh’ının yanına Mahur Beste’nin de eklenmesi gibi küçük müdahalelerdir.”[11]

Mehmet Kaplan

Günlüklerde de görmüştük zaten, Tanpınar, yazdıkları ister roman, ister makale, isterse hikâye olsun, hemen bütün aşamalarında müdahaleden asla kaçınmıyor, kaçınmak bir yana, mütemadiyen denebilecek büyük değişikliklerle bir önceki metni şirazesinden bile çıkarıyor çoğu zaman. (Radyo konuşmaları için de geçerli aynı süreç.) Kimi zaman da, yaptığı değişiklikleri, asistanları Mehmet Kaplan, Turan Alptekin ya da Ömer Faruk Akün’e vererek gönderiyor gazeteye veya matbaaya. Bunlar kâfi gelmezse eğer, mevcut metnin yan tarafındaki boşluklara, o son derece okunaksız yazısıyla notlar düşüyor. Ulysses’in tek kelime İngilizce bilmeyen Fransız dizgicilerin elinde bugün bile içinden çıkılamayan bir muammaya dönüştüğünü hatırlarsak şayet, çok da şaşırtıcı gelmeyecektir esasen bu kargaşa. Muhtemelen bu yüzden, “İki yılı bulan arşiv çalışmalarımızda incelediğimiz müsveddeler” diyor Sakine Korkmaz, “aynı metnin çok küçük müdahalelerle birbirinden ayrılan ve birçok defa tekrarlanan varyantlarından ibaretti. Tefrika ile roman arasındaki farkları, bu eleştirel basımda mümkün olan en geniş biçimde vermeye çalışmamız, Tanpınar’ın dil üzerinde hassasiyetle duruşunun görünür olmasını sağlamak içindir (...) Tanpınar’ın üslubunda yer yer görülen ‘savrukluk’un, bu değişim arzusunu denetleyememesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yazıları üzerinde bitmeyen müdahalelerde bulunurken, değiştirdiklerinin takibinin yapılmaması, dilde sorunlu gramer hataları yarattığı gibi, tutarsız durumların ortaya çıkmasına da neden olmuştur.”[12]

Sakine Korkmaz

Korkmaz’a göre, asıl mühim ve çarpıcı değişiklik, Huzur’un kitaplaşma aşamasında eklenen ve romana entelektüel bir zemin hazırlamayı amaçladığı aşikâr olan Suat bölümü ve yemek sahneleridir:

“Özellikle belirtmek gerekir ki, Huzur’da gerek meseleleri, gerekse karakterlerin işlevlerini ayrıştırmak, aralarına kesin sınırlar çizebilmek kolay değildir. Arka planı görkemli bir yapısal bütünlükle inşa edilmiş bu metinde, deyiş yerindeyse her yol ötekine çıkar; meseleler çok boyutludur ama bu çok boyutlu katmanlar daima birbirine bağlanır. Bütün karakterler romanın bütünlüklü yapısı için âdeta birbirlerine hizmet ederler. Bu bağlardan biri de, romanda Suat karakterine atfedilen kilit rolün belirleyici bir konuma taşınmasıyla sağlanır. Suat’ın varlığı, hem Mümtaz’la Nuran aşkının gerilimini artırarak olayları farklı bir düzleme sürüklemiş, hem de inanç ve felsefi düzeydeki marazi açmazlarının kaçınılmaz olarak sürüklediği intiharı ile romanın ana meselelerinden biri olan medeniyet krizinin, modernitenin rasyonalite üzerinden okunması gibi, romana farklı bir katman eklemiştir (…) Tanpınar romanın entelektüel arka planını Suat’ın romandaki konumunu geliştirerek sağladığı gibi, tefrikadan romana geçerken yaptığı değişikliklerle, Huzur’u meselesi olan bir romana (tezli roman) dönüştürme çabasını diyaloglarla da vermek istemiş olmalıdır. Nitekim romana kitap aşamasında eklenen meclislerde tartışılan konular, romanın entelektüel meseleleri üzerine konuşulabilmesini mümkün kılacaktır. Birinci bölüme eklenen üç yemek sahnesi bunun göstergesidir.”[13]

3.

Beni şaşırtan esas meselelerden ilki, Tanpınar’ın başlangıçta Nuran ismi yerine Türkan’ı tercih etmesi ve bunun arşiv belgeleri aracılığıyla ilk kez ortaya konmasıydı: “Hiçbir ambulation’u yoktu. Mümtaz, Türkan’ın konuşurken dudaklarının titrediğini görüyordu.”[14] Doğrusu bu ya, başta Türkan Şoray ve Türkan Elçi olmak üzere bütün diğer Türkanlar bağışlasın beni, belki de alışkanlıktan öyle düşünüyorum, ancak Huzur’un armonikasına pek de uygun düşmeyen bir isim sanki Türkan. Bu kadar da değil üstelik, daha da yadırgatıcı olan ise gene Sakine Korkmaz’ın ifadesiyle, Tanpınar’ın Nuran’a uyguladığı sansür:

“Üçüncü türden majör değişikliklerin işaret ettiği bir başka önemli müdahale, Nuran’ın sesine uygulanan kısıtlamadır. Tefrikada iç sesini, çıkmazlarını ve gerçekliğini görebildiğimiz Nuran’a, bu pasajların çıkarılmasıyla âdeta bir sansür uygulandığı görülür. Bu sansür, Nuran’ı idealize edilen bir âşığa dönüştürmüştür.”[15]

Öyle anlaşılıyor ki, bu değişikliklerin temel amacı tasavvur edilen muhayyel kitaplara yönelik bir tür ön hazırlık. Günlüğünde, “Bir defa daha yazmak için en geniş biçimde Mahur Beste’ye açılacağım” dediğini yeniden hatırlayarak, muhtemelen daha geniş bir biçimde Nuran’a açılmayı da tahayyül ediyordu. En azından, ilk kez ortaya çıkarılan iki belge buna benzer yorumlara zemin hazırlıyor. Zira Tanpınar, Suat’ın Mektubu ve Nuran’ın Çocukluğu diye iki ayrı başlık iliştirmiş notlarının arasına. Bu iki ayrı başlığı şöyle yorumluyor Sakine Korkmaz: “Huzur’un devamı veya onunla ilişkili olarak yalnızca Suat’ın Mektubu’nu değil, üçlemenin ileri ve geri giden anlatı evrenine bir yenisini ekleyerek Nuran’ın Çocukluğu’nu da yazmayı düşündüğü anlaşılıyor ancak bu başlığa dair herhangi bir metin yoktur. ‘Nuran’ın Çocukluğu’, salt bir başlık olarak dahi, Tanpınar’ın kurmaca evreninin tamamlanmamışlığına dair bir okumaya katkı sağlayacaktır.”[16]

Ahmet Hamdi Tanpınar

Tanpınar’ın romanlarındaki kimi tutarsızlıkların ve savruklukların Korkmaz da farkında. Daha önce de vurgulandığı gibi, Tanpınar’ın hemen her aşamada yazdıklarına müdahaleyi neredeyse bir ‘ihtiras’ haline getirmesi, söz konusu tutarsızlık ve savruklukların temel kaynağı aslında:

“Tanpınar’ın yapıtlarında birden karşımıza çıkan kopukluklar, tutarsızlıklar, bu değişikliklerin etkilediği ilişkili bölümlerde de değiştirilmeden bırakılmaları veya yeni geçişlere dikkat edilmemesiyle ilgilidir. Bunda dönemin yayıncılık sektörünün eksikliklerinin de payı söz konusudur. Bu edisyon, bu bağlamda da tutarsızlıkların ve aniden karşımıza çıkan anlamsız bölümlerin kaynağının görülmesine katkı sağlayacaktır.”[17]

4.

Beni esaslı bir biçimde sarsıp şaşırtan ikinci mesele ise Hamdi Bey’in Suat’ın Mektubu için hazırladığı “aksiyon planı”ydı. Tanpınar’ın kaleminden çıkan bu başlığın kendisi kadar, detaylandırılma tarzı da, usta yönetmenlerin filmlerini sahne sahne, plan plan tasavvur etme biçimini andırıyordu çünkü. 22 maddelik “Suat’ın Mektubu Aksiyon Planı”, Tanpınar’ın genel dağınıklığı ve derbederliği düşünülünce hayranlık uyandırıcı bir mahiyete bürünüyordu kendiliğinden. Elini şekerlik yerine çaydanlığa sokan, o kadar özlediği Paris’e, hem de ilk kez gitmesine imkân verecek pasaportunu çöp tenekesine atan, çoraplarını kitap yığınları arasında bir türlü bulamayan, Narmanlı Yurdu’ndaki odasını ‘fikrî bir ahır’ olarak tanımlayan ve hakikaten de buna benzer bir şeye dönüştüren Tanpınar’ın, sıra esere gelince son derece titiz davrandığını ortaya koyan en somut örnek buydu kanaatimce.[18] Keşke, Huzur başta olmak üzere diğer roman ve öykülerin “aksiyon planı” da bulunsaydı elimizde. Böylece sıradışı bir zihnin çalışma yöntemine çok daha yakından tanık olabilirdik.

Selim Turan'ın çizgileriyle Ahmet Hamdi Tanpınar.

Mesele buraya gelmişken külliyetli miktarda emeğin ürünü olan bu güzelim kitaptaki birtakım aksamalara değinmemek, en azından sonraki baskılar açısından büyük bir haksızlık anlamı taşır kanaatimce. Sakine Korkmaz’ın ‘Osmanlıca’ kavramını son derece sakin bir biçimde kullanması, “Bilindiği gibi Huzur’un sözdağarında Osmanlıca kelimelerin sayısı bir hayli çoktur” diyebilmesi garibime gitti mesela. “Osmanlıca kelime” ne demek sahiden? “Osmanlıca” diye bir dilden söz etmek mümkün mü? Yoksa kastedilen “Osmanlı Türkçesi” mi? Malum, bugün yazıp konuştuğumuz dile nasıl Türkiye Türkçesi deniyorsa, Osmanlı İmparatorluğu döneminde konuşulup yazılan dile de “Osmanlı Türkçesi” deniyordu. Aradaki fark, tercih edilen alfabeyle ilgiliydi. O gün Arap-Fars karışımı olmakla birlikte bir hayli Türkçeleştirilmiş bir alfabe kullanılıyordu; bugün de, temeli Latin olmakla birlikte gene muhtelif müdahalelerle Türkçeleştirilmiş bir alfabe kullanıyoruz. Orhun Abideleri’nin mimarı Göktürkler de muhtemelen Çin alfabesine hayli yakın harflerden müteşekkil bir alfabe kullanıyordu. (Tarihte bu kadar rahat ve pervasızca alfabe değiştiren bir başka toplum gelmiyor aklıma. Akademik bir merakın ilgi alanına girmesi lazım gelmez mi böyle bir meselenin?) Dolayısıyla, ister Latin, ister Kiril (Azerbaycan) isterse Arap harfleriyle yazılsın, neticede söz konusu olan Türkçe. Kaldı ki, filoloji Osmanlı Türkçesi, Türkiye Türkçesi, Azeri Türkçesi türünden makul akademik sınıflandırmalarla değerlendiriyor işaret etmeye gayret gösterdiğimiz değişiklikleri. Fakülte yıllarında okuduğumuz merhum Faruk Kadri Timurtaş Hoca’nın kitabının ismi de Osmanlı Türkçesi Metinleri değil miydi zaten?[19]

Ve nihayet, kitabın sonuna hangi amaçla dahil edildiğini ve dahil edilirken seçimlerin ya da tercihlerin neye göre belirlendiğini bir türlü anlayamadığım bir kaynakça mevcut. Bu kaynakça, Huzur hakkında yazılan yazı veya kitapları kapsamak gibi bir gayeyle hazırlanmışsa şayet, hakikaten ayıp. Zira en azından, Huzur’u Hilmi Yavuz’la birlikte okuryazar kara kamunun gündemine getiren Selahattin Hilav merhuma ayıp. Huzur da dahil, Tanpınar hakkında o kadar nitelikli denemeler kaleme alan Nurdan Gürbilek’e, araştırmalar yapan Süha Oğuzertem’e, tahlilleriyle bambaşka pencereler aralayan Orhan Pamuk’a ve adaşı Orhan Koçak’a ayıp. Murat Belge’ye, Adalet Ağaoğlu’na, Jale Parla’ya, Haldun Taner’e, Rauf Mutluay’a, Taner Timur’a, Zeynep Bayramoğlu’na ayıp.[20] Ayıplar listesine Nüket Esen, Erol Köroğlu, Turgay Anar, Atilla Özkırımlı, Besim Dellaloğlu, Tahir Abacı, Armağan Ekici, Seval Şahin, Naci Çelik, Nazlı Eray, Erdağ M. Göknar, Maureen Freely ve Selim İleri de eklenebilir hiç şüphesiz. Ben olsam, hiç değilse şu satırlar dolayısıyla Orhan Pamuk’u da dahil ederdim kaynakçaya:[21]

“Tanpınar hem Batı kültürünü, Fransız şiirini ve romanını tanımış, mesela Valéry ve Gide’i çok sevmiş, hem de geleneksel şiir ve müzik ile derin bir ilişki kurmuştur. Bütün eserini besleyen derin acı duygusu, eski sanatların ve hayatın kaybolmasından kaynaklanır. Ama buna tepkisi yüzeysel muhafazakârlarda olduğu gibi birilerini suçlamak değil, kişisel bir acı ve vicdan azabı çekmektir. Çünkü Batı sanatını hem çocuk gibi özgürce hem de suçluluk duygularıyla tanır ve sever. Doğu ile Batı arasına kendi vicdan azabını, sessiz hüznünü yerleştirerek Tanpınar eserine olağanüstü bir hakikilik duygusu vermiştir. Kitapları her iki dünyadan beslendiği ve her ikisini de kucaklayabildiği için öylesine derin, roman kahramanları da bu yüzden karmaşıktır.”

 

NOTLAR:

[1] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Holden Kitap, 2021, s. 325-402. (İnsanın kendi yazdığı satırlardan, Şavkar Altınel’in güzelim kitabının adını ödünç alarak söylemek gerekirse Tepedeki Yabancı edasıyla söz etmesi tuhaf gelebilir kimilerine. Eski edebiyatta bunun tecahül-i arif gibi nefis bir karşılığı vardı. ‘Arifane cehalet’ hem bir söz sanatıydı hem de bir tür yaşama tarzı. Ki memleket sahillerine uğradığını görüp duyan yok nicedir.)

[2] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, haz. Birol Emil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1996, s. 308.

[3] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, s. 350.

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1990, s. 119. (‘Odaya Mümtaz girince sözü değiştirdik.’)

[5] a.g.e., s. 167-168.

[6] Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, haz. İnci Enginün, Zeynep Kerman, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1997, s. 182.

[7] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, s. 351.

[8] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur (Eleştirel Basım), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2023.

[9] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, YKY, İstanbul, 2000.

[10] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur (Eleştirel Basım), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2023, s. 13-14.

[11] a.g.e., s. 14.

[12] a.g.e., s. 17.

[13] a.g.e., s.15.

[14] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur (Eleştirel Basım), Dergâh Yayınları, s. 477.

[15] a.g.e., s. 16.

[16] a.g.e., s. 425.

[17] a.g.e., s. 17-18.

[18] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, s. 378.

[19] Bir de satırların üstünün çizilmesi meselesi var ki, durup dururken kafa karışıklığına yol açıyor. Satırların üstünü çizmek yerine harf karakterlerini değiştirmek çok daha faydalı olmaz mıydı?

[20] Madem yeri geldi, şunu da hatırlatayım: Bu satırların yazarının Ahmet Hamdi Tanpınar Sözlüğü yer alıyor kaynakçada, ancak Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar yok. Tuhaf değil mi?

[21] Orhan Pamuk, Öteki Renkler, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s. 166.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Huzur
  • Huzur (Eleştirel Basım)
  • İnci Enginün
  • sahnenin dışındakiler
  • Sakine Korkmaz
  • ünlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa
  • Yaşadığım Gibi

Önceki Yazı

HER ŞEY

Filistin, mon amour (I):

Gazze ve Guernica

“Sivillere yönelik ağır bombardıman ve bu büyük felaketin bir zafer olarak nitelendirilmesi, zamanında Nazilerin kullandığı ‘temizlik yapıyoruz’ jargonunun kullanılması, Gazze’ye giden yardımların engellenmesi, Gazze’nin topyekûn bir ‘büyük sorun’ ilan edilmesi ve alenen ‘nihai çözüm’den bahsedilmesi Nazilerinkine benzer bir faşizmin bugün büyük bir ‘suçsuzlukla’ icra edildiğini gösteriyor.”

AHMET ERGENÇ

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Cervantes Enstitüsü direktörü Montero:

“Dillerin bir aradalığı demokrasinin temel bir değeri…”

“Karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. Kimliklerin katı sınırlarla belirlendiği, çeşitliliğe saygı göstermenin emek gerektirdiği bir dünyada... Öyle bir dünya ki, çeşitliliği savunduğunuzda ortak bir diyalog ve birlikte yaşama alanından çok, ortaya herkesin birbiriyle çatışma içinde olduğu, parçalanmış alanlar çıkıyor. Bu durum karşısında kullanmayı çok sevdiğimiz bir kelime var: kültürlerarasılık. Bu da beni Granada’ya geri götürüyor.”

ÖZGÜN ÖZÇER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist