Travma terapi’ye yabancı bir aşina

Travma Terapi

ENDER EMİROĞLU

Ayrıntı Yayınları
2022
144 sayfa

24 Kasım 2022

EMEL İRTEM

 

"Bütünlüklü bir kitap önümüze koymuş enderemiroğlu. Onun yolculuğuna dahil olup atmosferini solumamıza izin veriyor. Bunu son derece alçakgönüllülükle yapıyor. Zaten kitabı okurken de asla büyük harf kullanmamasından bir çıkarımda bulunabiliriz. Ben de yazım boyunca onun kaygısını gözetip bilgisayarın itirazına rağmen onun kullandığı gibi kullandım adını. Gene de koyu renkle işaretledim ki göz görsün. Okursa yazıyı buna da itiraz etmesin, artık bu kadarcık tasarrufum olsun. Kitap boyunca hiçbir imla işareti okurun yolunu kesmiyor. Şiirde ses ile manayı yönetmiş, ritimden yararlanmış, harfleri sakinleştirmiş telaş ortadan kalkmış. Travma terapi ile hayır, tedavi olmadım. Zaten niyetinin bu olduğunu sanmam şairin. Ama ruhundan bir parça bırakmış."

Sağlık eğitimi alan biri eninde sonunda sağlık bilgisinden zehirlendiğini fark eder. Bu ironik olmakla birlikte kaçınılmazdır. Kendi hayatının yoğunluğuna ve özgüllüğüne binlerce hayat eklenir çünkü. Minik karmaşa koca bir kaosa evrilir. Sonra yavaşça taraflardan biri soyut hale gelir. Aksi takdirde elimizde iki ölü dünya kalırdı. Bir taraf geri çekildikçe diğeri alan işgal eder. Bir süre sonra hangisinin hayatta olup olmadığı karmaşık bir soru haline gelir.

Tıp eğitimini yarıda bıraksa da enderemiroğlu’nun neredeyse yirmi yıl aradan sonra çıkardığı “travma terapi” kitabını bu duygu durumuyla okudum. Kitap melâme, eksilog, divane, hengâme ve define olarak beş bölümden oluşuyor. Birinci bölüme enderemiroğlu “vardım ki yokum öldüm oldum” diyerek başlamış. İnsanın var olmak için önce ölmesi gerekir. Bizi tasavvufun çılgın girdabına düşüren felsefenin ilk ve cevapsız sorusu ki hâlâ ontolojik meselemizdir. Kamera kapandıktan sonra film başlar. Aşkı da bittiği yerde yaşamaya başlarız. Son, bütün talihsizliğe rağmen yaratıcı bir dokunuşla dönüştürür her şeyi. Yahut yazdıklarımız da bu bakımdan hüner değil sonuçtur. Biz varoluşun ilk gününden itibaren hep o sonuçların toplamıyız. Her şair şiirine ister istemez oradan başlar. enderemiroğlu da kitaba bittiği yerden başlamış. Aşina olduğumuz bir yabancıdır o.

‘90’ların kafası budur. Doğruya sezgiyle ulaşır bu nedenle de bulduğunu ve sezgisini sever. El yordamı bir hayat diyebiliriz. Büyük planların projelerin işlemediği bir hayat. Sonuçta bir gün aynada kendinle tanışırsın, şaşırırsın, hoşlanırsın yahut nefret edersin. Eninde sonunda daha çok kırılacağını bildiğin, endişelendiğin ve bu nedenle oldukça riskli olan bu buluşmadan kaçamazsın. Nitekim enderemiroğlu’nun "zor zamanlar" şiirinde de bu yüzleşmeye rastladım. Hatta birebir anlatmış.

“bugün tanıştım kendimle

ayna dedim asılır gecede

kediden hiç hazzetmesem de

özlemidir dedim insanın tanrı gibiliğe

babam dedim saçlarımı dedim

babam dedim beni niye hiç sevmedi.” zor zamanlar


Ender Emiroğlu

Şu topraklarda babasıyla sorun yaşamamış adam tanımadım neredeyse. Bazen şiirimizin erkek yakasını babalara mı borçluyuz acaba diye düşünüyorum. Babalar ki oğullarının çözülmeyen puzzle’ları, ölçüsüz cetvelleri ve kim bilir daha neleridir. Kitapta baba figürüyle, anneyle, dayıyla ve onların çevreledikleri ev duygusuyla karşılaşıyoruz yer yer. Aslında biz enderemiroğlu ile yan yana düşmedik hiç. Yıllar yılı aynı mecralarda dolaştık, aynı dergilere aynı zamanlarda yazdık, aynı mekânlarda aynı dostlarla oturduk kalktık. Ama tesadüf bizi buluşturmadı. Arada telefonla konuşmuşluğumuz, yazmışlığımız oldu, nedense bir araya gelmedik. Buradan şunu demek istiyorum. Baba sorunu derken dizelerden, şiirlerden hareketle söylüyorum bunu. Yoksa özel hayata ait bir çıkarsamada bulunmak değil derdim. Yani metin esastır. Oradan yol alıyorum. Kitapta aile çocukluk ev aidiyet hissi kendini sık sık adressizliğe teslim ediyor. Geri çekiliş son derece keskin. “beş tane beşlik” şiirinde anne anadır. Çok tanıdık çok bildik, yuvayı tanımlayan, onun şeklini alandır o. Öğütleri, varlığı ve yokluğuyla bir yaşam alanı yaratır. İkinci kıtada gene babanın neredeyse bir fotoğraf gibi olan imgesiyle karşılaşırız. Daha durağan, daha uzak bu tanıdıklığa neredeyse daha uzak mesafede. Anne varınca yaz, ara derken, baba izleyen, işiten ve hayatı taklit edendir.

“şiir yazardı babam resim yapar balıklara bakardı

ağaç eker çiçek diker bizi iki yanına alıp volta atardı

gözleri görmediği için gazete okuduğum bir sıraydı

uzaktan gelen bir kuş sesine kulak kabarttı

güldü sonra dudaklarını kısarak kuş sesleri yaptı.” (beş tane beşlik s. 75)

Bir terslik var diye düşündüm. Baba neden ağaç dikmiyor, çiçek ekmiyor da bunun tersini yapıyor? Böyle mi yapıyor gerçekten, yoksa şair mi tersini görüyor bilmiyorum ama orada bir kucaklık mesafede duruyor baba ve mesafe kapanmıyor, hayat donuyor. Sonra şiirin ilerleyen bölümlerinde dayı var ve o bir kahraman. Yeşil parkalı bir Tommiks, bazen Kızılmaske, on kaplan gücünde. Çocuğun penceresinden anne baba ve dayı. Bir evde “içeri” kavramının henüz sadece eviçleriyle sınırlı olduğu yanılgısı. Çocukluğun sakatlanması, 12 Eylüller ülkesi, yetişkin halin çocukluğunun saflığını anımsaması ve kuşağın delik keder bakracı.

annem dedi dayın gelmeyecek içerdeydi

e ben de hep içerdeyim bunda ne vardı

içerisi güzeldi sıcaktı işte yağmurda ıslanmayacaktı” (beş tane beşlik s. 76)

Bir başka şiirde gene baba ile karşılaşıyoruz.

“benim babam bıçak annem ak toprak

Nasıl kesildiysem sütten kesti annemi de

Ekmek kesen kara saplı kara bir bıçak

İçinde büyüdüğüm evimi parçalayarak

Şimdi ben hep yarım kalacağım hep aksak” 34. Syf 116

Delirium tremens’de “leş çıkıyor içimden annem çıkıyor” diyor. Bu döngünün verdiği his kitapta sisli bir katman yaratıyor. İster istemez bunların altını çizdim. Mitolojik eski bir hikâyeye dokunup çekildim.

En sonunda suyun-taşın hafızasından, havada asılı bıçaklardan, bronz heykellerden sıyrılıp bu upuzun hiç kimseyi görebilir mi okur diye baktım. Kendini bir ceza, bir eşya, bir diken, bir bedel olarak yontup duran bir münzeviyi nasıl görebilir? Eğer onu aramıyorsa. Fakat şiir okurundan bunu bekleyebiliriz. Aslında tam olarak bunu beklemeliyiz. Muğlak olanı bağrına basmalı.

“evim yok evsizim eşyalardan kurtuldum şeysizim

şekli kırdım şevki kıldım çelimsizim ben şekilsizim” (divane 1 s. 41)

enderemiroğlu bir şair tasarımı olarak kendini yapıp yıkarak yolculuğuna devam eder. Kendine sokağa ve dünyaya karşı tek kişilik bir isyan ordusuyla yürür. Bir Pirus zaferi talebi bu. Kazandığımız zaferlerden ağır yenilgiler aldık. Zihin değil ruh öğrensin diye terbiye edilmiş öğrencileriz biz.

ve bilinir ki bütün eşitsizlikler içinde tek eşitimiz can

toprağa gömerek ilerledi bu çağ bu zaman

çekti kılıcı kırdı kalemi dedi bu göç kanlı isyan

dünya kimin diye sordum gece hangimiz daha insan” (altı tane altılık s. 78)

Sonunda onu “başka vatanlarda başka vatansız/ yalnız acıyla sınanırız“ dediği aylandız şiirinde bedenleşmiş dünyanın göç yollarından rengini kaybeden denizlerin ortasında buluruz. Böylesi şiirleri yazarken ürkütmeye niyet etmek ve bir yankıyı beslemek için doğal yoldan gitmek gerekir. enderemiroğlu o dili biliyor. Vicdanlı bir suçlu olarak suça kendini ortak ederek ceza talep ediyor.

başka da diyeceğim yoktur”

Bu kitabın son dizesi. Bütünlüklü bir kitap önümüze koymuş enderemiroğlu. Onun yolculuğuna dahil olup atmosferini solumamıza izin veriyor. Bunu son derece alçakgönüllülükle yapıyor. Zaten kitabı okurken de asla büyük harf kullanmamasından bir çıkarımda bulunabiliriz. Ben de yazım boyunca onun kaygısını gözetip bilgisayarın itirazına rağmen onun kullandığı gibi kullandım adını. Gene de koyu renkle işaretledim ki göz görsün. Okursa yazıyı buna da itiraz etmesin, artık bu kadarcık tasarrufum olsun. Kitap boyunca hiçbir imla işareti okurun yolunu kesmiyor. Şiirde ses ile manayı yönetmiş, ritimden yararlanmış, harfleri sakinleştirmiş telaş ortadan kalkmış. Travma terapi ile hayır, tedavi olmadım. Zaten niyetinin bu olduğunu sanmam şairin. Ama ruhundan bir parça bırakmış. Ruhla yazılmış, içini kanatmış. Sonuç olarak benim de bu minvalde

“başka da diyeceğim yoktur”