Dedaistleri de vururlar!

Temiz Kâğıdı

Temiz Kâğıdı

MUSTAFA ÇEVİKDOĞAN

Can Yayınları
2017
176 sayfa

11 Eylül 2025

MUSTAFA OĞUZ

Mustafa Çevikdoğan’ın Temiz Kâğıdı bir sahafın tozlu raflarından geçti elime. Daha öncesinden bildiğim, okuduğum, duyduğum bir yazar değildi kendisi. Hemen her hikâyesini beğenerek, severek, kimi yerde kahkaha atarak, takdir ederek okudum. 13 hikâyenin yer aldığı kitap çok renkli bir albüm gibi.

Kitabı Kadıköy’de bir sahaftan aldım, yolum üstündeki bir caminin yanında boş banklardan birine oturdum, aldığım kitapları incelemeye başladım. Temiz Kâğıdı’nın içindekileri incelerken “Beynamaz” başlıklı hikâye dikkatimi çekti. Cumaya diye evden çıkıp camiye gitmeyen birinin yaşadıklarından hareketle cami cemaatini eleştirel bir yaklaşımla anlatıyordu. Cumaya gitmeyip de vakit namazlarını kılan radikallerin zamanla vakit namazını da bırakıp camisiz, cumasız, beynamaz birileri olup çıktıklarını anlatması da ayrıca dikkat çekiciydi.

Sonrasında okuduğum hikâyenin adı "Son Dedaist" idi. “De, da bağlacının yazımı ile ilgili bir hikâye yazılabilir mi? Oradan sıra dışı bir hikâye çıkar mı?” soruları akla gelebilir. Yazar, bu sorulara “evet” cevabını veriyor. De da bağlacının sıkça yanlış yazılması, bunu dile getirenlerin çoğalması üzerine, yazım kuralı devlet tarafından değiştirilir. Bitişik yazım başlar, buna karşı çıkan, bunu savunmak için değişik platformlarda mücadele edenler devlete karşı çıkan birer hain oluverir. Kara mizah mı dersin, ironi mi dersin, dönem eleştirisi mi dersin… Hepsi var bu hikâyede. Bu bağlaçların doğru yazımı konusunda hassas olan bir grup dil sevdalısı akla gelmedik şeylerle karşılaşır. “Faili meçhul kimi suçlar üzerimize yıkıldı ve silahlı terör örgütü kurduğumuz iddiasıyla aleyhimizde bir iddianame hazırlandı: Ayrılıkçı Dedaist Cephe. Hak vermek gerekir, zekice bir buluştu. Vatandaşın zihin dünyasında kimsenin durmak istemeyeceği bir yere konumlanması da kolay olacaktı.” diye özetlenir bu durum hikâyenin bir yerinde. Vatana ihanetle suçlanan Dedaistlerin akıbetine şu cümle ile yer verilir: “Bir hafta içinde toplantılarımıza katılan herkes öldürüldü.”

Hikâyenin kahramanının son sözleri ile biter hikâye: “Sürem doldu. Kapı darbelere daha fazla dayanamayacak. İçeri girer girmez beni de öldürecekler, evimde yapılan aramada çok sayıda mühimmat ele geçirildiğini söyleyecek televizyonları. Böylesi herkes için daha iyi.”

"Son Dedaist", kısa ama çok göndermeli, okuması çok zevkli bir hikâye. Dönemin olaylarını düşününce yazarın anlatmak istedikleri cuk diye yerine oturuyor.

Peki kimdir Mustafa Çevikdoğan? Yazar hakkında kısa bir bilgi verip yazımıza devam edelim. 1984’te Sivas’ta doğan yazar, 2005’te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun olarak yayıncılık mesleğine girmiş. Oya Baydar, Selim İleri, Ayfer Tunç gibi çağdaş yazarlarla çalışmış, yüzlerce kitabın editörlüğünü yapmış. Klasik ve modern dönem Türk edebiyatı eserleri üzerine kapsamlı çalışmalar hazırlamış. 2013’te çalışmaya başladığı Can Yayınları’ndan 2024’te ayrılmış. Temiz Kâğıdı ve Geçecek Zaman isimli iki öykü kitabı yayınlanmış bir öykücü, edebiyat emekçisi.

Kitaba dönelim. Kitaptaki “Sıkça Sorulan Sorular” başlıklı hikâyede depremde göçük altında kalan birisinin durumu ikinci kişili anlatımla aktarılıyor. Bu tür metinler okurken beni fazlasıyla etkiliyor. Sanki o göçük altında kalan, adım adım sonunu bekleyen, zorlukları yaşayan benmişim gibi okudum metni. Dil ve üslubu çok üst düzeyde olmasa da anlatılan olayların kurgusu bakımından başarılı bir metindi, okur üzerinde etki bırakıyordu.

Yaşlı bir Yeşilçam senaristinin film anılarını anlattığı “Ustalara Saygı”, anılarıyla yaşamaya başlayan yaşlıların dünyasını gösteren bir hikâye.

“Başlangıcın Sonu”, evinden edilen kiracının dramını anlatan çok katmanlı bir hikâye. İlginç bir kurgusu var. Kiralık evinde yalnız başına yaşayan orta yaşlarda bir kadın, bir sabah uyandığında evin salonunda birilerini görür. Ev sahibi evi bir kafe için bir işletmeciye kiraya vermiştir. Onlar da gelip sabah sabah iş yerlerini açıp işe başlamıştır. Komik olaylar zinciri böylece başlar. Hikâye, ilgili kurum eleştirileri, vatandaşın çaresizliği içinde sürer.

“Köşesiz Adam”da Nurullah adında, toplumun içinden tipik bir karakterin hikâyesini yazıyor yazar. Bir türlü başarılı olamayan, tutunamayan kahraman, kendi hikâyesini Nurallah’ı anlatarak aktarır. Bu kişiyi tipleyerek toplumun olaylara, siyasete, kişileri bakışlarını, durum değiştiği anda anında satışlarını sosyolojik yaklaşımlarla Nurullah’ın köşesizliği ile resmeder. Bir toplumsal resimdir bu hikâye.

Yazar, “İki Portre Bir Savaş” başlıklı hikâyede belediye otobüsünde “Arkaya ilerleyelim beyler” sözünün başlattığı kıvılcımı çok fazla abartılarla, olmadık yerlere götürerek anlatır. Abarta o kadar fazla ki yok artık dedirtiyor yer yer. “Biz gerici miyiz de arkaya ilerleyelim” gibi absürt bir yaklaşımı bile okuruz hikâyede. Bu olay ülkede bir iç çatışma sorununa dönüşür. Pireden deve yapmanın hikâyesi diyebilirim bu metne. Hatta hikâyede bu kavganın başladığı otobüs hattı ile ilgili yazılmış bir marşa bile yer verilir. Ütopik ögelerin ağırlıklı olduğu hikâye yer yer sokak deyimleri, argo ifadelerle zenginleştirilmiş, anlatım güçlendirilmiş.

Bir parkta kendi başına oturup hayaller kuran, bir hikâye peşinde olan genç bir yazar adayının hikâyesini anlattığı “Hiç Kimsenin Bu Dünyada Yoktur Selameti” başlıklı hikâye de kitapta kendini öne çıkarıyor. Bu genç adam, önündeki havuzda ördekleri izlerken aynı bankta oturan kadının “Arzu-yı muhal nedir bilir misin paşam?” sorusuna muhatap kalır. “Bir gün biri gelip de bana mutluluğun resmini yap dese ne çizerdim biliyor musun paşam?” diye bir başka soru sorar kadın bir süre konuştuktan sonra. Kadına göre mutluluğun resminde, bankta rahat oturan dertsiz, tasasız, kaygısız bir kadın olacaktır.

Genç adam, kadınla konuşurken hikâyeyi yakaladığını düşünür. Bu kadın ona yaşadığı aşkları, mutsuzlukları, zorla evlendirilmeleri vb. anlatacaktır. Yazar da bunları yazıp zengin olacaktır. Kadına telif gelirinden vereceği payı düşünürken kadın “Paşam, sıçamıyorum.” der. Yazar, hikâyeyi bu noktadan sonra devam ettirse de bence hikâye zirveye ulaştığı bu noktada biter. Hikâye okuru şaşırtacaksa şaşırtıyor, güldürecekse güldürüyor. Okur, büyük tuvaletini yapmakta çok zorlanan bu kadının hikâyesini geri kalan kısımda okumasa da zihninde tamamlayacaktı zaten. Hikâyede beklenmedik duruma çok başarılı bir örnek olarak gördüm bu hikâyeyi. Derdin büyüğü nedir bilinmez yargısına da ulaştırıyor okuru bu hikâye ile yazar.

Ülkenin en lezzetli kahvesini yapan lüks mekânının sahibinin hikâyesini bir gazetecinin işletme sahibi ile yaptığı röportajla anlatarak hikâyenin biçiminde de açılıma gidiyor Çevikdoğan. Benzer durumu “İki Portre Bir Savaş” başlıklı hikâye için de söyleyebiliriz.

Çevikdoğan, “Allah’ını Seven Maşallah Desin” başlıklı hikâyesine, hikâyenin kısa bir özeti olabilecek “Burada her şey kullanılmıştır.” cümlesi ile başlar. Yoksulluğun hikâyeleştirildiği bu metinde mahallenin aylak gençlerinin bitirim delikanlı, bıçkın abi olma ayaklarını anlatır. Yoksul mahallelerinin karşısına, aradan geçen otobanın diğer tarafına dikilen lüks binalara, yapılan AVM’ye ağzının suyu akarak bakar bu gençler. Bu gençlerden biri ki liseyi güç bela bitirmiştir, özel hareket polisi olma hayalleri kurar. Bir tanıdıkları onlara bu işi ayarlayacağının sözünü vermiştir. Çevikdoğan burada bir eleştiri yaparak, adamını bulanların liyakati olmasa da önemli yerlere, kamu kurumuna gelebileceğine işaret ederek bu alandaki çürümenin altını çiziyor.

Mustafa Çevikdoğan

“Kızların Bize Bakmadığı Yer”de yazar, İstiklal Caddesinde aylak aylak dolaşan, kızların yüzüne bakmadığı, sıradan, basit birinin hikâyesini anlatıyor. Kendini bir an bile olsun göstermek için çırpınan zavallı birini görüyoruz hikâyede. Öylesine silik biridir ki “demek ki o gariban bile değil.” cümlesi ile anlatır bu silikliği yazar. O şatafatlı, bol yıldızlı dünya içinde garibanlıkta dip yapmış birinin ustaca anlatımıdır bu hikâye.

“Dil Yarası”, dilini ısırma hikâyesi. Bastırılmış düşüncelere özgürlük vermek, dili serbest bırakmak üzerine kurulu. Komik bir Aziz Nesin mizahı ile yazılmış bir metin. Dilini serbest bırakan kahraman, dili yüzünden başına olmadık işler açar. Sonunda pişman olur, dilini kontrol etmeye başlar. Olmayacak şeylerin konu edildiği hikâye, konuşma dilinin rahatlığı ile, akıcı bir anlatım ile yazılmış.

Füruzan, bir yerde “Yazarlar birbirlerini övmekten çekinmemeli. Ayla Kutlu, ben de dahil onlar Sait Faik’in kız kardeşleri” demiş, şunu da eklemişti: “Selim İleri de övmeden çekinmeyen bir yazar.” Bu yazım da bol övmeli bir yazı oldu ama ey okur, şunu bilesin ki ben ne Mustafa Çevikdoğan’ı tanırım ne de bir yerde görmüşlüğüm vardır. Ben Mustafa Çevikdoğan’a değil onun yazdıklarına bakıyorum.

Uzun sözün kısası Mustafa Çevikdoğan, 2017 yılında basılan bu ilk kitabı ile hikâyede alışılmış kalıbın dışına çıkmaya çalışan, hikâyenin olanaklarını zorlayan, geliştirmek için gayret eden, toplumu ve insanı gözlemleyen, gördüklerini metni okunur kılabilecek ögelerle fazlasıyla destekleyen, hikâye ettiği olayları kimi zaman anlatan, kimi zaman gösteren bir yazar. Dönemin olaylarını öykülerinde yansıtması, toplumdaki ve devletteki çarpıklıkları eleştirmesi de cabası.

Bir kitap bizi kendine bağlayabiliyor, okurken bizi eğlendirebiliyor, dönemin ve insanın resimlerini gözümüzün önüne somut bir şekilde getirebiliyorsa o kitap başarılı değil midir? Ben yazarı yazdığı hikâyelerinde öyle gördüm ve dahi öyle söyledim. Mustafa Çevikdoğan’ın diğer hikâye kitabını da edinip okur muyum? Okurum.

Bir de not düşeyim yazının sonuna: Kitabı sahaftan aldığımı söylemiştim ya… Mustafa Çevikdoğan bu kitabı 21.08.2020 tarihinde E. D… adına imzalamış. Kitabın sahafa düştüğünden hareketle E.’nin yazarına imzalattığı kitabı sattığını ya da bir şekilde verdiğini anlıyorum. Oysa bir yazara imzalatılan kitap, imzalatan kişi için artık değerlidir ve özeldir. Ben öyle düşünüyorum en azından ama Eylem öyle düşünmemiş. Sahaflarda bu tür kitaplar sıkça görülüyor… Tanık olduğum bir olayı anlatayım: Hilmi Yavuz’un bir söyleşisine bir çocuk gelmişti 17 yaşlarında. Elinde birkaç Hilmi Yavuz kitabı vardı. Bir sahaf göndermiş, bunları imzalat diye. Biri de senin olsun demiş. Sonra ne yapacak bu sahaf, Hilmi Yavuz’un kitabını yazarından imzalı diye daha yüksek fiyata satacak. Ne diyelim, ülkemizde her şeyin üç kâğıdını bilenler var.

Hilmi Yavuz bunu bilse kitabını yine de imzalar mıydı acaba?