Birbirine açılan iki pencere:

Tarih ve edebiyat

Tarih ve Toplum

Yeni Yaklaşımlar

KOLEKTİF

İletişim Yayınları
Bahar 2025

28 Ağustos 2025

ÖZGE ÖZDEMİR

Edebiyat ve tarihin ilişkisi eski çağlara kadar uzanır. Eski çağlarda iki disiplin arasında pek de keskin ayrımlar yapılmaz. Ancak modern dönemle birlikte her iki disiplin de kendi içine kapanma eğilimi gösterir. Oysa edebiyatı belirli bir toplumsal bağlam olmadan düşünmek ya da tarihi kurgudan tamamen azade tahayyül etmek çok da mümkün görünmüyor. 20. yüzyıla gelindiğinde ise, iki disiplin arasındaki ilişkinin ele alınış biçimi postmodern düşünceyle birlikte bir kere daha değişime uğrar. Her iki disiplinin arasında olduğu varsayılan katı sınırlar yerle bir edilir. Edebiyat ve tarihin birbiriyle ikame edilebilir iki disiplin haline geldiği düşünülür. Günümüzdeyse bu tartışmalar, iki disiplinin arasında sınırların olup olmadığı ve disiplinler arasında melez alanlar yaratılabilir mi gibi sorularla devam etmekte.

Tarih ve Toplum, Yeni Yaklaşımlar dergisi, Bahar 2025’te çıkan “Tarihten Edebiyata Yeni Mecralar, Yeni İmkânlar” başlıklı 25. sayısında bu tartışmalara güncel ve ilham verici makalelerle katkıda bulunuyor. Dergi konuyu sadece bir sunuş yazısı ve yedi makaleyle ele almakla yetinmiyor, aynı zamanda okuyucularına gayet ilginç bir yuvarlak masa tartışması da sunuyor. Dosya editörü Sinan Yıldırmaz’ın kolaylaştırıcılığını üstlendiği yuvarlak masa tartışmasının katılımcıları daha çok tarihçilerden oluşuyor. Yıldırmaz’ın da yuvarlak masa tartışmasında belirttiği gibi, edebiyat ve tarih arasındaki sınırların kalkmasından daha çok tarihçiler rahatsız oluyor, çünkü tarihçilerin imkânları edebiyatçılara göre daha kısıtlı. Edebiyatçılar hayal güçlerini kullanarak sonsuz mecralara açılabiliyorlar ama çoğu tarihçi bu meselede sınırlarının olduğunu düşünüyor. Bu yüzden tarihçilerin ağırlıklı olduğu bir masada bu meselenin tartışılması oldukça merak uyandırıcı.

Ben bu yazıda, yuvarlak masada tartışılan iki konuya değineceğim. Bunlardan ilki, tarih ve edebiyatın kendine özgü metotlarının olup olmadığı. Bu tartışmada, metot konusunda, Oktay Özel gerçeklik ve kurmaca ayrımının modern dönemde üretilmiş bir ayrım olduğunu vurguluyor. Tarihçinin ürettiği bilginin gerçekliğin bire bir oluşturulmuş bilgisi değil, sadece onun temsili olduğunu öne sürüyor. Özel’e göre tarih gibi edebiyat da bir temsil üretiyor ve bu temsil bazen tamamen bazen de kısmen hayal ürünü. Bu minvalde, Özel tarihsel romanla tarihin ürettiklerinin birbirinden çok da farklı olmadığını belirtiyor. Bu tartışmada Gülhan Balsoy, Oktay Özel’in aksine, tarihin kendine özgü metotlarının olduğunu ve bunların üzerinde düşünmenin tarihçiyi belli bir düzeyde objektif yapabileceğini ileri sürüyor. Balsoy öncelikle arşiv belgeleri konusunu ele alıyor. Tarihçinin kullandığı arşiv belgelerinin çoğu zaman gerçekliği tarafsız bir şekilde yansıtmadığını ve arşivin ulus-devletin oluşturduğu bir kurum olduğunu belirtiyor. Arşivlerde genellikle iktidar sahiplerinin hakikati bulunduğu için buradaki belgelerin sorgulanarak kullanılması gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca Balsoy tarihçilerin zaman zaman arşiv belgelerindeki boşlukları hayal güçleriyle doldurduklarını ama bunu yaparken, belgeleri sağlam bir tarihsel bağlama dayandırmak zorunda olduklarını iddia ediyor. Edebiyatçıların ise bu konuda özgür olduğunu ve farklı toplumsal bağlamları istedikleri gibi aynı eserde kullanabileceklerini ifade ediyor. Balsoy edebiyat ve tarih arasındaki sınırların katı olmadığını ama iki alanın da birbiriyle tamamen örtüşemeyeceğini savunuyor. Balsoy disiplinlerin kendine özgü taraflarının korunmasından yana bir duruş sergiliyor. Ayrıca tarihçilikte de etik bir tarih anlayışını, yani kimin tarihinin kim tarafından yazıldığının ve bazen kimin adına sessizliğin tercih edildiğinin dikkate alınması gerektiğini vurguluyor. Disiplinlerin benzer ya da farklı metotları kullanması her iki disiplinin de yol haritasını derinden etkileyeceği için bu tartışmalar çok mühim. Erol Köroğlu ise bu tartışmalara edebiyat ve tarihin nasıl çeşitli biçimlerde etkileşim halinde olabildiğini anlatarak farklı bir perspektif sunuyor. Tarih yazımının edebiyata ilham verdiğini ve edebiyatın da bazen tarihten önce bazı meseleleri incelikli bir şekilde ele aldığını ve farkındalık yaratabildiğini anlatıyor.

Umberto Eco

Yuvarlak masada tartışılan bir diğer konuysa tarih ve edebiyat disiplinleri arasındaki sınırların tamamen ortadan kalkıp kalkamayacağı ve her iki disiplin arasında melez ya da diğer bir deyişle türler-arası alanların oluşup oluşamayacağı. Türler-arasılık tartışması iki disiplinin birbirine en çok yakınlaştığı alanlardan bahsettiği için üzerinde durulmaya değer. Oktay Özel edebiyat ve tarih arasında ortak bir alanda ortaya çıkabilecek melez türlerin mümkün olduğuna inanıyor. Türler-arasılık Oktay’a göre bir disiplinin tamamen diğerine dönüşmesi ya da birinin diğerine göre önemsizleştirilmesi değil; türler-arasılık tarih ve edebiyatın ortak alanında eserler üretmek. Bu tür eserler üreten yazarlara örnek olarak da Umberto Eco’nun, Orhan Pamuk’un ve Hilary Mantel’ın isimlerini veriyor. Özel’in aksine, Gülhan Balsoy ve Erol Köroğlu türler-arasılığın her zaman olumlu sonuçlar üretemeyebileceğini, çünkü hakikat sonrası çağda edebiyatın ve tarihin zararlı kullanımlarının bir araya gelmesinin mümkün olduğunu iddia ediyorlar. İçinde yaşadığımız hakikat sonrası dönem ister istemez edebiyatın ve tarihin birbiriyle etkileşim biçimlerini de yakından etkiliyor.

Yuvarlak masada tartışılan bazı meseleler derginin ilk makalesi olan, Mehmet Şamil Dayanç’ın “Tarihle Edebiyatın Kesişimselliği, Postmodern Sorgulamaların Mantığı” başlıklı yazısında da ele alınıyor. Dayanç edebiyat ve tarih ilişkisinin tarihsel arka planını farklı edebiyat eleştirisi ve tarih ekollerine göndermeler yaparak açıklıyor. Bu açıklamalar konuya daha geniş açıdan bakmayı kolaylaştırıyor. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, romantizm akımının da etkisiyle, edebiyatın estetik ve özerk olma iddiası var. Benzer biçimde tarih de aynı yüzyılda kurumsallaşıp tarafsız bir bilim olmayı amaçlıyor. Dayanç’a göre iki disiplinin de içine kapanıp kendi bilgi üretme biçimleri üzerine yoğunlaşması, postmodern düşüncenin ortaya çıkışıyla daha kapsamlı tartışmaya açılıyor. Postmodernizmle birlikte her iki disiplin için de tikelin (yani beyaz, Avrupalı erkeğin) geneli temsil iddia etmesinin sorgulandığını belirtiyor. Bu sorgulama her iki disiplinin de demokratikleşmesine katkıda bulunuyor. Fakat diğer yandan postmodernist düşünce çok da eleştiri alıyor. Dayanç’a göre disiplinler arası ayrımın tamamen ortadan kaldırılma ihtimali ve edebiyat ile tarihin kendine özgü özelliklerinin göz ardı edilmesi, postmodern düşünce tarzının olumsuz yönleri olarak not edilmeli.

Olcay Akyıldız ve Bilge Ulusman “Yazı, Feminist Bellek, İtiraz: Edebiyat Tarihine Feminist Müdahalenin Etiği ve Estetiği” başlıklı makalelerinde üstte belirtilen tartışmalara, eksik bırakılmış ama son derece elzem olan feminist bir bakış açısıyla katılıyorlar. Akyıldız ve Ulusman, tarih ve bilhassa edebiyat tarihi alanlarına feminist bir müdahalenin gerekliliğine inanıyorlar. Talep edilen feminist müdahale, özgürlük ve adalet taleplerini ön plana çıkaran politik bir müdahaledir. Bu makalenin yazarları, eril belleğin dayattığı her türlü etik, estetik ve politik yaklaşımın sorgulanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu nedenle de hem kanon içini hem de kanon dışını tartışmaya açıyorlar. Onlara göre edebiyat tarihine sadece birkaç kadın ismi eklemekle bu mücadelenin gerçekleşmesi mümkün değil. Aynı zamanda, hangi deneyimlerin edebi sayıldığının ya da hangi seslerin bastırıldığının dikkate alınması da özgür, adil ve çoğulcu bir yaklaşımın benimsenmesi için önemli.

Nâzım Hikmet

Engin Kılıç’ın “Mütareke Döneminde Sol Edebiyattan Bakış: Kan Konuşmaz Örneği” başlıklı makalesi, Nâzım Hikmet’in Kan Konuşmaz romanının mütareke dönemi egemen tarih anlatılarının aksine, sosyalist bir anlatı kurduğunu belirtiyor. Kılıç bu sayede Nâzım Hikmet’in romanının nasıl bir karşı hafıza oluşturduğunu gösteriyor. Gerçekten de edebi eserlerin karşı hafıza oluşturarak var olan egemen anlayışa direnmesi ve bir tür özgürlük alanı açması çok önemlidir. Kılıç, makalesinde ayrıca egemen milliyetçi anlatıyı temsil ettiğini düşündüğü Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore romanıyla Nâzım Hikmet’in romanını karşılaştırır. Bu iki romanın hangi açılardan birbiriyle uyuşmadığını inceler. Kan Konuşmaz romanında analizin sınıf temelli olduğunu ve anti-emperyalist mücadelenin öne çıkarıldığını ama diğer romanda insanların din ya da etnisite üzerinden düşmanlaştırıldığını ve resmî ideolojinin izinden ilerlendiğini iddia eder. Kılıç yaptığı bu analizde, tıpkı tarih yazımı gibi edebiyatın da resmî ideolojiyi sorgulama potansiyelini gösterir.

Yaşar
Kemal

Erkan Irmak “Bir Kış Godot’sunu Beklerken: Yer Demir Gök Bakır’da Korku, İnanç ve Direniş” başlıklı makalesinde, Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır romanında yerleşik tarihî ve edebi anlayışları nasıl altüst ettiğini inceliyor. Irmak, yazısında öncelikle Köy Enstitülü yazarların köyü yazma biçimini ve bu yazım biçimine etki eden tarihsel ve toplumsal arka planı ele alıyor. Daha sonra köyün ve köylülüğün nasıl daha farklı algılanıp yazılabileceğini Yer Demir Gök Bakırromanından yola çıkarak inceliyor. Bu makale Yaşar Kemal’in tarih yazımına edebiyat penceresinden nasıl katkıda bulunabileceğini göstermesi açısından çok değerli. Irmak’a göre Yaşar Kemal köye dair bambaşka bir bakış açısı getiriyor. Yaşar Kemal’in anlatımıyla, köy haksızlıkların belirli tipolojiler üzerinden anlatıldığı bir yer olmaktan çıkıyor. Yaşar Kemal klişeleri yıkan bir anlatıma ve hayal gücüne sahip. Irmak’a göre Yaşar Kemal köydeki adaletsizlikleri ve insanların çaresizliklerini, köydeki karakterlerin hem bireysel hem de kolektif duygudurumlarını dikkate alarak ve zaman zaman bunları mitik öğelerle de harmanlayarak anlatıyor. Makale, Yaşar Kemal’in köyü anlatırken köyün tarihine mitik, duygulanımsal, dinsel ve yerel motifleri ekleyerek bu anlatıyı nasıl zenginleştirdiğini göstermekte.

Nahid Sırrı Örik

Tülin Ural “Sultan Hamid Düşerken: Roman, Tarih ve Tesadüf Üzerine” başlıklı makalesinde Nahid Sırrı Örik’in Sultan Hamid Düşerken romanındaki iktidar kurma ve dışlama mekanizmalarına yoğunlaşıyor. Romanda dışlama mekanizmalarının “medeniyet söylemi” üzerinden nasıl işlediğini anlatıyor. Ural’a göre, bu tarihsel romanda, Abdülhamid döneminin sonunda hangi sınıfların ve statülerin, siyasal ve toplumsal gelişmelerin de etkisiyle darmadağın olduğu betimlenir. Bu dönemde kimin, hangi nedenle dışlandığının sorgulanması iktidar ilişkilerinin nasıl kurulduğunun anlaşılması açısından elbette önemlidir. Ural aynı zamanda romanda bu siyasi ortamda insanların güç ve iktidarı arzulama biçimlerinin ve hesapçılıklarının anlatıldığını belirtir. Nahid Sırrı Örik’in romanında bireysel olan ile tarihsel ve toplumsal olan iç içe geçmiştir. Böylece romanın tarihî anlatıya derinlik kattığı söylenebilir. Ural’ın makalesi, romanların hem tarihsel ve ideolojik eleştiri sunabileceğini hem de insan duygularını ve arzularını anlatabileceğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Yervant
Odyan 

Seval Şahin ise makalesinde tarih ve edebiyat ilişkisindeki sınır ihlallerini ele alıyor. O da Abdülhamid dönemini konu eden bir romanı inceliyor. Şahin’in “Tarihî, Siyasi, Cinai, Edebi ve Hayati Bir Vaka: Abdülhamid ve Sherlock Holmes” başlıklı bu makalesi, Yervant Odyan tarafından 1911’den itibaren farklı mecralarda yayınlanan Abdülhamid ve Sherlock Holmes romanını konu ediyor. Odyan’ın eserinin çok değişik mecralarda, farklı dillerde yayınlanması derginin okurlarının ilgisini çekebilir. Şahin, yazısında bu mecraların izini, o eseri yaratan ortamı da anlamak için sürüyor. Yervant Odyan, Abdülhamid’in istibdadına karşı Osmanlı kimliği üzerinden bir araya gelen farklı kimlikteki insanların hürriyet mücadelesini anlatır. Romandaki olaylar Birinci Dünya Savaşı’nın ve Ermeni tehcirinin hemen öncesinde meydana gelir. Romanın öncesinde otuz üç yıllık istibdat rejimi, sonrasında çok kötü olaylar olmasına rağmen, Odyan’ın anlatısını dayanışmaya yeniden değer atfetmenin bir vasıtası olarak değerlendirir Şahin. Geleceğe dair devrimci tahayyül kurmanın bu anlatı yoluyla mümkün olabileceğini savunur. Böylece Şahin eserin hem geçmişle hem de gelecekle ilişkisini kurar. Bize edebiyatın tarihteki adaletsizliklere, alternatif tarihsel gerçeklikler üreterek direnme yolları gösterdiğini dile getiren Şahin’in makalesi belki de en çok bu yanıyla ilgiye değer.

Bu tanıtım yazısında bahsedilecek son makale, Ahmed Nuri’nin “1944-1969 Yılları Arasında Bulgaristan’daki Türkçe Edebi Kültüre Dair Bir Taslak: Tarihsel Sapmalar, Akademik Boşluklar, Yeni İmkânlar” başlıklı çalışması. Ahmed Nuri, Bulgaristan’daki arşivlerde, 1944 ile 1969 yılları arasında Bulgaristan’da Türkçe yazılmış şiir, hikâye, roman tiyatro, deneme, eleştiri, akademik makale, biyografi, propaganda metinleri gibi çok çeşitli metinleri inceliyor ve ilginç bulgulara ulaşıyor. Nuri’nin çalışması, tarihi ve edebiyatı farklı biçimlerde buluşturuyor. Nuri’nin yazısı aynı zamanda 20. yüzyılda Türk edebiyatına hangi eserlerin ne nedenlerle dahil edilip edilmeyeceği tartışmasını beraberinde getiriyor.