Diktatörlerin sofra sırları

Şu Diktatörler Ne Yer Ne İçer?

CHRISTIAN ROUDAUT

Ağustos 2022
208 sayfa

çev. Deniz Özel Say Yayıncılık

6 Ekim 2022

BURAK SOYER

 

Christian Roudaut’nun Şu Diktatörler Ne Yer Ne İçer? kitabı, “küçük dağların” “büyük tanrılarının” sofralarına göz dikiyor. Yazarın bazen kişilerin ağzından, bazen de resmî kaynaklardan aktararak düştüğü anekdotlar bir “sofra sosyolojisi” ortaya koyarken, meşhur Fransız yemek ustası Brillat-Savarin’in bir o kadar meşhur, “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün pek bir hükmünün olmadığını diktatörler sayesinde ispatlıyor.

Diktatörler açtır, aç kalmıştır ve hiç doymamışlardır. Ne aldıkları canlar, ne mal oldukları hayatlar, ne batırdıkları ülkeler, ne ‘fethettikleri’ topraklar onları doyurabilmiştir. “‘Üç beş milyon’ insanla doymayan adam az pişmiş iki kuzu buduna mı tav olacak?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama evet, o, gözü güçten, kandan başka şeyle doymayan diktatörler kallavi bir sunumla önlerine konan üç kap afili, telaffuzu zor isimli yemeğin başında nedense bir anda ‘insan’a dönüşüverirler. Belki bizdeki “Can boğazdan gelir” atasözünün evrensel bir yanı vardır, bilemeyiz ama “Önce gözümüz, sonra karnımız doysun”un karşılığını diktatörlerin sofralarında görebiliriz. Zira antropolog Marcel Mauss’a göre yeme eylemi, “evrensel bir sosyal olgudur”. Ayrıca bir diktatör, kıçına giydiği donundan saçma sapan saç tıraşına kadar gücünü her şeyiyle göstermek ister. Dolayısıyla sofralar da bu ‘politika’nın bir ayağıdır. Bir diktatörün sofrası bir devletin, her ne kadar kuru ekmeğe talim etse de bir halkın sofrasıdır aynı zamanda. İktidar sofralarıyla ilgili çektiği belgeseller ve yazdığı kitaplarla tanınan yazar ve yönetmen Christian Roudaut’nun yazdığı, Deniz Özel çevirisiyle Say Yayınları’ndan çıkan Şu Diktatörler Ne Yer Ne İçer? kitabı, bizi dünyanın gelmiş geçmiş eli en kanlı adamları olan Mao, Hitler, Bokassa, Stalin, Çavuşesku ve Saddam Hüseyin’in sofralarına davet ediyor yukarıdaki bağlamlar ışığında. Biz de icabet edip buyuralım bu kudretli devletlulerin masalarına. Bakalım ne yerler, ne içerler…

Kitapta anlatılana göre Mao, “Çin’in enerjisini ve bölgesinin mutfağına duyduğu bağlılığı” ‘masaya’ yatırırmış ve ÇKP’nin bu büyük lideri sofrayı da politik olarak ele alırmış. Misal, kırmızıbiber devrim ateşinin sembolüymüş. Onun damağı ve mideyi ateşe veren acılığı gerçek bir komünistin demirden yüreğiyle eşdeğermiş. Az baharatlı yemekler ise sağcılığa kaçacak kadar hafif kalırmış Mao’nun nezdinde. Eski Orta Afrika Cumhurbaşkanı Jean-Bedel Bokassa’nın ise Mao gibi sert ideolojileri olmadığı için tarihin bu en yalaka diktatörünün sofraları resmî toplantılar dışında ızgara et ve balıktan oluşurmuş. Kendini Mesih’in “on üçüncü elçisi ve hizmetkârı” ilan edip bu dünyada aklama çabası içerisine girse de onun “açlığı” muhtemelen başka şekilde ortaya çıkmıştır: Bokassa’nın bilinen on yedi karısı ve elli altı çocuğu vardır. Yani şehveti başka bir alana taşımıştır Bokassa.

Hitler gibi bir kasabın vejetaryen olduğunu bilmeyenimiz yoktur herhalde. On beş yıl boyunca Romanya’ya azla yetinmeyi, açlığa tamah etmeyi değil, bizzat açlığın kendisini öğreten Nikolay Çavuşesku ise Son Yüz Gün romanında bir İçişleri Bakanlığı yetkilisinin ağzından çıkan şu cümleyi sanki kendi söylemiş gibidir: “Sınıf farklılıkları ortadan kaldırılabilse de, ne tuhaftır ki sofrada her zaman ortaya çıkar.” Bunun en güzel örneğini de Gaulle’ün Romanya ziyaretinde gösterir. Normalde yemeğe “on parmağında on marifet”iyle abanan Çavuşesku, de Gaulle’ün yanında renkten renge girip ne yapacağını bilemez. Ancak yazar Roudaut’dan öğrendiğimize göre, Çavuşesku’nun sofrasında hijyen hep ön planda olmuş. O da ayrı mesele.

Ve Josef Stalin… Sovyetler’in “yaratıcısı”, bu kaba saba adam sofralarını şaşaadan, şımarık saray sosyetesi eğlencelerinden ve nezaketten kırılan halleriyle donanmış insanlardan daima uzak tutar. Herkes yemeğini kendi alıp yer. Kuyruklu smokinler etrafta pervane olmaz. Ancak Stalin’in davasına hayli uygun düşen bu sade sofraların onun için farklı bir önemi vardır: Stalin, “ağzın değil votkanın” konuştuğu bu sofraları politik amaçları uğruna kullanır. Alkolün doğal konuşturma etkisiyle çevresindekileri sakince dinler. Casusluk, ajanlık, muhbirlik takıntısı nedeniyle Stalin, bu resepsiyonları “sofra sırlarının” döküleceği yemekler olarak görür.

Christian Roudaut’nun Şu Diktatörler Ne Yer Ne İçer? kitabı, “küçük dağların” “büyük tanrılarının” sofralarına göz dikiyor. Yazarın bazen kişilerin ağzından, bazen de resmî kaynaklardan aktararak düştüğü anekdotlar bir “sofra sosyolojisi” ortaya koyarken, meşhur Fransız yemek ustası Brillat-Savarin’in bir o kadar meşhur, “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün pek bir hükmünün olmadığını diktatörler sayesinde ispatlıyor.