Irmak Zileli’nin son romanı Şimdi Buradaydı polisiye kurgusuyla okuyucuyu karşı konulamaz bir şekilde içine alıp karakterleriyle beraber ipuçlarının peşine düşürüyor. Hikâyenin ana kahramanı Birkan’ın zihninde çıktığımız yolculuk her sayfada derinleşerek bizi Yankı ve Kaya’nın yaşantılarına da dahil ediyor. Onları romanın içinde buluşturan güçlü bir merkez var: kayıp. Bu üç yetişkin, hayatlarının ve kimliklerinin uzak köşelerine sızmış kayıp duygusuyla başa çıkmaya ve yüzleşmeye çalışırken benlik ve kimlik arayışına giriyorlar. Romanda kayıp duygusu öyle tanıdık semboller üzerinden veriliyor ki, bu duygunun karakterlerin evlerini, odalarını, ilişkilerini işgal ettiğini, onlara sadece “olma” hakkını bile tanımadığını güçlü bir şekilde hissediyoruz. Tanık olması güç olmakla beraber, çoğu okur için son derece bildik bu izlek hikâyenin içinde defalarca karşımıza çıkıyor.
Roman kahramanlarına çoğunlukla reva görülmeyen özel alan, özel zaman ve eşyalar ödünç hayatlar yaşadıkları gibi tekinsiz bir düşünceye itiyor insanı. Sanırım romanın atmosferini bu kadar güçlü yapan da Birkan, Yankı ve Kaya’nın hayatlarını işgal eden bu tekinsizlik. Karakterlerin evlerine, ofislerine, yemeklerine sinmiş bu ağırlık az sonra bir şey olacağı beklentisini yaratıyor.
Bu izlenimin tesadüf olduğunu düşünmek yanlış olur, çünkü üç erkek karakterin de yaşamlarında henüz hiç hazır olmadıkları zamanlarda hayatlarında dev birer boşluk bırakan şey babalarının kaybı. Çocuklar tanımadıkları ya da çok az tanıdıkları babalarını aşarak gerçek anlamda birer birey olmalarını sağlayacak engellerden mahrum kalmış, kim olduklarını bile bilmedikleri bu adamların –anneleri tarafından yansıtılan– birer imajı olmak zorunda kalmışlar. Babaların yaşanmamış günleri çocuklar aracılığıyla yaşanıyor; anneleri tarafından babalarına duyulan her türlü duygunun nesnesi bir anlamda Birkan, Yankı ve Kaya oluyor.
Eşlerini kaybeden üç annenin oğullarından beklentileri ve oğullarıyla iletişimler form değiştirse de aynı. Çocukların masada boş kalan koltuğu doldurmaları, kocasız hayatlarının özlem, acı ve utanç gibi duygularını sorgusuz sualsiz paylaşmaları. Orta sınıfa mensup bu annelerin yaşamları, yanıtlanmayacak sorularıyla beraber kocalarını kaybettikleri gün donmuş gibi. Hikâyedeki geri dönüşlerde babaların hâlâ sahnede olduğu anlarda portrelenen kadınlar daha canlı ve bütün betimlenirken, kayıplar sonrasında annelik işlevlerini çoğunlukla yerine getirmelerine rağmen birer kabuktan ibaret gibiler.
Birkan ve Yankı için yok saymadan, Kaya için ise bitmek bilmez bir bekleyişten ibaret yetişme çağlarına rağmen üç karakter de görüntüde yaşama ayak uydurmuş ve kariyer sahibi bireyler gibi görünseler de eksikler. Kişisel tarihlerini bilmiyorlar ve bence üçünün yolları bu yüzden kesişiyor. Toplumsal ilişkilerimizi düzenleyip varlık olarak nereye ve nasıl ait olduğumuzu anlamamıza yardımcı olan babanın yasasından mahrum büyümüşler. Bu durum roman boyunca karakterler arasındaki bağlarla ilgili şüphemizi büyütüp derinleştirirken, Birkan, Yankı ve Kaya’nın gerçeğe ulaşma isteklerinin arkasındaki itici güç de aynı zamanda: Babanın yasasını geç de olsa inşa etmek. Orada olmayan baba için, onu paylaşmamak için yapılan kötülüklerle barışmak; aynadaki yansımalardan birer insana dönüşmek.
Birkan kendi şüphelerini Yankı ve Kaya’nın hikâyelerinden güç alarak besliyor. Yankı’nınki görmek istemediği şeyleri görmesine alan açarken, Kaya idealize ettiği olası bir kayboluş öyküsünün mutluluğa ya da mutlak iyiliğe giden kesin bir çıkış olmadığını gösteriyor ona.
Bu süreçte üçlünün ortak endişesi anneleri aracılığıyla yıllardır görmezden gelmeyi başardıkları, ortaya çıkar endişesiyle sürekli halının altına süpürülen duygularla karşılaşmak. Bu duygulara yer yok gibi davranan kadınlar, oğullarının hayatlarını kendi anıları, varlıkları ve eski hayatlarından röliklerle doldurmaktan çekinmiyorlar. Sormadan pişirilen yemekler, saklanan eşyalar ve fotoğraflar... Kayıp babaların izi belirginleştikçe Yankı saldırganlaşıyor, Kaya’nın sükûnet altına gizlediği ürkekliği görünür oluyor, Birkan ise olanlar arasına mesafe koymaya çalışıyor. Bu bireysel tepkiler birbirlerine verilmiş reaksiyonel cevaplar gibi. Banakalırsa yazar burada zihinlerimizi ele geçirmiş bir iktidar mücadelesine işaret ediyor: İyinin iktidarı. Üç karakter de, durumları birbirinden tamamen değişik olmakla beraber, kendi içlerinde kendi haklılıklarını, iyiliklerini korumanın peşindeler. Bunun yansımalarını kadınlarla kurdukları ilişkilerde de görüyoruz.
Çağrışımların ön ayak olduğu hatırlayışlarla karakterlerin geçmişlerinde ilerledikçe, Birkan’ın psikanalitik yaklaşımı üzerinden yapılan okumalar neticesinde, onların bile ilk defa fark ettikleri, yüzleşmek zorunda kaldıkları detaylarla ve nüanslarla, karmaşık bir fotoğraf başlangıçta fluyken gittikçe netleşiyor. İç içe geçmiş, birbirlerinin üstüne düşen gölgeler aydınlanıp girift bir ilişkiler ağını ortaya çıkarıyor. Fotoğrafın gerçekliğiyle yüzleşirken karakterlere eşlik ediyoruz. Yüzümüze çarpıp ağzımıza, burun deliklerimize dolan, bizi öksürten dalgaları ne kadar uzun süre görmezden gelirsek gelelim, ötekinin içimizde olduğunu kabul ediyoruz. Kötülüğü paylaşarak yaşamanın kolaylığı zamanla utanca dönüşüyor. Birkan bu konuda şanslı sayılır, çünkü utancını yansıtarak yaşayabileceği iki aracı var bu hikâyede: Yankı ve Kaya. İkisi, romanın sonuna kadar idealize ettiği ve hor gördüğü taraflarıyla Birkan’a ve okuyucuya yüzleşme cesareti veriyorlar.
Jung’un lafı geliyor aklıma: “İki kişiliğin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir. Bir tepkime varsa, ikisi de dönüşüm geçirir.”
Şimdi Buradaydı, kahramanları ve okurları için gerçek bir kimlik arayışı.