Jay Parini: Şiir neden önemlidir?

Şiir Neden Önemlidir?

JAY PARİNİ

Yapı Kredi Yayınları
Kasım 2022
184 sayfa

çev. Güven Turan

10 Ağustos 2023

BÂKİ AYHAN ASİLTÜRK

Şiire ilişkin pek çok şeyi defalarca konuştuk; şiirin biçimi, biçemi, içeriği, şairin biyografisi, zihniyeti, vs. hakkında bolca söz, arada sırada da fikir ürettik. Şairleri birbiriyle karşılaştırdık, yetmedi çatışırdık, çekiştirdik, didik didik ettik hayatlarını ve yapıtlarını. Şiirin yarattığı gizli enerji üzerine ise pek konuşulmadı. Jay Parini buna özel bir önem veriyor olmalı ki, kitaba şiirin yarattığı gizli ama kalıcı, keşfe zaman sınırı koyulmaksızın açık enerjiye ilişkin, Marianne Moore’dan yaptığı bir alıntı/epigrafla başlıyor: “Yaşam enerjidir ve enerji yaratıcılıktır ve bireyler ölseler bile enerji sanat yapıtında muhafaza edilir, içinde sımsıkı kilitli kalır ve birisi zaman ve ilgi gösterinceye dek orada serbest kalmayı bekler.”

Kimdir Jay Parini?

Amerika Birleşik Devletleri’nin Vermont eyaletinde 1800 yılında kurulmuş, özellikle dil, uluslararası ilişkiler ve siyaset alanlarında güçlü ve köklü üniversitelerden Middlebury College’da İngiliz Dili profesörüdür. Parini bu okulda uzun zamandır “English and Creative Writing” profesörü olarak ders vermektedir. Seminer ve dersleri dille sınırlı olmayıp daha çok alanının yaratıcı yazarlık tarafına kaymıştır. Verdiği Yaratıcı Yazarlık dersleri epeyce ilgi çekmekte, genç kuşak onun bu alandaki çalışmalarını önemsemektedir. Middlebury College’ın internet sayfasına girdiğinizde Parini’nin Yaratıcı Yazarlık derslerinin müfredat dökümü başlıklarına ulaşabiliyorsunuz: Bazı ara başlıklar şöyle: Şiirin Yapısı, Modern Şiir, Şiir ve Ruhçu Gelenek, Şiir Atölyesi… Parini sadece bir “hoca” değil, aynı zamanda sıkı bir araştırmacı, editör, şair, romancı… Üniversitenin web sayfasında Parini’ye ayrılmış kısımda sıralanan ve yirmiyi aşan yapıtlarından bazıları şöyle: The Last Station/Son İstasyon (roman, 1990), House of Days/Günlerin Evi (şiir, 1998), The Oxford Encyclopedia of American Literature (2004), The Wadsworth Anthology of Poetry (ed. 2005), Why Poetry Matters (2008)…

Jay Parini

Listenin sonundaki çalışma, Güven Turan tarafından Şiir Neden Önemlidir?[1] adıyla Türkçeye çevrildi. Parini’nin Yaratıcı Yazarlık derslerinin notlarından oluştuğu anlaşılan kitap “Şiiri Savunmak”, “Dil”, “Kişisel Ses”, “Metaforun Yöntemi”, “Gelenek ve Özgünlük”, “Form ve Özgürlük”, “Şiirin Politikaları” vd. gibi bölümlerden oluşuyor. Hemen görüleceği üzere, yabancısı olmadığımız, Türk edebiyatı ortamlarında da uzun zamandır sık sık tartışılan konular bunlar. Kitaba olan merakım biraz da buradan kaynaklandı diyebilirim.

Parini önsöze biz şairlerin genel edebiyat ve hayat akışı içindeki görünüşümüze ayna tutan cümlelerle başlıyor: “Pek çok kişi için şiir bir şey ifade etmez. Yani insanların çoğu onu yazmaz, okumaz ve herhangi birinin değerli zamanını böyle bir şey için harcamasına da akıl erdiremez. Kültür şamatacıdır, pek çok oturma odasında televizyon böğürmektedir.” (s. 9) Demek ki sadece bizde değil, başka kültürlerde de şiirin sosyo-kültürel durumu tartışılırken akla ilk gelenlerden biri şiirin düşmanları oluyor. Nedir bunlar? Televizyon, gazete, magazin, popülist edebiyat, roman… Evet, roman! Neden derseniz, sanal ortamlarda herhangi bir okur kulübüne üyeyseniz takip ettiğiniz paylaşımların neredeyse tamamına yakınının “roman” üzerinden olduğunu görürsünüz. Bunların büyük çoğunluğu da popülist yazarların çoksatar romanlarıdır. Klasikleri hiç göremezsiniz, görebileceğiniz en iyi yazarlar da Umberto Eco veya Orhan Pamuk’tur. Kısaca, kendisini “okur” olarak niteleyen kişilerin büyük çoğunluğu “roman okuru”dur aslında. Tek tek şiir metinleri paylaşılıyorsa da “şiir kitabı” okuyan yok. Bu nedenle, farklı kültürel ortamdan seslenen meslektaşımız Parini’nin şiiri günümüzde genel dolaşım dışında bırakan sebeplerin başına televizyonu koyması ortak-nedensel bir duyarlığa işaret etmesi yönüyle önemli. Televizyon ve ardılı olan magazinel aletlerin insanların kulağına, gözüne, kafasına her gün ve gece boca ettiği milyonlarca ton çöp, gerçekten de insanı şiirden de, şiirsel olan her şeyden de hızla uzaklaştırıyor. Bunu söylerken romantik bir yakınmacı gibi görünmek istemediğimi belirteyim. Tersten bakmak ve internet sitelerindeki şiir paylaşımlarını alkışlamak, Storytel yahut Spotify gibi uygulamalar sayesinde yazınsal içeriklere, müzik ve şiire çok daha kolay şekilde erişilebildiğini söylemek de mümkün. Parini sanırım bir “ruh”a işaret etmek istiyor; şiirin kendine özgü bir ruhu olduğunu, bunun da ancak kâğıttan, kitaptan okunarak yaşanabileceğini ima ediyor. Katılıyor muyum? Evet… Şundan: “Öğrencilerime her zaman şiirin en güzel yanlarından birinin ticari değerinin olmayışı, pazarda bir yerinin bulunmayışı olduğunu söylerim.” (s. 13)

Yaratıcı Yazarlık derslerimize genellikle sorularla başlarız. En azından ben üniversitede verdiğim derslerde öyle yapıyorum yıllardır. Kuvvetle muhtemeldir ki Parini de öyle yapıyordur. O zaman bir soruyla konuyu açımlamak yerinde olacak: Kendisi de şair olan Parini’nin kafasında nasıl bir “şair” resmi var ki şiiri normal dünyanın dışına koyuyor? Parini romantik dünyayla modern dünyanın kesiştiği alanda kimlik ve kişilik bulan, bize de hiç yabancı gelmeyecek özellikler görüyor şairde. Platon’dan yola çıkarak günümüze dek uzanan çizgide şair, “dik başlı, otoriteye karşı çıkan, akla karşı güçlü duyguların savunucusu, şarap ve afyon sunarak gençleri yoldan çıkaran, dilleri ve ahlakları başıboş, karanlık çağların bilgesi, insanlığın onaylanmamış yasa koyucusu, tutku ve arzularından hoşnut, duygu ve düşünceyi inceltme ustası, insanlığın parçalanmış deneyimlerini bir araya getiren, şiddet yüklü gizli gerçeklikleri görünür kılan, söz söyleyenler içinde en az yalan söyleyen” kişidir. Parini yüzyıllara yayılmış bu iddiaları Platon, Aristoteles, Horatius, Longinius, Wordsworth, Coleridge, Sidney, Shelley, Dickinson, vd. gibi tanıklıklar eşliğinde sıralarken bir hoca veya üstat gibi değil, meraklı bir araştırmacı, hatta öğrenci gibi davranıyor. Şiirin ne, şairin kim olduğunu belirli bir kimliğe oturtma kolaylığına düşmeyip çeşitli dönemlerde söylenmiş sözlerden yola çıkarak ana gövdeyi oluşturan parçaları hatırlatmaktır onun işi. Fakat sonuçta kararlıdır: “Hiç kimse, Platon bile, bu vaatleri yerine getiren bir şairi ideal devletten kovamaz.” (s. 33)

Parini’nin söz ettiği vaatleri gerçekleştirmenin yolları nelerdir? Bir “şiir atölyesi” çerçevesinde bu özellikler ne kadar ve nasıl aktarılabilir, nelere bağlanarak somutlaştırılabilir? Parini şiiri şiir yapan elementler üzerinde konuşmaya başlarken edebiyatın temel malzemesi olan “dil”den yola çıkar. Dilin önemli, şiir dilinin daha da önemli olduğunu vurgular, hatta şiirdeki dilin bir çeşit vahiy olduğunu ileri sürer. Vahiy tanımlaması okuru yanıltmasın, akla gelen ilk anlamın ötesinde bir çağrışıma sahip bu kavram. Parini “daha önce olmayan bir dünyayı okurun önüne bütünüyle sunma” anlamı yükler sözcüğe; “deneyimlerimize uygun olduğundan” diyerek de yanlış anlaşılmanın önüne geçmek, şiirde yaşam deneyimlerinin önemini parlatmak ister adeta. Daha da ileri giderek, ben o kadar ileri bir nesneleştirmeye gitmezdim, “iyi şiirler kendi paylarına yok edilemez nesnelere dönüşür” deyiverir. (s. 37)  Şiirin kendine özgü bir dünya yaratabilmesi için başka argümanları da hesaba katarak sıradan dili yükseltmesi gerektiğini belirtir. Şiir, “yükseltilmiş sıradan dil” bağlamında nesir dilinden uzaklaşarak, nesnelerle sözcükler arasında büyülü ilişkiler kurarak kendini var eder. Bu elbette kolayca olacak bir iş değildir, çünkü her metafor şiiri şiir yapmaya yetmez, her benzetme okuyanı farklı bir âleme götürmez, her aykırı kullanım dile yeni bir şey getirmez. Burada “kişisel ses”i devreye sokar Parini ve Robert Frost’tan el alarak kişisel sesi şöyle tanımlar: “… birinin kapının ardında konuştuğunu duyunca konuşan kişiyi görmeden ya da ses tonunu kim olduğunu belirleyecek kadar duymadan kelimeleri bir araya getiriş şeklinden onu tanımaya benzer.” (s. 55) Bu aslında klasik bir tanımlamadır; incelik, “ses tonunu kim olduğunu belirleyecek kadar duymadan” ifadesindedir. Şiirdeki sesin karakteristik özelliğinin “anlam”la birlikte, hatta ondan daha çok, “gizli ritim”den geldiğini ileri sürmüş olur yazar bu yaklaşımla. Biraz daha ileride çok daha ilginç bir notla karşılaşırız. Parini özgün ve karakteristik sesin genel sesten uzak olması gerektiğini ileri sürerken, “bireysellikten yoksun olan geleneksel şiir ya da halk şiiri” ifadesini kullanır. İsabetli bir karşılaştırmadır bu. Nitekim Cemal Süreya da Parini’den yaklaşık yirmi yıl önce, “Folklor Şiire Düşman” yazısında, “kişilik bugün şiirde önemli yer tutuyor; folklorda, halk şiirindeyse anonim kalıplar var, bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil”[2] diyerek hemen hemen aynı ifadelerle konuşur ve şiirde özgün biçeme olan inancını, bunun da ancak modern anlayışla gerçekleştirilebileceğini vurgular. Şairler dünyanın neresinde ve hangi dönemde yaşamış olurlarsa olsunlar birbirlerini gizli anlaşmalarla tanıyan kişilerdir, diyeceğim geliyor.

Dil, kişilik, özgün ses, biçem… Bunların yolu nereden geçecek? Şiir denince akla gelen ilk elementlerden biri olan metafordan elbette. “Şiir için rahatlıkla metaforun dili denebilir” (s. 71) cümlesiyle metafora verdiği önemin altını çizen Parini, metaforun “bir şeyi bir başka şekilde görme olanağı vermesi” nedeniyle vazgeçilmez olduğunu belirtir; metafor yöntemlerini de mecaz, teşbih, alegori, metonimi, sinekdoki gibi anlam aktarmaları şeklinde listeler. Bu listede eksikler var ama Parini’nin akademik bir araştırma yapmadığını, bir tez yazmadığını, konuyu ders notları bağlamında tartıştığını unutmamak gerekiyor. Aksi takdirde sadece duyu/duygu geçişleri üzerinden en az dört beş kavram daha eklenebilir listeye. Yine, “metaforların düşüncelerimize yön verdiğini, anlam yaratmada etkin bir rol oynadığını” (s. 75) söylerken de ders içeriği bağlamında kalır. Meseleyi derinlemesine tartıştığımızda esasında bunların anlam yaratmada etkin rol oynadığını veya şaire yol gösterdiğini, şairin sözünü yönlendirdiğini değil, anlamı aktarırken bunların kendiliğinden oluştuğunu söylemek gerekir. Daha açık bir ifadeyle, Parini’nin verdiği örneğe bağlı kalalım, şair sevgilisini güle benzetirken “teşbih” yapma amacıyla davranmaz, dilinin/kaleminin ucuna gelen duyguyu aktarırken yolu teşbihe düşmüş olur sadece. Bir başka ifadeyle şiirdeki söz sanatları şiire değil, anlama ve şairin imgelemindeki görüntüye hizmet ettiği sürece değerlidir.

Parini ile anlaşamadığımız noktalardan biri de şiir-din ilişkisi. Parini, şiirin ne kadar seküler olursa olsun ayinsel olduğunu, dinin verdiği ferahlamayı sağladığını ileri sürer; “en seçkin haliyle şiir bir tür kutsal metindir” der. (s. 151) Elbette anlayabiliyorum, şiirde “aşkınlık” arayan bir düşünce yapısının sonucu bu. Belki geleneksel şiir bağlamında doğru denebilir bu düşünceye, çünkü geleneksel şiir geleneksel insan ve toplumun ürünüydü; imeceyle yaşayan, eski köye yeni âdet getirilmesine karşı olan, rahatının bozulmasını istemeyen insanın ürünü. Sadece ürünü değil, yansıması! Modern şiir ise bunun dışında, hatta neredeyse tamamen karşısındadır. Farklı dil ve kültürlerden birkaç örnek vereyim: Baudelaire, Rimbaud, e. e. cummings, Neruda, Mayakovski, Nâzım Hikmet, Ahmet Haşim, Edip Cansever… Bunların hangisinin şiiri “dinsel ayin rahatlaması” sağlar, “kutsal metin duygusu” uyandırır? Tam tersine, okuyanı çoğu zaman huzursuz eder bu şairler, geleneksel insan ve anlam arayışına karşı isyana teşvik eder, yanıtı olmayan sorular sordurur okura. Yazarın, Emily Dickinson için söylediği “vahşi enerji” ile yüklüdür bu şairler. Bu nedenle, yazarın dile getirdiği genellemeyi modern öncesi dönem için bir parça doğru kabul edebiliriz ama özellikle 19. yüzyıl sonlarından itibaren şekillenmeye yüz tutup 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kimlik kazanmış modern şiir için başka elementler, başka pencereler belirlemek gerekir.

T. S. Eliot

Parini’nin şiiri kutsal metinlerle irtibatlı düşünmesinde büyük olasılıkla geleneksel zihniyetin etkisi var. Kendisi “İngiliz dili” hocası olarak ders veriyor ve İngilizcede şiir ve eleştiri dendiğinde de akla gelen ilk isim doğaldır ki T. S. Eliot oluyor. Kitabının gelenek bölümünde ve diğer bazı kısımlarında Eliot’ın tanıklığına sık sık müracaat eden Parini hem içinden geldiği atmosferin hem de dilinin etkisiyle Anglo-Amerikan bir çerçeveye bağlı kalıyor. Belki bağlı kalıyor değil de ağırlık veriyor demek daha doğru olacak. Bilinir, modern şiire ve modernliğe en çok karşı duran şairlerin başında Eliot gelir; bizdeki gelenekselciler de Eliot’ı pek sever. Parini bir atölye hocası olarak şiirde gelenek meselesini gündeme getirmekte elbette yanlış bir şey yapmıyor. Bizde de şiir ders ve atölyelerinde gelenek problemi daima gündemdedir. Ben geleneğe kutsallık atfedilmemesi ve hatta tersten bakılması gerektiği düşüncesindeyim. Vurgulamak istediğim bu.

Bu tartışma noktalarından yola çıkarak Parini’nin kitabının şiir okuyucusuna, şaire sorular sorduran, kemikleşmiş bazı konuları tartıştıran, okuru ders dinleyip not alan bir atölye öğrencisi gibi görmeyip kışkırtan yanlarının ağır bastığını söylemeliyim. Dil, ses, metafor, biçim dışında kitapta gelenek, şiir politikaları, doğal dünya ve şiir (son zamanlarda moda olan ekoeleştiri bağlamında önemli bir bölüm) gibi sorunlar da hem iddia hem de şiir örnekleri üzerinden tartışılıyor. Kısa ve vurucu bir sonuç bölümüyle kitabı bağlayan Parini, “Şiir önemlidir… çünkü görünmeyen dünyayı görünür kılar” diyerek şiirin imge yoluyla görselleştirme becerisini vurgulamayı ihmal etmiyor.

Yanı sıra, Şiir Neden Önemlidir?’in bir şair tarafından çevrilmiş olması ayrı bir öneme sahip. Güven Turan çeviride satır ve dize arası ayrıntıları yakalayıp sunmada oldukça isabetli bir metne imza atmış. Turan’ın da Parini gibi sadece şair değil, aynı zamanda roman yazarı ve denemeci-araştırmacı olması ortak bir bakış açısından hareket etmeyi kolaylaştırmış görünüyor. Şairler, akademisyenler, atölye hocaları için yeni, dolu dolu, ufuk açıcı, tartışmaya açık sinir uçları içeren bir kaynak var önümüzde.

 

NOTLAR:

[1] Jay Parini, Şiir Neden Önemlidir?, çev. Güven Turan, YKY, İstanbul, 2022.

[2] Mehmet H. Doğan (haz.), İkinci Yeni Şiir, İkaros Yay., İstanbul 2021, s. 217.