“Sarı Yüz’de dikkate değer pek çok yan konu ve başlık var. Bunlardan birkaçı: Like çağında edebiyat, edebiyat sektörünün amansızlığı, ilgi dilenen yazarlar güruhu, intihal, hikâye avcılığı, sosyal medyanın bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı gücü, cinsiyet, ırk ve sınıf ayrımcılığı, gizli ırkçılık, vb.”
“Haklılık/görkemlilik şemasına sahip olan kişiler, diğer insanlara kıyasla kendilerinin daha üstün olduklarını düşünürler. Özel haklara ve ayrıcalıklara sahip olmaları gerektiğine inanırlar. Herkesin uyması gereken kurallar onlar için geçerli değildir. Ne isterlerse yapabileceklerine inanırlar. Hayatlarını genellikle güç ve yetki kazanmak için yaşarlar. Diğer insanların özgürlüklerine, haklarına veya ihtiyaçlarına önem vermezler.”[1]
Sarı Yüz,[2] Çin asıllı Amerikalı yazar Rebecca F. Kuang’ın[3] önceki çok-satanlarından farklı olarak bir dönem romanı değil. Dediğine göre[4] yazım süreci diğerlerinkinden farklı bir şekilde, çok daha kolay akmış. Hikâyesi, Covid-19 salgınında herkes gibi eve hapsolduğu, neredeyse tüm gün çevrimiçi olduğu korku dolu günlerden birinde zihninde aniden belirmiş. Evde spor yaparken en ince ayrıntısına kadar tasarlarken bulmuş kendini. Kitabından bahsettiğinde edebiyat ajanı ve yayıncıları yanlış bir adım atmaması için onu uyarmışlar. Sonunda, Sarı Yüz’e değil, fakat Kuang’a inandıkları için kitap yayımlanmış. Sonuç, bir çok-satan daha ve iki önemli ödül.[5]
“Sarıyüz”[6] Avrupa kökenli Amerikalıların sahnede Doğu Asyalıları temsil etmek için kullandıkları bir makyaj pratiği. Benzer şekilde sinema ekranında da Doğu Asyalıları beyazların canlandırması söz konusu. Yani niyeyse Doğu Asyalıların kendilerini oynamalarına alan açmak yerine, onları onlar adına canlandırma yoluna gitmiş beyaz üstün ırk. Günümüzde de erkek egemen, ırkçı, ayrımcı zihniyetin transları transların canlandırmasına nasıl da nazlanarak müsaade ettiğini izliyoruz. Bu ikircikli, ikiyüzlü, ırkçı durumdan esinlenerek R.F. Kuang’ın beyaz bir Amerikalıyı konuşturmayı seçmesi, “ayrıcalıklı” tarafta olanların “ötekilerle” empati yapabilmesi, bağlantı kurabilmesi için önemli bir alan açmış. Dipnotlarda belirttiğim söyleyişi yapan Nakiah Lui’nin şu sözlerine katılıyorum: “Sarı Yüz’ü sevdim, çünkü beyazlığın bu haline daha önce hiç böyle tanıklık etmemiştim.” Sadece bu pencereden bakmayı istemek bile bu kitabı okumak için geçerli bir sebep. Ayrıca sosyal medyanın hayatımızda kapladığı yerin büyüklüğünün ve üzerimizdeki etkisinin, çoğu alanda olduğu gibi edebiyat dünyasında da varolmanın sadece üretmekten, edebiyat işçiliğinden ibaret olmadığının ustalıklı bir anlatımı.
[...] profesyonel yayıncılığa adımınızı attınız mı birden mesleki kıskançlıklara, gizli kapaklı pazarlama bütçelerine ve muadillerinizinkine kıyasla az gelen avanslara dönüyor mevzu. Editörler gelip kelimelerinize, imgeleminize karışıyor. Tanıtım ve pazarlama ekibi sizin ilmek ilmek ördüğünüz, ince ince düşündüğünüz yüzlerce sayfayı şirin, tek bir tweet’e sığacak bir meseleye indirgemenizi istiyor. Okurlar yalnızca yazdığınız hikâyeye değil, siyasi görüşünüze, felsefenize, etik konulardaki duruşunuza da kendi beklentilerini dayatıyor. Yazdıklarınız değil, siz ürün haline geliyorsunuz – tipiniz, zekânızın kıvraklığı, hazırcevaplığınız, gerçek dünyada kimsenin iplemediği internet kapışmalarında tuttuğunuz saflar oluyor ürün. (s. 245)
Kitaptaki sarıyüzümüz Juniper Song Hayward (June). Sarı Yüz’ün başkahramanı ve anlatıcısı. Beyaz, ayrıcalıksız bir Amerikalı ailenin küçük kızı. Kitabın diğer ana karakteri, eski okul arkadaşı Athena Liu. Çin asıllı Amerikalı, June’a oranla Çin asıllı olmasına rağmen toplumda ayrıcalıklı bir konumda, başarılı ve ünlü bir yazar. Tesadüfen birlikte takıldıkları gecelerden birinde Athena kaza eseri ölür. June’un bunda parmağı yoktur ama bu dehşet anlarına bire bir tanık olmuştur. O hengâmede Athena’nın henüz son haline getiremediği son romanını çalar ve başlasın kötülük! June ünü ve başarıyı hızla yakalar. June’un bu hızlı yükselişini kitabın genel üslubuna oranla biraz fazla karikatürize ve aceleci bulduğumu itiraf etmeliyim. Her ne kadar June’un piyasaya beyaz bir Amerikalı olarak Çin tarihiyle ilgili bir savaş romanı yazmak suretiyle girmiş olması dikkate değer olsa da, sıradan bir yazarın, hele de edebiyat dünyasıyla kıyak bağları yokken, sadece bir beyaz olması mı bir kitapla bir anda parlamasına yeterli?Buna ikna olmadım. Ha, tabii Kuang kurguyu istediği gibi tasarlamış, fakat sanki lafı bir an önce anlatmak istediği yere getirmiş. Bu da hikâyenin kendi içinde inandırıcılığını biraz sarsmış. Bu arada dışarıdan tekrar bir baktığınız zaman Kuang’ın zor, cesaret isteyen bir işe soyunduğunu takdir etmek lazım: Kuang, Çin asıllı bir Amerikalı olarak, beyaz bir Amerikalının Çin asıllı bir Amerikalıya karşı duyduğu –Kuang’ın tabiriyle yalandan cahile yatarak– ırkçılığa bulanmış haset dolu kıskançlığını resmetmiş.
Athena’nın dosyasını almak tazminatımı almak gibiydi, onun benden aldıklarının karşılığı gibi. (s. 43)
June çocukluğundan beri yazmayı sever. En büyük hayali yazar olmak – ama mümkünse ünlü bir yazar. Mümkünse diyorum, çünkü iyi bir yazar olmanın altın kurallarından olan çok okumak, sürekli yazmak, araştırmacı bir ruha sahip olmak nedense June için geçerli değildir. Hayal kırıklıklarını bahane eden bir tembeldir o. Israrla başarısının, hatta edebiyat kariyerinin kendisinden çalındığı sanrısına sarılır ve kendisine iade edilmesi gerektiğini düşünür. Kariyeri hiç istediği bir yerde değildir. İstemediği bir işte çalışmak zorundadır. Başarısız bir yazar olmasının faturasını hep ikinci kişilere keser. Mesela geçmişte yaşadığı büyük bir hayal kırıklığı –ki müsebbibi Athena’dır– bugün istediği yazarlık mertebesine erişemeyişinin en büyük sebeplerinden biridir onun için. Sonunda ünü ve başarıyı intihalle kazanır. Athena ise June’un aksine, araştıran, gözlem yapan, kayıt tutan, sürekli yazan bir karakterdir. Yazarak hayatta kalabilmek bir yana dursun, zenginleşmiş bir yazardır hem de. Kendisi Çin asıllı olmasına rağmen kültürüyle sadece edebi anlamda ilişkilenmeyi tercih ederken, Amerika’daki diaspora Çinlileriyle yakın ilişkiler kurmaya pek de can atmaz. Fakat gerçekten kötü bir huyu vardır. Başkalarının hayatlarını, travmalarını, anılarını izinsiz, habersiz kullanır. Bir nevi hırsızlık yapıyordur yani.
[...] Sen olmak nasıl bir şey acaba? İmkânsız ölçüde mükemmel olmak, dünyadaki her güzel şeye sahip olmak nasıl bir his? Belki kokteyller yüzünden, belki de yazarlara özgü aşırı faal hayal gücümden, midemde ateş gibi bir burulma hissediyorum, parmaklarımı Athena’nın dut kırmızısına boyanmış dudakları arasından ağzına sokup yüzünü cart diye yırtasım geliyor, derisini portakal soyar gibi vücudundan tertemiz soyup kendi üstüme geçirmek gibi acayip bir isteğe kapılıyorum. (s. 15)
Bu iki karakterin en ortak karakteristik özelliği narsistik kişilik özelliklerinin çok belirgin olması. Biri başkalarının hayat hikâyelerini, travmalarını kendi edebiyatına meze yapmakta hiçbir beis görmez, sınırı yoktur; diğeriyse aslında tembel, hırsız, fakat geçmişte uğradığı haksızlığa binaen kurbanı oynamakta ısrar ederek başkasının emeğinin üstüne çökmeyi kendine hak görür. Peki, June’un bu hırsızlığı yaparkenki itkileri neler? Yakıcı bir başarı arzusu, onulmaz bir kıskançlık. Kitabını çalarak Athena’nın hayatını yaşayabileceğine inanmaktadır. İlk hırsızlığı Son Cephe’den sonra yakaladığı ivmeyi sürdürebilmesi için üretmesi gerekirken tıkanma yaşar. Bu arada ilk bakışta refahı yakalamış görünür, fakat hem yakasını bırakmayan suçluluk duygusu hem de aslen başkasının emeğinin kaymağını yiyor olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan Athena’nın hayaleti tarafından kovalandığı paranoyası günden güne onu yiyip bitirmektedir. Tıkanma noktasından ise, yine Athena’dan bu sefer sadece bir “paragraf” çalmak suretiyle, Anne Cadı adında başka bir kitap yazarak çıkar. Fakat June’un aslen bir intihalci olduğu gerçeği gün geçtikçe ayyuka çıkmaya başlar. Yayıncıları da ona ihtiyatlı yaklaşmaya başlamıştır. Sonunda bir şekilde dananın kuyruğu kopar.
Bu yazıda ele almak istediğim konu, June’un ana motivasyonu olan “kendinde hak görme”. Günümüzde, dünya liderlerinin ve ülke yöneticilerinin özellikle de cezasızlık politikasıyla zemin hazırladığı varoluş biçimlerinin motivasyonuna daha yakından bakabilmek için iyi bir fırsat gibi geldi. Zira Sarı Yüz’de kafa uzatılacak daha bir sürü başka konu ve başlık var. Bunlardan birkaçı: Like çağında edebiyat, edebiyat sektörünün amansızlığı, ilgi dilenen yazarlar güruhu, intihal, hikâye avcılığı, sosyal medyanın bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı gücü, cinsiyet, ırk ve sınıf ayrımcılığı, gizli ırkçılık, vb.
June’un öncelikle en iyi kandırdığı kişi kendisi. Athena’nın söz hakkının olmadığı bir düzlemde –çünkü ölü– sürekli onu kötüleyip kendini aklıyor; başarısının altında yatanın onun ayrıcalıklı olması ve biraz daha fazla becerikli olması olduğuna kendini ikna etmiş. Ayrıca bu tespitlerinde gerçeklik payı da olabilir. Fakat Athena’nın konuşma ve kendini savunma şansı yok. Athena’nın varoluş biçimine duyduğu öfke, hınç ona yapma, gerçekleştirme hakkı ve cesaretini veriyor. Sürekli kendi kendini manipüle ederek ve demagojiyle dikkatini yapmakta olduğu şeye odaklamaya çalışıyor, aksi takdirde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacak. June’un başarısızlığının sebebi sadece dışarıda değil; günün sonunda Athena iyi ve başarılı bir yazar. June’un asıl kurbanı olduğu şeyler ise tembelliği ve hırsları.
June’u bu denli hırslı yapan geçmişte uğradığı haksızlıklar mı gerçekten? Tamam, narsistleri narsist yapan bu düzen de, insanlar da utansın ama bir noktada sağlıklı ve işlevsel suçluluk duygusunu devreye sokmak kişinin inisiyatifinde değil mi?! Kuang’ın söyleşisinde, “Kadınların birbirini kıskanma potansiyellerinin altında yatan sebepleri de sorgulamak lazım” derken ona hak veriyorum, fakat June’la empati kurmakta zorlanıyorum. Onun sınır tanımayan kıskançlığı, gerçekleri sürekli manipüle ederek kendi çıkarına yorması, kendine bile aptalı, cahili oynaması, için için ırkçılığı, kurnazlığı yenir yutulur cinsten değil.
İşte tam da burada birkaç paragraf önce bahsettiğim June’umsu varoluşları anmak için buraya birkaç tanım iliştireceğim: Hep banacılık, kolaycılık, okumuş cahillik, uyuşukluk, çıkarcılık, bencillik, tembellik, etiksizlik, ahlaksızlık, yağmacılık, pusulasızlık, özdeğersizlik, tekbencilik,şımarıklık ve daha bir sürü olumsuz özellik. İşte bu özelliklerini yaşam biçimleri suretiyle hayata geçiriyorkenki itkileri June’la benzeş: Bunları yapmakta ister bir travmadan ister içine büyüdükleri aile ortamından beslenerek kendilerinde hak görüyorlar. Her ne kadar June’lar bu kurulu düzenin bir ürünü de olsa, kişilerin cezai ehliyetleri varsa ve yaptıkları doğrudan başka canlıları etkiliyorsa, onlar için bir sonucu olması gerektiğine inananlardanım. Yani empati bir yere kadar. Empati kurmak mesela suçluları anlamak için de kullanılan bir yöntem olabilir. Suçu nasıl işlediğini, o noktaya onu nelerin getirdiğini, işte içinde büyüdüğü aileyi, kültürü vesaireyi anlamak, suçu önlemek için, toplumun ve üyelerinin refahı için merak edilmesi ve araştırılması gereken bir alan. Evet, June’la empati kurmak zordu, fakat bir beyaz Türkiyeli olarak biraz tiksintiyle, biraz kızarak ama June’ların maalesef bazen içimde, çoğunlukla da çok yakınımda olduğunu hatırlayarak kurmak zorunda olduğuma inanıyorum. Bu minvalde bizi karşı yakadan bakmaya davet ettiği için Kuang’a müteşekkirim.
Gelin görün ki, June’ların çoğalmasını isteyen büyükler var. Vicdan muhasebesinden yoksun, konforu yerindeyse işine bakan bir güruh yaratmak istiyorlar. Bu büyüklerin toplum mimarlığının bir sonucu olarak bugün İsrail devletinin Filistin halkını soykırıma uğratırkenki arsızlığını, pervasızlığını elimiz kolumuz bağlı bir şekilde, dehşet içinde izliyoruz. Öte yandan Türkiye’de hukuksuzluğun tavan yapmış olmasında etkin ve pasif roldeki tüm liderler ve bürokratlar ve onların bu omurgasız tutumlarını kendilerinde hak görme motivasyonu da June’larınkiyle cuk oturuyor. Uzun lafın kısası, en azından June haklılığına argümanlar uydurmaya, kendini ikna etmeye çalışıyor. Vicdanı az da olsa kımıldıyor, ölmemiş yani. Ona daha yakından bakmak isterim. Fakat şu an halkların, güçsüz bırakılanların tepesine çöken, erki eline geçirmiş sistemli kötülükle, daha doğrusu onların üyeleriyle empati kurulmaz. Şu an onlara karşı öfkeliyim ve bu da sağlıklı ve haklı bir öfke.
NOTLAR
[1] gelecekbilimde.net, Mayıs 2023
[2] Rebecca F. Kuang, Sarı Yüz, çev. Elif Ersavcı, İthaki Yayınları, İstanbul, 2025.
[3] Rebecca F. Kuang - Wikipedia
[4] Yellowface with Rebecca F. Kuang | All About Women 2024
[5] Goodreads’den “Yılın En İyi Romanı” Ödülü ve İngiliz Kitap Ödülü’nden “Yılın Kurgu Kitabı” ödülü.