"Feminist kimliğiyle ön plana çıkan Duygu Asena, erkek olan ana karakterinin trajedisini üstüne bastıra bastıra bize anlatırken kahramanına hak verir. Çarpıcı bir aşk hikâyesini de içinde barındıran roman, bilhassa LGBT bireyler için oldukça tanıdık gelen bir hikâye. Çünkü onlar zaten bu hikâyeyi veya benzer varyantlarını yaşıyorlar."
2004 yılında basılan bir romandan bahsedeceğim size. Feminist söylemin güçlü kalemlerinden Duygu Asena’nın Paramparça adlı romanı günümüzden 18 sene önce yazılmış bir LGBT hikâyesi.
Ortalama 160 sayfadan ibaret olan bu kısa roman, kendini bulamamış bir adamın hikâyesine odaklanır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında değişen toplumsal cinsiyet algısı ve modernite krizi şimdilerde kendini yaralı bir “kimlik inşa etme” sürecine bırakmaktadır.
Varoluş krizi yaşayan Türkiye insanı sadece modernist bir buhran yaşamaz. Aynı zamanda değişen değerler toplumun bunca senedir korumaya çalıştığı “binary kalıplar”ı da yok eder. Roman erkek anlatıcı ve ona sorular soran biri (yazar) arasında geçer. Her bir soru karakterin yaşantısında farklı bir dönüm noktasına işaret eder. Böylece ana karakterimizin cinsel kimlik ve yönelim yolculuğuna nasıl çıktığını görürüz.
Elbette karakter bu ataerkil sistemde yerini bulamaz. Bunun sonucunda da kendini bir türlü kabullenemez. Bu inkâr süreci erkeklere olan ilgisinin artmasıyla yerle bir olur. Kendi doğasına ihanet edemeyeceğini anladığında karısına ihanet etmeye başlar.
Çarpıcı bir aşk hikâyesini de içinde barındıran roman, bilhassa LGBT bireyler için oldukça tanıdık gelen bir hikâye. Çünkü onlar zaten bu hikâyeyi veya benzer varyantlarını yaşıyorlar.

Duygu Asena
Feminist kimliğiyle ön plana çıkan Duygu Asena, erkek olan ana karakterinin trajedisini üstüne bastıra bastıra bize anlatırken kahramanına “hak verir”. Yani yazar, karısını başka erkeklerle aldatan ana kahramanını bize sevdirir. Feminist söylem, aldatılan kadınların onurundan bahseder. Ancak bu karakter karısına hiç kötü davranmaz. Hatta onu da çok sevdiğini ve ona saygı gösterdiğini öne sürer. Bu durum her ne kadar çeşitli şaibeleri ve imkânsızlıkları doğursa da, erkek karakterin kendi cinsel yönelimini bulmasını ve kendi cinsiyet kimliğini tamamlama sürecini büyük bir merakla takip ederiz. Yani o karısına ihanet eden bir adam değil bizim nazarımızda. Ataerkinin kurbanlarından sadece biri. Asena bu bakış açısıyla bizlere patriarkanın öbür yüzünü gösterir. Ataerki sadece kadınlar için değil, erkekler için de bir kâbus, bir cehennem!
Ataerkil toplum, kendinden olmayanı ânında ötekileştirmeye başlar. Roman boyunca sadece ana karakterin başına gelenlere değil, onun ağzından birçok LGBT bireyin yaşadıklarına ve hissettiklerine de şahit oluruz. Gey olduğu halde bunu kimseye açıklayamayan, evlendiği karısıyla ilişki yaşayamayan ve toplum nazarında çocuk sahibi olamadığı için kriz yaşayan bir adamın sancılı hikâyesi elbette yüreklerimize dokunur.
Peki neden ataerki LGBT’yi ötekileştiriyor? Çünkü ataerki için tek bir cinsiyet var: O da erkekler! Erkek bu sistemde başı çeker. Onun altında ise kadınlar yer alır. Onlar da bazen zevk vermek, bazen de çocuk doğurmak için bu sistemdeler. Erkek bir bireyin gey, trans, vb. kimlik sürecine girmesi damgalanmayla sonuçlanır. Bu psikolojik şiddet ataerkinin en büyük travması. Çünkü kadın bu sistemde “öteki”dir. “Erkek gibi” olamayan ise ânında ötekileştirilir. Çünkü erkek olamayanın tepede olmasına gerek olmaz. O, “kadınsı”laşmıştır. Ve ataerkinin baş düşmanıdır. Birçok LGBT bireyin fiziksel veya psikolojik şiddete, tecavüze, ötekileştirmeye, iftiraya, cinayete, saldırıya uğramasının altında yatan neden budur. Üstelik sadece erkekler değil, kadınlar da bu saldırı çeşitlerinden bir veya birçoğunu uygulayabilirler. Böylece toplum kendi kendini ıslah eder. Bu mekanizma “gelenek ve kültür” adı altında insanların ruhunda yara açmaya devam etmektedir. Ömrünün sonuna gelmiş ama kendi cinsel kimliğini inşa edememiş insanların yaşadığı trajedi roman boyunca bize aktarılır.
Geriye sadece paramparça olmuş hayatlar kalır.
•