"Öteki Kışın Kitabı, birbirleri ile uyum içinde, yan yana, peş peşe, diz dize durmaya alışmış, iyi-kötü idrak edilebilen, çözümlenmeye 'dün'den hazır klasik veya 'yort'lu anlatılardan bildiğimiz mana âlemini, o 'huzurlu', (neredeyse) ilahi evreni yabancı, iğreti müdahaleler ile, araya girişler ile, onlardan uzaklaşarak sekteye uğratır. Unutmayalım, her kitap tabiatıyla büyük veya küçük bir iddiadır. Abdo’nun kitabı 'yarın'ı, on yıllar sonrasını hesaba katan bir iddiadır."
Öteki Kışın Kitabı, Bora Abdo’nun ilk kitabı. Bundan tam on yıl önce sonbaharda, Alakarga Yayınları tarafından yayımlandı. Bir yıl sonra “Çok katmanlı anlatım ve sıradışı bir öykü evreni” gerekçesiyle Yunus Nadi Ödülü’ne değer görüldü.
On yıl sonra, geleceğe ilişkin bütün umutların suya düştüğü, saf hayallerden başka bir şey olamamış siyasi ve edebi kuramların sapır sapır döküldüğü şimdi’den baktığımızda bu kitap, yukarıdakilerle birlikte, Türkçe öyküde hiç kuşkusuz edindiği veya daha da edineceği ayrıksı, “öteki” yere gerekçeler bulmaya zorluyor bizi.
Abdo’nun (bu kitaptaki) öykü dünyasının kapsadığı dehşeti tanımlamak için başvurulması gereken fiil hiç kuşkusuz “koparmak”tır. Kitap bize öncelikle yazının (acıdan sıkıntıya, endişeden yıkıma ve daha bilinebilen ne kadar olumsuz hal varsa ona) neler pahasına zamandan, mekândan, kişilerden (“ağız”larından kerpetenle alır gibi) koparıldığını hatırlatır. (İkinci) kopuş, türler arasındaki bariz ilişkide kendini gösterir: “Öykü” etiketi ile sunulsa da alt alta, farklı satırlarda “dize”bilme imkânı sunan fiilleşmiş sözcükler, kitabı “şiir”in alanına oturtur. Ayrıca öyküden öyküye dolaşan sözcükler, nesneler, tipler, vs. kitabı bir roman bütünlüğüne de rahatlıkla ulaştırır. (Üçüncü) kopuş, yazara dairdir: Abdo bu kitabıyla temkinli, hesaplı, dikkatli, özenli, konforlu bir ortamda, masasının başında sandalyesine dik oturan “kitap yazarı bir yazar”dan çok, rahatsız mekânlarda (belki de ada vapurlarında) iki büklüm, rahatsız ve sadece kışları, muhtemelen dumanlı, karmakarışık kafasındaki dumanı dağıtsın (veya daha da koyulaştırsın) diye dondurucu soğuklara teslim eden; hasılı yazmaktan çok kendini kitaba yazdıran; hızlı, seri, eşsiz ve hatırlamanın tek yoluymuş gibi deli gibi tekrarlanmaktan korkmayan çağrışımlarıyla kendini kitabın insafına bırakan bir yazardır (tek istisna “kardan kadın”dır; bu öyküde ipler yazarın elindedir; öykü kitap içinde ne yapacağını bilemez gibidir, yerini/varlığını yadırgar).

Bora Abdo
Abdo’nun edebiyat tasarılarını da kopuş hanesine rahatlıkla yazabiliriz. Kitaplarının girişinden öğrendiğimiz kadarıyla; Öteki Kışın Kitabı “Karakış Üçlemesi”nin ilk kitabıdır, onu Gerçek Adı Süreyya adlı bir roman takip edecektir. Seni Seviyorum. Çok, ile başlayan ve sanırım, başka bir öykü kitabıyla sonuçlanacak “Pergel İkilemesi” ve ayrıca Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü öykü kitabıyla açılan “Beni Unutma Dörtlemesi”.
Kopuşları çoğaltmak mümkündür. Abdo’nun, itidalli havalardan/ortamlardan kopmasını, kediler ile açılıp kediler ile nihayete eren “fırtınalar”a borçlu olduğu söylenebilir mesela: “05 Ocak-kokona kediler fırtınası”, “18 Ekim-seni çok özlüyorum fırtınası”, “21 Kasım-hafta sonları geçmek bilmiyor fırtınası”, “20/21 Şubat-giderim öleceğimi anladığımda fırtınası” (…) ve en sonunda “01/02/12/14 Ocak-kara kediler uğursuz değildir fırtınası”. Kopuş, geçmiş(imiz)le , tarih(imiz)le başa çıkma stratejilerinden biridir (Bir Ece Ayhan’ı ve “bakışsız bir kedi (kadar - N.Z.) kara” şiirini gözünüzün önüne getiriniz. Ece Ayhan tarihin ve edebiyatın rağbet görmeyen duraklarında, kimsesizliğinde “yort savul” diye diye “son”una kadar ısrar ve inatla gezinir. Öteki Kışın Kitabı da benzer bir “ısrar ve inat”ın ödünsüz mirasçısı gibi davranır.
Cemil Kavukçu’nun Patika’sı (1987), Murathan Mungan’ın Kırk Oda’sı (1987), Hür Yumer’in Ahdım Var’ı (1995), Semra Topal’ın Mukaddes Cildin Parçalanması (2007), Necmi Zekâ’nın zarlar sen ben’i (2016) gibi (Mladen Dolar’ın söylediklerini estetiğe taşırsak, daima ağır ve toplumsal yan-anlamları olan bir hamleyle şive olmadığı ilan edilmiş bir şiveden başka bir şey olmayan hâkim norm’un, “hâkim eleştiri”nin sittin sene rağbet etmediği) Boğaza saplanan “gıcık”lar, “kopuş”/“kopma”/”koparma” teşebbüsleri ile doludur Türkçe edebiyat.)
Öteki Kışın Kitabı, birbirleri ile uyum içinde, yan yana, peş peşe, diz dize durmaya alışmış, iyi-kötü idrak edilebilen, çözümlenmeye “dün”den hazır klasik veya “yort”lu anlatılardan bildiğimiz mana âlemini, o “huzurlu”, (neredeyse) ilahi evreni yabancı, iğreti müdahaleler ile, araya girişler ile, onlardan uzaklaşarak sekteye uğratır. Unutmayalım, her kitap tabiatıyla büyük veya küçük bir iddiadır. Abdo’nun kitabı “yarın”ı, on yıllar sonrasını hesaba katan bir iddiadır. Sanki yazarın/şairin arzusu değil de içine fena halde gömüldüğü ahval ve şeraitin, ölmeye yatmış nesnenin son arzusudur o. Yazarın yakasına kemikli elleri ile yapışır ve “Bana ‘söz’ ver, diye fısıldarlar, “bedeli ne kadar ağır olursa olsun ‘dün’ün yazısını hunharca baltala”.
Aynada olağan yüzü, çenesinde uzun siyah kıllar ile Sabun, ucu kıllı tıraş bıçakları, lavabonun kiri, aynanın önüne dizilmiş göz damlaları arasına Kim bilir unuttuğu hangi kitabın sonuna yaklaşıyor cümlesini yerleştiriverir. Uykuna, yediğine içtiğine dikkat edersin artık’ın arkasına aklına gelen tüm sözcükleri söylersin bize. Taraz dersin, tirşe dersin’i ekleyiverir. Vurgulayarak söylersek, Muhasebe müdürüne, “İki kere ikiyeçarpamazsın sen,” dememiş miydi? Çaçaron, şirret. Bu kadehte bitti. “İkiyi” değil “ikiye”; “kadeh de” değil, “kadehte”.
(…) Kırık fincanlar. Kulpsuz. Buzluklar. Sürahiler. Kutusunda. Rakı kadehleri. Su bardakları. Nikâh şekerleri. Sepetinde. Tülle örtülü. Kırmızı nakışlı çay bardakları. İri tespihler. Ansiklopediler. İlaç kutuları. Okuma gözlükleri. Oksijen konsantratörü. Yedek sondalar. Vazolar. Yapma çiçekler. Eksik. Bir kişi. İçemediği yarım bardak nar suyu. Masada. Tabii. Biçilmiş ot kokusu. (…) Burası bir mezarlıktı. Salonda. (…) Sayısız nesne, üzerlerinde toz gibi birikmiş sessizlik “(çağrıldıkça, denendikçe) tarife gelmez” bir hüznün, yazarla birlikte okurun da gözlerini karartan, pes dedirten bir çöküşün tanıklarına dönüşür. Kendisine bu denli yüklenildiğini pek hatırlamayan, nesneleri ve nesneler arasında aniden beliren halleri ayıklamaya durmaksızın çağrılan “okur” elbette “bi güzel” yorulur.
“Başka” şekilde söylersek; yüzyıllardır olağanlık parantezine alınmış (bkz. “o kış yüzüme çöreklenmeden önceydi çok önceydi peki gidiyorum o zaman tabi ben” adlı, paranteze alınmış öykü), adeta kanıksanmış, ama yol açtığı karanlıklara, umutsuzluğa, çıkışsızlığa bakılırsa hiç de olağan olmayan vaziyetleri dile dökmekte yazarın gösterdiği olağanüstü çabanın olağan bir okurda hiç kuşkusuz bir karşılığı yoktur. Buz kesmiş, ölüm katılığında bir yazının, çözülmek, ateş yakmak, kıvılcım çıkarmak için taşlaşmış fiilleri defalarca birbirine sürtmesine katlanmak zordur: Kursağı donardı. Donardım ben. (…) Rüzgârda perdelerin sallanış donardı. (…) Konuşurken gülen göz bebekleri donardı. İsmim donardı. Söyleyemediği. Zayıflıktan incelmiş ensesi. Bilekleri. (…) Baktığı tavan donardı. Verdiği son nefes donardı.
Bu kitapta zamandır yazar tarafından sorguya çekilen. Acımasızlığının, günbegün kütlesel olarak artan şiddetin –bizim gibi sınıf’ta kırmızı kurdelalarla kalmış bazıları kapitalist şiddet der ona– hesabını versin… Neden yazarı ölmekten, yaralanmaktan, anlamsızlıktan, kendini tekrarlamaktan yorgun düşmüş, uzamaya/bir cümle kurmaya mecali kalmamış, ufalanmış sözcükler eşliğinde devasa bir hayatın karanlık, dehşet sahnelerini canlandırmaya, okura olduğu kadar kendisine de acımadan sergilemeye çalışıyor, üstelik “delirmiş” bir dilin inadıyla, teşebbüsünün beyhude olduğunu bile bile ve ve…
Nasıl/nerede/ne yaptın sorusunun karşılıklarından farksızdır cümleler: Eve girdim. Rutubet. Eşyaların kokusu boyası dökük duvarlarda. Daldım, odaların ölü çekirdeğine. Sadece evlerde değil, dışarıda, sokakta, parklarda da bir çöp dağı gibi birikmiş vaziyetlere “ben” olarak dahil olmaktır yazarın bilebildiği tek vazifesi. İpe sapa gelmez, hizalanamaz, tasnif edilemez, tuhaf art ardalıklardan başka bir şey ol(a)mayan, geçmeyen, oldukları yere çakılmışçasına duran hayatların dile gelme vasıtalarının sefaletini sıkça sergilemektir: Oturdum. Kar içime sızdı. Kar. Kirli. Kıraç. Fırtınayı duydum. Ağaçlar mosmor. Karlı saçak altları. Buzlar sarkıyor. Bankın üzerindeki yazıları okudum. Anlamsızdılar. Çakılarının uçları kördü, belli, sağır yazmışlar. Yazılan, isminin bu bankta olduğunu göremeyecek bir daha. Burada değil. Gelse o değil. Öbürü. Buzkandili. Giderse bilmeyecek, yazan.
Nesneler, sözcükler, çoğu adsız kişiler ve mutlak, kaçınılmaz bir ölüm öyküler arasında kol gezer. Sanki güçlerini birer adları olmasından alan, yani “adları sayesinde çağrılabilen” ve hırlama, ısırma kabiliyetine kavuşmuş varlıklardan biri ile girişilen bir hesaplaşmanın öyküsü “köpek” okuru ayazda bırakır: Rüyamda bütün gece senin ve senin gibilerle boğuştum. Hep ısırdınız beni. Parmaklarımın ucundan. Haykırma sırası dehşetin türlüsünü kaydetmiş adsız anlatıcının imgelerindedir: … götürdüm. Dımdızlak konağın bağırışına.”;“Kont” dedim, ‘birazdan soğuyacak her şey.”
Olan biteni edebiyat tarihine bağlama, yaslama cüretini veya budalalığını gösterirsek, Yusuf Atılgan’ın edebi bir müşteri olarak taşranın hanesine tespit ettiği yalnızlığı Bora Abdo bu kitabında koyultarak şehrin ebedi kışlarına, izbelerine taşır, deriz, diyebiliriz. Ölü(m)lerle dolu Öteki Kışın Kitabı’na umursamazlığının karşılığını umursanmamak olarak alan zamanın damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. “Şimdi” ile “geçmiş”in anlatının sınırlarını zorlayacak kertede iç içe geçtiğinden bahsedebiliriz. Sayıklamanın (“Baba,” dedim, “nereye gidiyorsun?” / Oysa yalan söylemiştim. Tutmuştum dileğimi. Kar dindi hissettirmeden. Fısıltısı dindi. Denizin. Kışın. / “Baba,” dedim, “niye gidiyorsun?”) tahammülü namümkün hakikatten kaçan, kopan görüntülerin huyu olduğunu, bu kitabın anlatılacak değil, olsa olsa sayıklanacak bir dünyayı sergilediğini iddia edebiliriz.
Sonuç olarak yazarları, kitaplarını (“resmî dairelerde yazı işlerinin yürütüldüğü yer” anlamında) bir kalemde silmenin imkânı yoktur. Bugün aramızda olan ve olmayan, adlarını saymakla, günahlarını veyahut sevaplarını anlatmakla bitiremeyeceğimiz pek çok yazarın kitapları gibi, Bora Abdo’nun kitaplarını da okura teslim etmenin vaktidir. Ne yayınevleri ne dağıtım kanalları, eğer varsa bir silici, onun adı okurdur.
•