Lanetli İskoç oyunu, bugünü oynuyor

Macbeth

Yöneten:

KEMAL AYDOĞAN

Moda Sahnesi

Willam Shakespeare
çev. Emine Ayhan

6 Ağustos 2026

UMUT TELLİOĞLU

Sahnede Macbeth’in ismini alenen telaffuz etmenin karaktere uğursuzluk, hatta ölüm getireceğine inanılır. 17. yüzyılın başlarında, oyun ilk kez sahnelenmeye başladığında oyuncu kadrosunda yaşanan trajik ölümler ve metindeki cadıların üflediği o kara büyü atmosferi, William Shakespeare’in bu en karanlık trajedisini tiyatro camiasında geleneksel bir reflekse, kolektif bir batıl inanca dönüştürmüştür. Öyle ki, oyundan bahsederken Macbeth demek yerine, “İskoç Oyunu” kod adı kullanılır. Tüm bu metafizik çekinceye rağmen, Macbeth, dünya sahnelerinde dört yüz yılı aşkın süredir inatla ve cesaretle seyirci karşısına çıkmaya devam ediyor. Moda Sahnesi de bu laneti göze almış olacak ki, seyircisini karanlık bir İskoç gecesinin tam ortasına davet etme cesaretini gösteriyor.

İngiltere’nin devlet tiyatrosu sayılabilecek Royal National Theatre, son yıllarda Shakespeare oyunlarını çağdaşlaştırarak 21. yüzyılın estetik ve politik düzlemine taşımak üzerine bir dil kuruyor. Klasik anlatıları tarihsel dekorlarından arındırıp bugünün kriz merkezlerine fırlatan bu reji vizyonu, seyircinin mesafeli durduğu o arkaik dili doğrudan şimdiki zamanın travmalarıyla eşleştiriyor. Bu doğrultuda Othello günümüzün askerî karargâhlarında, modern silahların ve kamuflajların gölgesinde deliliğe sürükleniyor; Romeo ile Juliet aristokratik bir şatoda değil, modern bir davet salonunda karşılaşıyor ve düellolarını meydanlarda kılıçlarla değil, dar ve tekinsiz sokaklarda cep bıçaklarıyla yapıyor; V. Henry ise ulusunun önünde parıldayan bir zırhla değil, çelik yeleğin arkasında düşman hatlarında savaşıyor. Dünya tiyatrosunda giderek filizlenen bu çağdaşlaştırma eğilimi, bir yandan Shakespeare metinlerinin zamansızlığını ve her dönemin ideolojik aygıtlarıyla nasıl pürüzsüzce eklemlenebildiğini kanıtlarken, diğer yandan da Shakespeare’in insanı ne kadar iyi kaleme aldığını gösteriyor.

William
Shakespeare

Daha önce Othello prodüksiyonuyla bu estetiğe adım atan Moda Sahnesi, bu kez Macbeth’in sırtına bir taktik yelek geçirip, Banquo’nun başına bir balistik başlık takarak kendi çıtasını bir adım ileriye taşıyor ve seyirciye Macbeth’in dünkü değil, tam olarak bugünkü halini izletiyor.

Seyirciyi “vadi düzeninde” konumlandıran reji, oyun alanının tam merkezine keskin uçlu, metal ve devasa bir masa yerleştiriyor. Oyun bu soğuk metalin üzerinde, altında, arkasında ve çevresinde kıpırdanıp deviniyor. Masayı yalnızca işlevsel bir dekor öğesi olarak değil, görsel dramaturjiyi fevkalade besleyen bir statü ve iktidar göstergesi olarak kullanmaları reji adına çok şık bir uygulama. Oyunun ilk anlarında yaratılan o puslu, tekinsiz atmosfer seyirciyi muazzam bir başarıyla yakalıyor ve akıllıca tasarlanmış teknik hamlelerle birleşince, sanki bir sinemanın içine çekiliyormuşuz hissi yaratıyor.

Oyunun henüz açılış sahnesinde cadıların geleneksel Türk ezgileri barındıran bir şarkıyla seyirciyi karşılaması ve bir prolog gibi kehanetlerini fısıldaması, klasik bir Macbeth izlemeyeceğimizin ilk sinyali oluyor. Orijinalinde erkek egemen olan bu trajedide, Macbeth ve Lady Macbeth dışındaki tüm karakterlerin cadılar tarafından, farklı kostüm ve maskelerle canlandırılması ise son derece parlak bir dramaturjik tercih. Bu hamle, Macbeth çiftinin etrafında dönen olayların ve kişilerin materyalist gerçekliğini yıkarak odağı doğrudan çiftin iç dünyasına çekiyor ve oyunu şanına yakışır şekilde derin, psikolojik bir boyuta çekiyor.

Kemal Aydoğan

Ancak Macbeth gibi katmanlı bir metni tek perdeye sığdırmaya çalışırken, metinsel bir budama (şitrih) operasyonuna girişmek kaçınılmazdır. Cadıların eklenen şarkıları ve oluşturulan koro düzeni oyunun mistik havasına harika bir katkı sağlamış. Ne var ki, metin kırpılırken kullanılan o altın makas, dramatik dokunun bazı noktalarında olması gerekenden biraz fazla derine girmiş gibi hissettiriyordu. Metni yakından bilen ve seven bir izleyici olarak benim bile, “Buraya nasıl geldik?” dediğim dramatik sıçramalar yaşandı. Özellikle Lady Macbeth’in, kocası Macbeth’i Kral Duncan’ı öldürmeye ikna ettiği nokta o kadar hızlı geçildi ki, Macbeth’in vicdani eşiği nasıl bu kadar çabuk aştığını ve iç çatışmalarının tam olarak nerede başlayıp büyüdüğünü takip etmekte güçlük çektim. Buna bağlı olarak, oyun ilerledikçe yükselen suçluluk hissinin ve tahammül edilmez vicdan azabının Lady Macbeth üzerinde yarattığı lanet, süreç içinde demlenmek yerine bir anda olup bitiverdi. Macbeth’in paranoyasına eşlik eden Lady Macbeth deliliği, tanıklık ettiğimiz trajik süreçten ziyade, ansızın musallat olan dışsal bir hastalık veya anlık bir cinnet hissi uyandırarak trajedinin inandırıcılık zeminini biraz olsun sarstı.

Bunun yanı sıra, oyunun başında son derece vakur ve askerî disipline sahip bir figür olarak çizilen Macbeth’in, cinayetin hemen ardından direksiyonu sert bir biçimde kırarak sarkastik bir kişiliğe bürünmesi ve donuk mizah unsurlarına sığınması, oyunun genel dilini zedeleyen bir dil bölünmesine yol açtı. Bu durum, oyun süresince bir kartopu gibi büyüyerek göze batan bir uyumsuzluğa dönüştü. Nitekim cadıların oyunun orta bölümlerinde denizcinin hikayesinden bahsederken başvurdukları bel altı hareketler ve kaba el şakaları, oyunun o tekinsiz gidişatını sekteye uğratan, hatta prodüksiyonun estetik kalitesini zedeleyen sahnelerdi. Ayrıca bazı sekanslarda hangi tarihsel ve coğrafi düzlemde olduğumuzu anlamayı güçleştiren anakronistik tercihler (modern bir savaş alanından çıkıp hemen ardından arkaik bir şatonun terminolojisine geçilmesi gibi) yer yer oyunun atmosferinden kopmama neden oldu.

Günümüz sahnelerinde Shakespeare metinlerini modern bir rejiyle ayağa kaldırmak zor, riskli ama bir o kadar da takdir edilesi bir meziyettir. Shakespeare, doğası gereği ağdalı, şiirsel ve imaj yoğunluklu bir dil kullanır; bu dilin çağdaş seyirci için bir mesafe veya sıkılma unsuru yaratma riski her zaman mevcuttur. Çoğunlukla bu risk, dilin kırılıp basitleştirilmesiyle aşılmaya çalışılır; ancak “Şekspiryen dilin” korunarak sahnelenmesinin hazzı da bir başkadır. Moda Sahnesi cesur bir kararla bu dili kırmamayı, orijinal metnin poetik yapısına sadık kalmayı tercih etmiş. Ancak maalesef bu tercih, sahnedeki başarılı oyunculukların üzerini örten bir bariyer haline gelmiş. Diyaloglarda beliren o mesafeli, Amerikan dublajı havası veren söyleyiş tarzı ve sürekli aforizma üretiyormuş gibi hissettiren tonlamalar, konuşmaları samimiyetten uzaklaştırarak zaman zaman amatör bir tiyatro topluluğu izliyormuşum hissi uyandırdı. Cadılar başta olmak üzere, oyuncuların fiziksel ve performatif becerilerinin iyi olduğunu net bir şekilde görebiliyorken, işitsel düzlemde duyduğum bu yapaylık, oyun ilerledikçe bende derin bir çelişki ve rahatsızlık yarattı.

Oyunun teknik hanesine ise tek kelimeyle şapka çıkarmak gerekiyor. Işık ve ses tasarımı tam anlamıyla ders niteliğindeydi. Işıklar sıradan birer aydınlatma aracı olmaktan çıkıp Josef Svoboda’nın skenografik vizyonuna selam gönderen, görsel dramaturjiyi organik olarak besleyen ve sahnedeki oyunculardan biri gibi davranan, canlı birer enstrümana dönüşmüştü. Ses efektlerinin çiğliği harika bir biçimde tıraşlanmış; pan, ekolayzır ve akustik derinlikler o kadar ince ayarlanmıştı ki, ses tasarımı oyunun atmosferini muazzam bir şekilde destekliyordu. Sadece tek bir metal masadan ibaret olan o sade ama heybetli sahne tasarımı ise, dekoru sürekli evirip çevirmeden de koca bir oyunun nasıl kurulabileceğine dair müthiş bir ders niteliğindeydi. Bu soyut ve işlevsel oyun alanı, fiziksel bir mekânı doğrudan taklit etmek yerine; konum, açı ve devinimlerle oyuncunun bedenini tam kapasite kullanmasına olanak tanıyordu. Bu yönüyle sahne tasarımında Vsevolod Meyerhold’un biyomekanik ve yapılandırmacılık kuramının izlerini sürmek son derece isabetli bir okuma olacaktır.

Sonuç olarak, Moda Sahnesi’nin Macbeth’i; bazı dramaturjik sarkmalarına, ritim kayıplarına ve dilsel yapaylığına rağmen, bugünün dünyasına çelik soğukluğunda bir ayna tutan, cesur ve izlenmesi gereken bir prodüksiyon. Metal masanın üzerinde parıldayan o iktidar hırsı, dört yüz yıl öncesinden bugünün savaş meydanlarına, taktik yelekli diktatörlerine uzanan karanlık yolu bir kez daha aydınlatıyor.

Ve İskoç Oyunu, tüm tekinsizliğiyle, tiyatronun o bitmeyen cesaretine bir nişane olarak sahnede can çekişmeye devam ediyor.