Yüzümüzü felsefeye döndüğümüzde

İyi İnsanlar Kötü Düşününce – Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?

STEVEN NADLER

LAWRENCE E. SHAPIRO

Yapı Kredi Yayınları
Temmuz 2025
208 sayfa

cevap. Ali Karatay

2 Ekim 2025

ŞULE KAYNAR

“Bir insan için, sorgulanmamış hayat, yaşamaya değer bir hayat değildir.”

Sokrates

İnsanlar genel olarak sorguladıkları bir hayattansa, onlara daha kolay gelen, “ben biliyorum, mutlak hakikat var ve bu benim elimde” düşüncesine maalesef daha eğilimlidir. Bu eğilim de beraberinde tahakküme dayanan ilişkiler ağını getirir. Bu bir kötü düşünme alışkanlığıdır. Oysa zihni genişletmek ancak çoğul perspektifleri dikkate almamızla mümkündür. Dünyaya farklı pencerelerden bakıp farklı zihinlere misafir olmak ama orada da sürekli kalmadan bir şeyler öğrendikten sonra kendi zihinlerimize geri dönmek düşünceyi sınar ve oradan sonuçlar çıkarılır. Bu düşünme sistemini ne kadar çok uygulayabilirsek zihnimiz o kadar çok genişler. Zihnimiz ne kadar genişlerse dünyanın zenginliğini kavramak da o kadar mümkün olacaktır. Ancak çevremizi şöyle bir gözlemlediğimizde içinde bulunduğumuz geç modernleşme çağında bile kötü düşünme alışkanlığının azımsanmayacak sayıda çok ve çağın birçok sorununu da tetikleyen bir etkiye sahip olduğunu görürüz. İşte bu soruna kafa yoran Amerikalı iki akademisyen, Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, İyi İnsanlar Kötü Düşününce-Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?[1] adlı kitaplarında, “kötü düşünme kötü bir alışkanlıktır ve çaresi vardır” diyerek kötü düşünmenin teşhisi ve tedavisinin çeşitli boyutlarını aydınlatmaya çalışıyorlar. Kitabın bu coğrafyadan çıkmasının nedeni belki de ‘süper güç’ olarak adlandırılan Amerika’da inatla savunulan kör inançlara sıkı sıkıya bağlı insanların azımsanmayacak kadar çok olması. Dünyanın düz olduğuna inanlardan tutun da, Cennetin Kapısı gibi insanları toplu intiharlara sürükleyen tarikatlar ve daha niceleri… Sıradan yaşamlara bile sinmiş, gündelik yaşamlara kök salmış, bu nedenle içinden çıkılması gittikçe zorlaşan, tehlikeli, kötü düşünceler. Nadler ve Shapiro bu tehlikeli durum karşısında sundukları reçetede iyi insanların bile kötü düşünmesinin en etkili panzehirlerinin ve ferasetle birlikte pratik beceriler olduğunu belirtiyor ve felsefenin, felsefe tarihinin sağladığı pratik becerilerin önemini vurguluyorlar. Bu nedenle de insanların acilen yüzünü felsefeye dönmesi gerektiğini vurguluyorlar.

Kitapta öncelikle kötü düşünme kötü davranışlara dönüştüğünde ortaya çıkabilecek tehlikelere vurgu yapılırken, iyi insanların kötü düşünmesindeki temeller araştırılıyor. Kötü düşünmenin bir tür inatçılık olduğu ve bu inatçılığın, inanç yanlış olsa da, ezici kanıtları olsa da, onu değiştirmeyi reddeden epistemik inatçılık olduğu belirtiliyor. İnançlarımızı kanıtlarla uyumlu kılmayı başaramadığımız sürece, iyi insanlar da dahil, hepimiz epistemik inatçı olabiliriz deniyor. Onlara göre düşünme süreci birçok şekilde yolundan tamamen sapabiliyor. Tedavisinin ise kitabın beşinci bölümünde yer alan bilgelik olduğu belirtiliyor. Bu bölümde bilgelik açıklanırken, bilgeliğin en temel özelliğinin kendini bilmek olduğu, bilge insanın hem düşünürken hem eylerken makul olan insan olduğu anlatılıyor. Bilge insanın kanaatlerini oluştururken iyi düşünen, inançları rasyonel bir şekilde oluşturmayı bildiği gibi kanıtlar olduğunda bu inançlara yapışıp kalmayan insan olduğu aktarılıyor. Nadler ve Shapiro burada düşüncelerini desteklemek için felsefeci John Kekes’in bilgelikle ilgili bir sözünden de alıntı yapıyorlar: “Bilgelik güvenilir, sağlıklı, makul, tek kelimeyle iyi yargıda ifadesini bulur. İyi yargıda bulunan bir insan, bilgisini eylemlerini kullanmada yönlendirmede kullanır. Bilgeliği anlamak için onun bilgi, eylem ve yargıyla bağlantısını anlamamız gerekir.” Bilgelik onlar için bilgiden ibaret bir şey değil. Montaigne’nin şu sözleriyle anlattığı gibi: “Başkalarının bilgisiyle bilgin olabiliriz ama sadece kendi bilgeliğimizle bilge olabiliriz.”[2] Bilge insan doğru olanı yapar, çünkü onun doğru olduğunu görür ve onu yapmak istemesinin en azından bir sebebi de sırf onu görmüş olmasıdır. Bütün bunların bir sonucu olarak, bilge insanın sürdüğü hayat, Sokrates’in ‘sorgulanmış hayat’ diye tanımladığı, bir insanın sürebileceği en iyi hayattır.

Peki sorgulayabilen, bilgece bir hayat nasıl oluşturulabilir? Nadler ve Shapiro, sorgulamanın başarılabilmesi için inançları benimserken de terk ederken de sorumluluk bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini, bunun için de bazı temel ve köklü kurallara uymanın zorunluluğunu vurguluyorlar. Bunlar makul olmak ve makul olmanın yolları, sağduyuya dayalı gerekçeler, doğru düşünme yöntemleri ve tabii özellikle felsefeyi bir yaşam biçimi haline getirebilme. Çünkü felsefe bizleri yalnızca temelsiz inançlardan ve düşüncesiz eylemlerden uzak tutarak değil, mesela Spinoza’nın ifadesiyle ‘doğru yaşam biçimi’ yoluna sokarak da kendimizden koruyabiliyor. Kötü düşünmekten kaçınmanın, kendimizi korumanın birçok yolu var. Ne yaptığını bilmek, hayatı savunmak, ne bildiğini bilmek, kartezyen metot, sorumluluk bilinciyle düşünmek. Kitabın temel tezi, muhakemeye ve yargıya dayanan düşüncelerin sağlıklı olabilmesi için en iyi pratiklerin çoğunun felsefe yoluyla, felsefe tarihinin, sorunlarının ve metotlarının irdelenmesi yoluyla kolayca öğrenilebilir olmasına dayanıyor. Felsefi düşünme yöntemlerinin oluşturulamaması, yeterli kanıtla desteklenmeyen bir şeye inanmamız ve iyi muhakemenin kurallarına ve ilkelerine uymamak. Bir diğer sebebiyse, bunu yapmanın bir ahlaki görevi ihmal etmemize sebep olması. Sağduyuya dayalı gereklilik de belirleyici bir erdem olarak sunuluyor kitapta. Sağduyuya dayalı gerekliliğin arkasındaki fikir, bir şeye inanmanın ya da inanmamanın bazen sağduyunun gereği olabileceği. Yeterli kanıtla desteklenmeyen bir şeye sağduyu temelinde inanmamızı gerektiren durumlar var; her inanç yeterli dayanağa sahip olmak zorunda değildir. Keza, yeterli kanıtla desteklenmeyen bir şeye inanmak her zaman ahlaki bir zayıflığa işaret etmeyebiliyor.

Bu çalışmada sağduyuya ve kanıtlara dayalı sorgulamanın önemi vurgulanırken, ayrıca katı kanıtlara dayalı ahlakçı yaklaşımın esneklikten yoksun kuralcılık haline dönüşmesinin de tıpkı epistemik inatçılar gibi bir tür kötü düşünme suçu oluşturabileceği belirtiliyor. Bu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bazı Alman ailelerin saklanan Yahudi komşularını ihbar etmeleri; Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanında çok yoksul olan Jean Valjean’ın sadece bir ekmek çaldığı için mahkûm edilmesiyle onun peşini bırakmayan yasalara körü körüne bağlı, empati yoksunu Müfettiş Javert’in hazin sonu; Orhan Kemal’in Murtaza adlı romanında aynı biçimde kuralcı Murtaza karakterinin ve en yakınlarının hazin bir yaşama sürüklenmeleri gibi örnekleri hatırlatıyor. Bu insanlar, ya da karakterler de diyebiliriz, esnek ve insani bir yargıda bulunabilirlerdi ve bulunmaları da gerekirdi. Bu üç olaydan da yansıyan şey bir tür inatçılık. Epistemik inatçılıkla bağlantısız görülemeyecek ama epistemik olmaktan ziyade pratik ve normatif bir nitelik taşıyan bu inatçılık, irrasyonelliğe, hatta bir tür aptallığa varan sonuçlar doğuruyor.

Lawrance Shapiro, Steven Nadler

Sağduyunun önemi, esneklikten uzak katı kuralcılığın fark edilmesinin yanı sıra kitapta üzerinde durulan bir diğer erdem; pratik muhakemenin hakkıyla yürümesini mümkün kılan izan. İzan, teorik ya da bilimsel bilgi değil, bilgiye ve akla dayalı bir tür pragmatik yetenek. Burada söz Aristoteles’e verilerek kötü düşünmenin önünde izanın gücü aktarılıyor. Aristoteles, “İzan sahibi bir insan, neyin iyi ve kendisine faydalı olduğu hakkında inceden inceye düşünüp taşınabilen insandır. Hangi şeyler sağlık ve güç verir gibi dar ve sınırlı meselelere değil, genel olarak iyi yaşamı destekleyen şeylere kafa yorar. İzan bir insan için neyin iyi, neyin kötü olduğuyla ilgili hakikatin kavrandığı, aklı içeren, eylemle bağlantılı bir durumu ifade eder. İzanlı insan, yapılacak en iyi eylemi tam bir kesinlikle bilir” diyor.

Kitabın son bölümünde, “Sorumluluk Bilinciyle Düşünmek” başlığı altında, kötü düşünmenin maddi hayatlarımıza zarar verdiği; yargı hatalarına, bunu sonucu olarak da düşüncesiz davranışlara ve ahlaksız eylemlere neden olduğu; kamusal alanda sağlığımıza ve esenliğimize zarar veren, çevremizi zehirleyen cahilce, sapkın ve yıkıcı politikalar ürettiği anlatılıyor. Nadler ve Shapiro, gidişatı tersine döndürüp inançlarımızda epistemik olarak daha sorumlu davranmadığımız ve daha genel olarak kendimizi sorgulanmış hayatlar yaşamaya adamadığımız sürece, zihinlerimizin, bedenlerimizin, demokrasilerimizin ve gezegenimizin sağlığının çok ciddi bir tehdit altında olduğunu söylüyorlar. Çözümse çalışmanın başından itibaren belirttikleri şu sözler:

“Kötü düşünmenin panzehiri, etkilerini azaltmanın, hatta ortadan kaldırmanın bir yolu, doğru nitelikte eğitim, aklın felsefe ve daha genel olarak tarih, edebiyat ve kültürel etnik ve dilsel çalışmalar gibi beşeri bilimler yoluyla düzeltilmesinden geçer. Felsefe iyi düşünmenin, yani doğru şekilde muhakeme yürütmenin kural ve ilkelerini, inançlarımızı rasyonel bir şekilde oluşturmanın ve benimsemenin epistemik, ahlaki, hatta siyasi faydalarını öğretir. Sokrates’in de ısrarla altını çizdiği gibi, felsefe ile dolu bir hayat –kişinin inandığı, değer verdiği ve yaptığı şeylerin kendisi tarafından sorgulandığı bir hayat– yaşamaya değer bir hayattır ve çok değerli ödülleri vardır.”

Ödülse bizlere aktarılmaya çalışılan soylu, bilinçli, aydınlık, sorumluluk yüklenmiş, sevgi dolu, uyumlu, adil, huzurlu, neşeli ve özgür bir bilgece bir hayat olabilir mi?

 

 

 

[1] Steven Nadler, Lawrence E. Shapiro, İyi İnsanlar Kötü Düşününce-Felsefe Bizi Kendimizden Nasıl Korur?, çev. Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022, 208 sayfa.

[2] Frederic Lenoir, Arayanlar İçin Açıklamalı Bilgelik, çev. Yusuf Yıldırım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, 96 sayfa.