Kim bilir kaç yüzyıllardır sorgulanıyor adil yaşamın mümkün olup olmadığı. Mümkünse, nasıl olacağı… Ödüllü yazar Ferdinand von Schirach da çocuklar için kaleme aldığı ilk kitabı İskender’de bunu irdeliyor: Adil bir yaşam mümkün mü? Peki nasıl? Aynı zamanda hukukçu olan yazar, mesleğinden beslenerek demokrasi, insan hakları, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları ülkesinin geleceği kendi ellerinde olan bir çocuğun yol macerasında karşılaşmalar ve diyaloglar yoluyla tanımlayarak okuru düşünmeye davet ediyor.
İskender küçük ve sakin, aslında çok konuşmayı sevmeyen, biraz “uslu” biraz da “tuhaf” diyebileceğim bir çocuk. Odasının duvarları babasının çizdiği yağmur ormanı resimleriyle kaplı. Tıpkı yazarın çocukluğunu geçirdiği odası gibi. Onlara bakmayı çok seviyor İskender. Özellikle komik kaşlı, sevgi dolu bakışlı file; geceleri kendisi uyurken ona fil göz kulak oluyor. Anne ve babasıyla birlikte deniz kenarında, güzelliğiyle meşhur Kaliste’de yaşıyorlar. Kaliste’yi güzel yapan birçok şey var; birbirleriyle huzur içinde yaşayan insanları, taş döşeli meydanı, sevimli limanı, kocaman deniz feneri, zeytin, limon ve incir ağaçları… Okur olarak biraz daha oralarda dolaşmak, o atmosferi solumak isterken bir anda işler değişiyor. Nedenini bile artık kimsenin hatırlamadığı bir savaş çıkıyor ve babasını savaşta kaybeden İskender’in çocukluğu o anda –yazara göre– bitiyor.
Savaşta büyük zarar görmüş Kaliste halkı ülkelerini yeniden kurarken bir daha böyle korkunç bir şey yaşamamak için, kafa kafaya verip en ince ayrıntısına kadar düşünüyor. Herkes sözünü çekinmeden söylüyor, tartışıyor, böylece demokrasinin önemi ortaya çıkıyor. Karar veriliyor, öncelikle onlara adil yasalar gerek. Peki bu adil yasalar ne olmalı, onları kim koymalı? Bu noktada büyük tartışma başlıyor, sonunda bu kişinin bir çocuk olması gerektiğinde anlaşılıyor. Nasıl bir çocuk seçmeliler ama? Hem, çocuk dediğin şey nasıl bir şey gerçekte? En iyi çocuk nasıl olmalı? Öyle böyle derken seçiliyor: O çocuk, İskender oluyor ve adil yasalar bulmak için ülkenin merkezine doğru yola çıkıyor.
İskender yolculuğu boyunca farklı farklı insanlarla karşılaşıyor; fıçı taşıyan gezgin bağcı, pazarda alışveriş yapan kibirli modacı, kendini fıçıya hapsetmiş özgür filozof, gizemli mi gizemli bir kâhin, birbiriyle didişen garip ikiz kardeş, kütüphanedeki kadın… Kimiyle kısa bir sohbet ederken kiminin uzun hayat hikâyesini dinliyor. Herkesten bir şey öğreniyor, merakı hiç dinmiyor. Hep düşünüyor ve soruyor: “Sence en önemli yasa ne?”
Ferdinand von Schirach’ın hem yazıp hem zarif illüstrasyonlarıyla resimlediği, Olcay Mağden’in titiz ve özenli çevirisiyle Türkçeleştirdiği ve Kronik İlk Genç’in yayımladığı İskender yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin de mutlaka okuması gereken, yaşsız kitaplardan.
Az sayfa sayısına rağmen yoğun anlamlar barındıran, düşündüren, tartışmaya yönlendiren çok katmanlı bir hikâye. Yer yer Küçük Prens’i de anımsatan ve modern bir klasik olmaya aday bu kitap, iyi bir toplumun nasıl kurulacağı sorusuna cevap ararken temel insan haklarına değiniyor; adalet, özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi konuları tüm yönleriyle açık ve sade bir dille ele alıyor. Bu meseleler bazen hikâyenin önüne geçebilse de cesur İskender’in beklenmedik anlardaki soruları, aklındakini dürüstçe söylemesi tonu yumuşatıyor. Bir an eşitlik tartışırken bir diğer anda İskender’in duygu dünyasına dahil olabiliyoruz. İskender savaşın, savaşta ölenlerden yalnızca hayatlarını çalmadığını, başka bir şeylerini de alıp götürdüğünü düşünüyor ama o şeyin adını bir türlü koyamıyor. Hikâyenin bir diğer odağında, adil yasaları ararken İskender’in kendi duygu dünyasının yolculuğunu okuyoruz.
Yetişkinlere yönelik kitaplar yayımlamış, ülkemizde de ilgi gören yazarın ilk çocuk kitabı bu. Çocuk edebiyatının klasik öğelerinden azar azar hikâyesine serpiştiren Ferdinand von Schirach, atmosfer ve karakter yaratmada maharetli. İskender’in karşılaştığı karakterlerle girdiği sohbetler okuru içine çekiyor. Kıssadan hisselere de yer veren yazar, hikâye içinde hikâye anlatıyor, eski metinlere ufak tefek göndermeler yaparak anlatımını güçlendirmeye çalışıyor. Hukukçu kimliğini kullanarak bir fikir, bir hak her yönüyle nasıl tartışılır, bunu titizlikle, uzun diyaloglarla gösteriyor ve adil bir yaşam için bize hangi soruları sormamız gerektiğini düşündürüyor.
En önemlisi, uygulaması çok da zor olmayan, insan haklarını koruyan temel yasaların hükmünün olduğu bir yerde, huzur içinde, adilce yaşamanın mümkün olduğuna dair umut veriyor ve son yıllarda çokça unutulan bir şeyi hatırlatıyor: onuru.
“İnsanların sahip oldukları en önemli hak, onurdur. İnsan onurunu ciddiye aldığımız sürece hiçbir zalim, hiçbir savaş ya da zulüm var olamaz.”