Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda Mümtaz ve Nuran’ın aşkı ilk olarak şu cümleyle tanımlanır anlatıcı tarafından: “Bu dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir.”[1] Oldukça net, okuyucuyu bu aşkın basitliğine ikna etmeye çalışan, hikâyenin üzerindeki tabakayı deşip derinliği keşfe bilinçli bir şekilde çağırmayan bir tanım bu. Bir diğer yandan, cümledeki bu bilinçli çaba ise yüzeyin altında derin, karmaşık bir hikâye yattığını hissettirir okura. Bir mayıs sabahı ada vapurunda tanışan Mümtaz ve Nuran yavaş yavaş derinleşerek bütün anlatıya yayılan bir aşk yaşamaya başlarlar. Mümtaz ve Nuran’ın aşkını odağa alarak romana baktığımızda, bu aşkın anlatıda açtığı derinlikte ne bulabilir okur? Bir fark çıkar ortaya. Mümtaz’ın aşkı yaşayış, algılayış, âşık olduğu özneye yöneliş biçimiyle, Nuran’ın bu duyguya bakış açısı, aşkı hayatına giydirişi arasındaki fark. Soracağımız asıl soru ise bu farktan doğar: İki karakterin duygulanımlarındaki bu farklılık anlatıyı nasıl şekillendirir? Anlatının diğer unsurlarının, karakterlerin, zamanın, sanatın, kentin biçimlenmesinde aşk temasının etkisi nedir?
Mümtaz’ın Nuran’ı ilk görüşünde güzelliğini algılayış biçimi serbest dolaylı üslupla ilkin şöyle sunulur: “Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti.” (s. 81) Kadın güzelliğini alabildiğine estetik bir algılayıştır bu. Yontulmuş, yapılmış bir “büst”, bir sanat eseri, gerçekliğin eğilip büküldüğü, gerçeküstünün devreye girdiği bir “rüya” olarak görür Nuran’ı Mümtaz. Karakterin bu estetik edimi roman boyunca sürer. İki karakterin aşkının başladığı yüzeyi değil de ilişkilerinin sona ermeye yüz tuttuğu derinliği inceleyerek bu temanın yarattığı etkileri, anlatıyı getirdiği konumu daha iyi analiz edebiliriz. Nuran ve Mümtaz en temelde üç kişinin ilişkilerinde yarattığı etkilerle ayrılırlar. Nuran’ın kızı Fatma, eski kocası Fahir ve Mümtaz’ın akrabası ve dostu Suat. Fatma’nın Mümtaz’a karşı olan düşmanca tavrı, onu sevememesi, Fahir’in ve Suat’ın ise aynı anda Nuran’a yazdığı ilan-ı aşk mektupları iki karakterin ilişkisini bitirme noktasına getirir. Bu noktada Mümtaz’ın Nuran’ı ve aşk duygusunu estetize ederek algılayışı ve yaşayışı tam tersi bir noktaya evrilir. Güzellik olgusu kendini negatif bir algılayışa bırakır: “İnsanoğlu güzel şeye düşmandı. Nasıl bilmeden kendi saadetini yıkmak isterdi? İnsanoğlu huzurun, iyiliğin düşmanıydı, kendi kendisinin düşmanıydı.” (s. 238) Âşığın duygularının sert bir dönüşüdür bu. Şuraya da bakalım: “‘İğrenç… İğrenç…’ diyordu. Her şey iğrençti. İnsanlar arasında temiz, rahat hiçbir şey olamazdı. İnsanoğlu saadetin düşmanıydı.” (s. 239) Mümtaz’ın gördüğü estetik, gerçeküstü “beyaz rüya” bir kâbusla kirlenmiş, bu kirlilik diğer insanlara karşı, dünyaya karşı bir tiksinme yaratmıştır artık.
Fakat bu dönüşüm sadece burada göstermez kendini. Mümtaz’ın aşkı anlatı boyunca, ilişkinin başından sonuna kadar iki kutup arasında sürekli dolanır. Gerilimli bir duygudur bu. Nuran’da gördüğü sanatsal güzelliğin, eski çağlarla, geçmişle özdeşleşme imkânının, eski musikide anlatılan aşka ulaşma potansiyelinin yanı başında bir kaybetme korkusu hep durur: “Sevgilisi yavaş yavaş onun hayatından ve düşüncelerinden bıkıyordu. Kendisini bir fikirde, hayatın etrafında oynayan kısır bir çizgide hapsolmuş sanmanın vehmi, içine bir kurt gibi düşmüştü. Bu leke zamanla büyüyecekti.” (s. 188) Bu korku anlatıyı gerilimli bir biçime, kendine ilerleyecek düz bir yol açamayan bir yapıya büründürür. Mümtaz’ın aşkı kendi iç arayışıyla, huzur arayışıyla birlikte ilerler. Fakat arayış boşunadır. Karakter “kısır bir çizgide hapsolmuş”tur çünkü. Parçalı, tıpkı karakterin aşkı gibi gerilimli bir dünyada bu arayış Mümtaz’ın dolaştığı harap sokaklar gibi çıkmaz sokaklardan kendini kurtaramaz.
Peki ya Nuran? Nuran’ın aşkı algılayış ve yaşayış biçimi nasıl çıkar karşımıza? Anlatıya nasıl bir katkı yapar? Karakterin kendi iç dünyasının yanında dış faktörlerle de çevrelenmiş bir duygudur Nuran’ınki. Hem kendi bakış açısının, iç rahatlığının, kendisini Mümtaz’a rahatça teslim edişinin hem de aile köklerinin, kızının, annesinin ve eski kocasının etkileriyle şekillenmiştir aşkı. Burada da bir gerilim mevcut. İki sesin yer aldığı bir gerilim. İlk ses roman boyunca süren, anlatıyı şekillendiren ikinci bir öykünün, Mahur Beste’nin sesi: “Bu üç günde büyük annesinin hayali onu hiç bırakmamıştı. (…) ‘Ben, diyordu, çok sevildim, onun için böyle perişan oldum. Sevdiğim ve sevildiğim için bana muhtaç olanların hepsi bedbaht oldular. Kendi yakınında bu kadar canlı bir örnek varken, nasıl cesaret edebiliyorsun?” (s. 146) Nuran’ın geçmişindeki bu bestenin hikâyesi kendini hatırlatır ve onu aşktan alıkoymaya çalışır. Aynı trajedinin tekrarlanmaması gerektiğini söyler durur. Fakat yol çoktan açılmıştır. Bu hikâyenin ailede yarattığı korkudan dolayı yıllar boyunca hiçbir çift boşanmamış fakat Nuran eşinden ayrılmıştır. Yolun başı açık olsa da, sonu tıpkı Mümtaz’ın yolu gibi kapalıdır. İkinci ses bu kapalılığı karakterin gözünde perdeler: “Fakat Nuran’ın içinde konuşan yalnız büyük annesinin sesi veya hayatı değildi. Daha derinden gelen, daha koyu, daha karışık bir ikinci ses daha vardı. (...) Bu damarlarındaki kanın sesiydi.” (s. 147-147) Bu ikinci ses Nuran’ı aşka ve arzuya davet eder. Onu her ne olursa olsun sevdiği kişinin, Mümtaz’ın yanında olmaya çağırır.
Bu iki kutuplu gerilim, bu iki ses başka sesleri de doğurur Nuran’ın hayatında. Mümtaz gibi hayata karşı bağsız, sürekli bir arayış içinde değildir. Kızının ve annesinin hayatındaki yeri, Mümtaz ile evlendiğinde aile bağlarının bozulma endişesi onu yavaş yavaş geri çeker bu duygudan: “Bana dokunma Mümtaz, dedi. Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün… Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor…” (s. 233) Nuran etrafını saran, ona baskı yapan diğer bütün unsurlar yüzünden Mümtaz’ın eriştiği dolaysız yoğunluğa erişemez.
Aşka bakış açılarının, duyguyu yaşayış biçimlerinin farklılığı burada devreye girer. Nasıl bir fark çıkar karşımıza burada? Mümtaz’ın aşkının estetikliğinden, geçmişle kurduğu bağlarda bu duygunun bir aracı olduğundan bahsettim. Bir örnek daha verelim bununla ilgili: “Onun için bütün etrafında ve kendi mazisinde Nuran’ı aramak, her şeyde ondan bir tat bulmak, onu asırlar boyunca efsanede, dinde, sanatta, az çok ayrı çehrelerle; fakat daima kendisi olarak karşısında görmek, yaşama dediğimiz macerayı birkaç misline çoğaltan bir büyü idi.” (s. 191) Yine bir gerçeküstülük, rüya, sihir, şimdinin üzerine çıkan bir duygular yığını vurgusunun şekillendirdiğini görüyoruz Mümtaz’ı. Bugünden geçmişe ve geleceğe uzanan Mümtaz’a karşıt olarak Nuran şimdidedir: “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin ya istikbaldesin? Bu saat de var.” (s. 193) Belki de yüzden etrafını çevreleyen diğer unsurların farkında, duygusunu özerk bir alanda yaşamanın zorluğunun bilincindedir Nuran.
Nuran’ın aşkı, içindeki ikinci sesi, “kanının sesi”ni dinlediğinde, diğer bütün her şeyi görmeyip bir rahatlıkla yönelmişti Mümtaz’a. Mümtaz ise bu rahatlığa hiçbir zaman kavuşamamıştır. Asıl fark burada yatıyor diyebiliriz. Nuran’ın duygusu sandalcı Mehmet’i akla getiriyor ister istemez. Mümtaz kendisi ve Mehmet arasında karşılaştırma yapar ve şöyle der: “İşte bir adam ki Tab’î Mustafa Efendi veya Dede’yi tanımadan, Baudelaire’e ve Yahya Kemal’e hayran olmadan sevebiliyordu. Aralarındaki fark, Mümtaz’ın sevgilisini bir yığın tecridin arasından görmesiydi.” (s. 189) Aşk duygusunun etrafını saran, onu kuşatan, rahatlığa, “güneşli bir rahatlık”a izin vermeyen mazi. “Bir yığın tecrit”ten hiçbir vakit kurtulamaz Mümtaz. Belki de sırf bu yüzden aşkına sahip çıkmak, onu korumak için kendinde bir cesaret bulamaz: “Hayatta kendisi için tek bir adım atamayacak kadar zayıftı. Bunu şu dakikada öğrenmişti.” (s. 237) Mazinin “tecrit”i altında kalan bir âşık. Bütün bu kuşatılmışlık anlatıyı da “bir yığın tecrit”in arasından sunar okura. Bütünlüklü bir yapı, bir rahatlık ve huzur mümkün değildir. Etrafı geçmişe uzanan unsurlarla sarılmış bir karakterin iç huzura ulaşması imkânı yoktur artık.
Huzur’da gerçek anlamıyla bir huzur anlatısı görmek safdillilik olur. İdeal bir duygu gibi yerleşmiştir metne huzur. İdeal denen çoğu şeyin özelliği bir arzu nesnesi olması, ulaşılmazlığı, şayet elde edildiğinde ise o çekimserliğini kaybetmesi değil midir? Mümtaz’ın huzur içinde, mutlu hissettiği anlar da çok kısa sürer belki de bu yüzden. İçine hep bir kurt düşer, kaybediş korkusu etrafını sarar, hava güneşliyken bir anda bozmaya, fırtınaya meyyaldir. Uzun uzun psikanalitik bir sentez yapılabilir bu noktada. Fakat yeri bu yazı değil. Fırtına daha da arttığında bunu deneyeceğim.
[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013, s. 79.