Taşranın belkemiğini hikâyeler oluşturur denebilir. Bu hikâyelerin en dikkat çekicilerinden biri de gömü (define) arayanların hikâyeleridir. Çünkü bu anlatılar sırtını bir yanıyla mistisizme de dayamaktadır. Ve denebilir ki, kırsalda mistik hikâyeler her daim ilgi görmüştür. Senaristliğini ve yönetmenliğini Hikmet Kerim Özcan’ın üstlendiği Hakkı (2024), gömü bulan kasabalı bir adamın macerası olarak özetlenebilir. Filmin başrolünde Bülent Emin Yarar yer alıyor. Kendisinin göz dolduran oyunculuğu filmin başarısını artıran başlıca unsur diyebiliriz. Bunun yanı sıra filmde Hülya Gülşen, Özgür Emre Yıldırım, Cem Zeynel Kılıç, Durukan Çelikkaya gibi oyuncular da performanslarıyla dikkat çekiyor. Birçok uluslararası festivale katılan Hakkı, Montreal Uluslararası Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ne, 31. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise İzleyici Ödülü’ne layık görüldü. Şimdilerdeyse film MUBİ uygulaması üzerinden seyirciyle buluşuyor.
Filmin merkezinde bir Ege kasabasında yaşayan ana karakterimiz Hakkı, eşi Nermin ve iki çocuğu yer alıyor. Sakin ve mutlu bir hayatları var. Ana karakterimiz köyün yakınında bulunan bir antik kentin girişinde küçük hediyelikler sattığı tezgâhından ve rehberlikten elde ettiği gelirle evini geçindiren biri. Hakkı’nın yaşamı evinin bahçesinde tesadüfen bulduğu altın başlı bir Artemis heykeliyle topyekûn değişiyor. Karakterimiz önce tarif edilemez bir mutluluk yaşıyor, zira bu heykel geleceğinin garantisidir. Planladığı gibi heykeli satıp kazandığı parayla yeni bir araba alıyor. Hayata dair tüm maddi kaygılarından arınmıştır, zira o heykellerden tekrar bulacağına kesinlikle inanır fakat sonra işler çığırından çıkar. Filmin ilerleyen dakikalarında anlarız ki, Hakkı hem ailesiyle hem de gerçeklikle bağını iyiden iyiye yitirir. Zengin olma hırsının ve kaderini değiştirme arzusunun bir insanın yaşamını nasıl ele geçirdiğini izleriz. Hem hikâyenin örgülenişi hem de ana karakterin derinliği açısından filmin birçok noktadan dikkate değer olduğu söylenebilir. Biz bu yazıda daha çok Hakkı karakterinin trajik kahramanları anıştıran yanlarına, diğer kurgusal metinlerdeki kahramanlarla taşıdığı benzerliklere ve gömü bulma arzusunun psikolojik art planına değinmeye gayret edeceğiz.
Kurgusal anlatılarda karşımıza çıkan birçok kahramanın kökeni tragedyalara dayanır. Hakkı karakterinin de trajik kahramanın özelliklerini yer yer anıştırdığından söz edilebilir. Aristoteles, Poetika adlı eserinde trajik kahramanlara dair birkaç noktaya dikkat çeker. Ona göre trajik karakterler kusurlu bireylerdir, genellikle izleyicide korku ve acıma duygusu uyandırırlar ve başlarına bir talihsizlik gelir/açarlar. Filmin ana karakteri düşünüldüğünde, Hakkı’nın macerasına ortak olan izleyici onun kusurları olduğunu fark eder. Bu haliyle karakter oldukça gerçekçi resmedilmiş izlenimi yaratır. Hakkı, bahçesinde bulduğu tarihî eseri satmakla bu tarihî mirasa sahip çıkmak arasında bir an bile tereddüt etmez. Rehberlik yaparken turistlere Bergama’dan Berlin’e kaçırılan Zeus Sunağı’na dair serzenişte bulunan da aynı kişidir, bahçesinden bulduğu tarihî eseri elden çıkartıp paraya kavuşmayı düşleyen de... İzlerken onun da tüm insanlar gibi defoları olduğunu kabulleniriz. Hakkı’nın ikiyüzlü halini görünce ona kızarız ama bir yandan da ona acırız. Çünkü biliriz ki, para onun için refahı, mutluluğu, kurtuluşu sembolize eder. Bu yüzden onu suçlayamayız.

Burada yine Aristoteles’in Poetika’da bahsettiği hamartia kavramına değinmekte fayda var. Hamartia, kahramanın, olayların mutluluktan felakete dönüşmesiyle sonuçlanan bir dizi eyleme yol açan hatasını ifade etmek için kullanılır.
Bizim kahramanımız Hakkı’nın da “hamartia”sı evinin bahçesinde bulduğu tarihî eseri satmak olmuştur. Bu satıştan elde edeceği parayla hayatının değişeceğine, şeytanın bacağını kıracağına dair geliştirdiği inanç filmin ilerleyen sahnelerinde yerle yeksan olur. Tarihî eser kaçakçılarından biri heykelciği değerinin çok altında bir ücrete satın alır. Fakat başlarda Hakkı bunun farkında değildir ve evinin bahçesinde daha fazla tarihî kalıntı olduğuna inandığından, kazıya tutkuyla devam eder. Dolandırıldığını anladığında ise çok sinirlenir. Bu Hakkı için bir dönüm noktası olmuştur. O günden sonra daha çok hırslanır, giderek gerçeklikle bağını yitirir; artık tek bir gayesi vardır, başka tarihî eserler bulup “köşeyi dönmek”. Öte yandan Hakkı’nın bu inadını sadece para hırsı olarak yorumlamak hata olur. Eşi Nermin’le konuşurken atalarından ona miras kalan tek şeyin yoksulluk olduğuna dair serzenişte bulunur. “Ayakkabısı deliklerdeniz biz. Sanki Âdem’den beri bu yükü taşıyoruz. Yoksulluk bir hastalık gibi. Nesilden nesle geçen bir hastalık gibi” dediğinde onun içinde bulunduğu duygu durumunu, definecilikte neden bu denli ısrarcı olduğunu anlarız. Hakkı yazgısına başkaldırmak, çocuklarına –özellikle oğluna– varlıklı bir hayat bırakmak istemektedir. Kazdıkları tünelin başında oğluyla ayakta durdukları sahnede ona şöyle seslenir.
“Bak oğlum. Senin bütün hayatın ahanda burda. Her şeyin burda. Anadın mı? Okulun da burda, işin de burda, alacağın kadının da burda. Anadın mı oğlum? Her şeyin burda.”
Hakkı gömüyü bularak aslında kabuğunu kırmak, yoksulluk hastalığından kurtulmak istemektedir. Bunu, kızıyla kurduğu samimi ilişkiyi oğluyla inşa edememiş bir babanın kazanımı, kazıdan elde edeceği maddi ve manevi güçle oğlunun karşısına çıkma arzusu olarak da yorumlayabiliriz. Başarabilirse Hakkı atalarının ona miras bıraktığı yoksulluğu yıkabilecek, dahası, oğluyla olduramadığı ilişkiyi bu sefer oldurabilecektir.

Gerçek hayatta olduğu gibi kurgusal metinlerde de karakterler arasında bir akrabalık kurmak mümkündür. Bu bağlamda Hakkı, Federico Fellini’nin Amarcord (1973) filminde karşımıza çıkan bir duvar ustasını hatırımıza getirir. “Dedem duvar örerdi. Babam duvar örerdi. Ben duvar örüyorum. Peki niçin hâlâ bir evimiz yok?” Filmde duvar ustasının ağzından bu cümleleri duyduğumuzda adeta çarpılırız. Sömürünün, sınıf mücadelesinin çok çıplak bir haliyle karşı karşıyayızdır çünkü. Hakkı’nın karısına söylediği sözler de bizde benzer bir etkiye sebep olur. Çünkü iki karakter de geçmişe ve atalardan miras kalan yoksulluğa atıfta bulunur. Duvar ustasının isyanı kapitalist sisteme yönelmişken, Hakkı’da böyle bir aydınlanmadan bahsedemeyiz. O sınıf bilincine sahip biri değildir, sadece düze çıkmak ister, kazancın kaynağına dair herhangi bir sorgulamaya gitmez. Önemli trajedi kahramanlarından Kral Oidipus ile Hakkı arasında da birtakım paralellikler bulmak mümkündür. Kişisel maceraları birbirinden son derece farklı olan bu iki kahramanın ortak özelliği yazgılarına karşı gelebilecekleri zannına kapılmaları ve kendi felaketlerini yine kendi elleriyle hazırlamalarıdır. Kral Oidipus kâhinlerin kehanetinden kaçmak isterken bilmeden babasını öldürüp tanımadığı annesiyle evlenir, ondan çocukları olur. Gerçekleri öğrendiğinde ise her şey için çok geçtir, kendini cezalandırmak için gözlerini kör eder. Hakkı ise başlangıçta ailesinin de desteğini alarak başladığı define arama işinde iyice kendini kaybeder. Bu iş zaman geçtikçe günlük yaşantısına, aile ilişkilerine zarar verecek bir takıntı haline gelir. Filmde giderek artan gerilimi izlerken kendi sonunu hazırlayan bir kahramanla karşı karşıya olduğumuzu biliriz fakat elimizden bir şey gelmez. Biz sadece yaklaşan felaketi izleyen seyircilerizdir.

Taşranın merkezinde yer alan mistisizm, halk arasında anlatılan hikâyelerde de kendini hissettirir. Yönetmen Hikmet Kerim Özcan da kendisiyle yapılan bir röportajda filme konu olan olayı çok önceleri dinleyip etkilendiğini, filmin çekirdeğini bu hikâyenin oluşturduğunu belirtmiş. Anadolu’da tarihî kalıntılara veya yatır mezarlarına yaklaşmanın uğursuzluğuna inanılırken, bazı insanlar maddi çıkarları uğruna bu inanışı hiçe sayarak birtakım kaçak kazılar yapar. Hakkı’nın macerasında da evinin bahçesinde yer alan, yaklaşık beş yüz yıllık bir ağacın kökünü kesmesi sırasında ağaçtan hışırtı sesleri yükselir, sanki ağaç uğuldamaya başlar. Bir başka sahnede de yine ulu bir ağaç karşımıza çıkar ve Hakkı yine benzer bir hisse kapılır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Hakkı’nın doğayla, ağaçla kurduğu ilişki büyüsel bir alana da işaret ediyor denilebilir. Bir başka sahnede ise Hakkı’yı kazı yaparken kullandığı kazmanın sapına muska bağlarken görürüz. Bu durum yine görünmeyenden, metafizik alandan destek alma isteği, arzulanan şeye ulaşmaya dair umudun büyüsel alana bağlanması olarak da yorumlanabilir. Denilebilir ki, Hakkı arzusuna ulaşmak için her yolu denemektedir.
Hakkı taşraya içeriden bakan bir film olarak değerlendirilebilir. Kişilerin konuşmaları, günlük yaşamda insan ilişkilerini nasıl örgüledikleri, mekânla kurdukları ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda, Hikmet Kerim Özcan’ın yöreye ve yöre insanının hayatını şekillendiren dinamiklere hâkim olduğu söylenebilir. Bu yakınlık hissi de filmin sağlam temellere oturmasını ve izleyiciyi etkilemesini sağlayan unsurlar olarak sıralanabilir. Bu ilk yapımla dikkatleri üzerine çeken yönetmenin sonraki projelerine dair izleyicide bir beklenti oluşturduğu söylenebilir. İnsanın kendine yaklaşabileceği, arzularının öte yüzüne daha yakından bakabileceği bu filmi herkesin izlemesi ümidiyle…