Birçok insan ‘siyasi eleştirinin’ komedi unsuru olmamasından şikayetçi ne zamandır. Bunu gerekçelendirirken hoşgörüsüz ‘devlet adamlarından’ ve sert politik iklimden yakınılıyor sık sık. Doğrudur belki… Bugün Devr-i Tayyip adında bir tiyatro oyunu sahnelenebilir mi? Devekuşu Kabare benzeri bir topluluk kurulsa bile, Anadolu turnesine çıkabilir mi özgürce?
Belki bundan belki değişen sosyoloji (kentleşme/yabancılaşma) nedeniyle günümüzde ‘absürt komedi’ iyice ön plana çıktı. Gerçeklikten kopukluğun, mantık dışının, kurmacada saçmanın hâkim olduğu absürt mizahın II. Dünya Savaşı sonrası insanlığın içine düştüğü ‘anlamsızlık hissiyle’ doğrudan ilgisi var. Varoluşçulara göre hayatın ‘önceden verilmiş bir anlamı’ yoktur; birey ‘manayı’ kendisi yaratmalıdır. Sartre bu durumu “varlık özden önce gelir” sözüyle sloganlaştırmıştı: kişinin varlığı/benliği manayı yaratmalıdır.
Albert Camus’ye göreyse anlam arayışı doğal olsa bile evren insana anlam sunamaz, sessizdir, bu çatışma ve gerilim ‘absürdü’ doğurmaktadır. Bu durum karşısında insanın üç seçeneği vardır: birinci seçenek ‘intihardır’ ikincisi ‘din’ veya ‘felsefe…’ Üçüncü yol ise absürtle yaşamak. Yani anlamsızlığı kabul edip, hiçbir inançla/ideolojiyle kendini kandırmadan ‘isyan ederek’ yaşamaya devam etmek.
Türk dizi sektöründe giderek popüler hale gelen, hayatın anlamsızlığını, kentli/modern insanın iletişimsizlik problemlerini, gerçeklikten kaçış arzusunu ve varoluş krizlerini ironik bir dille ekranlara taşıyan absürt komedi örneklerinde Camus’nün ve onun felsefesinin izini sürebilir miyiz peki?
Mesela ilk sezonu Ocak 2021’de yayınlanan ve hızla kendi hayran kitlesini yaratan Gibi… Senaryosunu Aziz Kedi ile Feyyaz Yiğit’in yazdığı bu dizi ‘absürt bir manifesto’ adeta. Bizi bize anlatıyor; bize ayna tutuyor. Hangimiz hayatımızın bir döneminde ya da bir anında Ersoy veya İlkkan ‘gibi’ davranmadık, Yılmaz ‘gibi’ hissetmedik? Onların düştüğü durumlara düşmedik? Gibi bize yabancı değil. Aynı evi paylaşmasak da üç-dört kişilik her arkadaş grubunda Ersoy/İlkkan/Yılmaz birisine ‘denk düşüyor’ mutlaka. Bu üç arkadaşın aralarındaki geometrik ilişki, bütün didişmelerine rağmen birbirlerinden vazgeçemeyişi geleneksel Türk tiyatrosundaki Karagöz-Hacivat ‘diyalektiğini’ andırıyor. Ama diziyi ön plana çıkartan şey bolca kahkahaya imkân tanıyan karakter çatışmaları değil yalnızca. Dizinin kahramanlarının tek tek ve topluca durumu da Camus’nün felsefesiyle örtüşüyor bence.
Modern yaşamın telaşı ve koşturması içinde ne Yılmaz bir yere varmaya çalışır ne İlkkan ne de Ersoy... Böyle bir çabaları yoktur onların. Gündelik yaşamın kendisini, ‘basit ve absürt olanı’ ciddiye alıp dert edinmişlerdir sadece. Dizide ‘olağanüstü’ hiçbir şey yaşanmıyor. Her şey çok absürt, çok olağanüstü görünürken bile hızlıca olağanlaşabiliyor ya da olağan karşılanıyor: Esnafın zorlamasıyla bir akşamda kokoreççi açmak üzere olmaları… Yılmaz’ın ayağıyla sinek yakalaması… Erasmus’la gelen yamyamın Ersoy’un babaannesini yemesi… Kendilerine hediye edilen leoparı evde besleyip satmak istemeleri… Yılmaz’ın sigarayı bırakmak için kendini metruk bir eve zincirlemesi… İlkkan’ın sevgilileriyle olan inişli çıkışlı ilişkisi… Sıra dışı olan ne kadar tuhaf görünse de, bize fazlasıyla anlamlı gelen başka şeyler/yani hayatın kendisi gibi, bir çırpıda normalleşebiliyor. Aziz Kedi ve Feyyaz Yiğit absürt olanı ‘gülünçleştirerek’ aşmaya (Camus’nün Sisifos Söyleni’ne göre ‘sıçramaya’) çalışıyorlar.
Hemen her bölüm Sisifos’u hatırlatır bizlere: bir sorun başlar, büyür, saçmalaşır ve çözümsüz bir kabulle ‘normalleşerek’ sona erer. Ersoy, hayatta anlam arayan ama sürekli hayal kırıklığına uğrayan bireyin naifliğini temsil ederken, İlkkan yer yer maço ve özenti tavırlarıyla hem batılı/modern hem doğulu/geleneksel olanı kişiliğinde mezcetmeye teşnedir. Yılmaz ise her şeyi mantık çerçevesine oturtmaya ve kendince ‘rasyonelleştirmeye’ çalışır: “Hiçbir zaman insanın kafasında böyle yekpare, kristal top gibi parlayan tek bir düşünce olmuyor (…) Kardeşim ben senin yılgın bir hoşgörüyle beni benimsemene mi kaldım? (…) Erdem atletik diye ben niye köfteci açmak zorundayım?” Dizinin geçtiği mekânlar da ‘büyük bir hapishaneyi’ andırmaktadır ve yaşamın biteviyeliğini, değişmezliğini yansıtır adeta: hep aynı kıyafetler-ceketler, perdeleri kapalı salonu aydınlatan sarı ampullü abajurlar, orta sehpa üstünde hiç boşalmayan mandalina sepeti, daima bulutlu gökyüzü, dön dolaş herkesin birbirini tanıdığı mahalle, sık gidilen kafeterya…
Kişiliklerindeki farklılıklara rağmen her üç arkadaşın hayat karşısındaki tutumu Camus’nün önerdiği çözüme çok yakındır: ‘başkaldırarak direnmek…’ Her şeyi çok fazla ciddiye alırken bile hiçbir şeyi umursamaz, rahat ve kaygısız görünmeyi başararak ‘öylece’ yaşıyorlardır işte: çok fazla anlam yüklemeden, çok fazla yorulmadan, çok fazla üzerinde durmadan… Hem her an her şeyden vazgeçebilecek bir eşikte dikilmektedirler hem de günlük yaşamlarından ve kendilerinden asla ödün vermezler. Belki bu sebeple Gibi ‘kentli orta sınıf erkekler’ arasında bu kadar popüler.
Camus “Sisifos’un yüzünü son anda hayal etmeliyiz: mutlu olduğunu bilmeliyiz” diye bitiriyor ünlü denemesini. Sisifos taşın düşeceğini bilse bile bu durumu ‘bilinçli şekilde kabullenmekte’ ve ısrarla ama kesinlikle ‘mutsuz olmayarak’ tekrar tekrar onu en tepeye çıkartmaya devam etmektedir. Hayat ne kadar saçma/absürt olursa olsun, onu dudağımızın kenarına yerleştireceğimiz alaycı ama mutlu bir tebessümle karşılamalıyız. Tasasız. Yılmaz, İlkkan ve Ersoy ‘gibi!’