"Şefik Onat’ın Dışişleri Bakanlığı ve diplomat olarak farklı ülkelerdeki Türkiye temsilciliklerinde sürdürdüğü on yedi yıllık meslek hayatında yaşadıklarını anlattığı Diplomasi Dedikleri adlı eser birçok farklı okumaya olanak sağlayan bir çeşitlilik barındırıyor. Siyasetten edebiyata, mimariden müziğe, tiyatrodan şehir planlamacılığına, arşivciliğin öneminden şiire dek çeşitli konularda birinci elden gözlemlerin ve deneyimlerin aktarıldığı eser pek çok bürokratik meseleyi “page turner” denen coşkulu ritmi kaybetmeksizin aktarıyor."
Yaşamın rüyadan ayrışmadığı pek çok an var.
Bu şüpheye düşmemize neden olan anlar genellikle hafızanın derinliklerine çöreklenir, onları yıllar sonra dahi gözlerimizle uzaklarda bir noktaya uzanarak ararız. Çok da zor olmaz bulmak, çünkü kocaman ömrün içinde fark edilmek için bekleşir yaşamın dönüm noktaları.
Şefik Onat’ın Dışişleri Bakanlığı ve diplomat olarak farklı ülkelerdeki Türkiye temsilciliklerinde sürdürdüğü on yedi yıllık meslek hayatında yaşadıklarını anlattığı Diplomasi Dedikleri adlı eser birçok farklı okumaya olanak sağlayan bir çeşitlilik barındırıyor. Siyasetten edebiyata, mimariden müziğe, tiyatrodan şehir planlamacılığına, arşivciliğin öneminden şiire dek çeşitli konularda birinci elden gözlemlerin ve deneyimlerin aktarıldığı eser pek çok bürokratik meseleyi “page turner” denen coşkulu ritmi kaybetmeksizin aktarıyor. Yazar bazı yerlerde sıkılmasından endişe ettiği okuruna seslenerek, “Arkanıza yerleşin, çayınızı, kahvenizi, içkinizi alın da şu yaşadıklarıma bir bakın” diyor ve bizi trajikomik bir tiyatro oyunu seyrine davet ediyor.
Diplomasi Dedikleri, diplomatik ilişkileri merkezine alarak ilerlese de, özünde insanın tuhaf doğasına dair pek çok izlenim edinmemi sağladı. Şefik Onat’ın meslek hayatı boyunca yaşayacağı olaylara dair ipuçlarını daha “meslek memuru” olmak üzere sınavlara girerken bile ediniyoruz. Siyasi düşüncelerin sağ ve sol olarak kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı bir ortamda sorulara verilen cevaplardan bir niyet okuma yarışı, öğrencilerin başarısından ziyade onları kalıba sokmaya çalışan politik zihniyetle mücadeleye dönüşüyor.
“Fakat karşımdaki Kâmuran Gürün ise, sonradan iyice anlayacağım üzere, tamamen her türlü sola, sosyal demokrasiye dahi karşı bir kişi. Ben anlatıyorum, o devamlı müdahale ediyor. Bu konularda bilgim var mı, yok mu, ona bakmaları gerekirken, doktrini tartışır hale geldik!” (s. 22)
İlk yurtdışı tayiniyle diplomat olarak Paris’e giden Şefik Onat’ın peşine takılıp başlıyoruz dünyanın dört yanına doğru serüvene. Yazarların, filozofların mekânı Le Select’te birer kadeh içki içiyor, Fransız polislerine kafa tutuyor, New York’ta Apple markasının doğuşuna şahit oluyoruz. (Ve ısırılmış elmanın gerçek sırrına!) Cakarta’nın egzotik iklimiyle başa çıkmaya çalışırken oralarda dönen akıl almaz otomobil ticaretine tanık oluyoruz.
Dünü okurken bugünümüze hayıflanmaktan geri kalmıyoruz tabii. Şefik Onat, “Türkiye her zaman kendini içinde bulduğu veya bulacağı çıkmazdaydı” (s. 108) diye bahsediyor olup bitenden. Öyle ki, Şili Santiago’daki Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’na katılacak olan heyetin masraflarını bile nakit olarak karşılayamıyor “70 cent’e muhtaç Türkiye”. Üniversite kadrolarından haksız yere çıkarılan, Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakılan isimler bir bir geçerken üzülmemek elde değil. “Prof. Pertev Naili Boratav ve Doç. Behice Boran’la birlikte DTCF’den atılan, Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakılan büyük ‘beyin’lerden biriydi Niyazi Berkes.” (s. 25) Ancak Şefik Onat’ın birebir karşılaştığı en büyük çıkmazlardan biri şüphesiz ki Pakistan’daki görevi sırasında ASALA terör örgütü tehdidi altındayken Ankara’ya gönderdiği kripto mesajların dev bir suskunluk olarak geri dönmesi olmuştur.
Suskunluk… Zaman zaman ne kadar korkutucu olabiliyor! Diplomatik dünyada bile bazen tane tane söylenen sözlerin karşıdaki insana işlemeyişine şaşkınlık içinde tanık oluyorum. Diplomatlık, biraz da farklı diller, kültürler, dinî inançlar, yaşam tarzları arasında kurulan incecik bir köprünün üzerinde usta bir akrobat edasıyla ilerlemeye çalışmak. “Diplomasi yaratıcılık ve maharet gerektirir.” (s. 171) Gelin görün ki, bazen bu ipin inceliği kendini hiç hissettirmezken, bazı anlarda da “ne tür bir cesaretin” bunları kendisine yaptırdığına Onat’ın kendisi bile inanamıyor.

Şefik Onat
Diplomasi yolcuğunda en dipten en üst mertebeye kadar her türden karakterle karşılaşıyoruz. Bunlardan bazıları niyeti asla anlaşılamayan, birden ortaya çıkıp sonra aniden kaybolan Mahir Zara gibi işadamları… Örneğin hayalî ihracat terimini bu kişinin icat ettiğini öğreniyorum ki, herhalde oturup kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek ticaret yöntemleri izlemiş. Diğer yanda karakteri ve yaptığı işin niteliğiyle Şefik Onat’ın özellikle övgüyle bahsettiği Hasan Esat Işık gibi başarılı devlet adamlarına dair anekdotlar da okuyoruz. Türk sanatçılarına verdiği desteği, Fikret Mualla’nın pek çok eserini bakanlık adına ve kendi adına satın alarak sergilemesi, ressamın ününün yayılmasına katkıda bulunması gibi bilmediğim yönlerini öğreniyorum.
İnsanın varlığı düşüncesinden mütevellittir. Onat’ın hangi siyasetçilerden “küçük adam” diye bahsettiğini, kimleri sözleriyle onurlandırdığını, dostlarına ve düşmanlarına dair izlenimlerini tüm açıklığıyla görebiliyoruz. Siyasetin işini dürüstçe yapmaya çalışan ve dahası ince bir ruha sahip olan insanlar için ne kadar yıpratıcı detaylarla dolu olduğu da her satırda kendini hissettiriyor. Şefik Onat’ın sevgiyle bahsettiği Yd. Konsolos Bahadır Demir’in şakacı bir şekilde vurguladığı gibi, belki de “Hayatta en hakiki ve en iyi meslek mirasyediliktir”. (s. 165)
On yedi yıllık meslek hayatına yedirilmiş bir kırgınlığın izini sürüyoruz. “Sefir” olmak, yalnız kalmak, hayal kırıklığı, yas, gurur, sevinç, şüphe; hepsi geziniyor insanın kanında. Ama en çok da “güvenmek…” İnsan başına ne gelirse gelsin her daim bir güvenme arzusuyla doludur. “Omzundan geriye dönüp baktığında”güvenecek birilerini bulmaktır umudu. Yine de, bunların hiçbirini bulamasak bile, yola kendimize olan güvenimiz ve inancımızla devam ederiz. Bu kitabı okuyunca Onat’ın hangi itkilerle Hindistan’ın “Fatehpur Sikri” kentinde geçen fantastik bir senaryo yazma isteğinde olduğunu daha iyi anlayacağınızı umuyorum.
Eskiden beri içinde olan oyun ve roman yazma hevesini profesyonel olarak sürdüren Şefik Onat, Diplomasi Dedikleri kitabında anılarını hem okuması lezzetli hem de eğlenceli bir serüvene dönüştürmüş. Coşkunun yanı sıra her zaman içindeki sesi dinleyebilmiş insanlara özgü bir dinginlik seziliyor kelimelerde. Kitabın bir yerinde geçen şu güzel şiir, yazının sonuna hoş bir şekilde tesadüf etti diye düşünüyor ve şunu anlıyorum: Gerçek başarı, yürekteki sayısız arzunun arasından senin olanı seçebilmek ve “mutluyum!” diyebilmek en sonunda.
“Delinin biri kentin ortasında durur,
Önünden ardından, her yönden gelen binlerce insan geçip gider.
Bağırır deli, ‘Binlerce yöne giderseniz, nereye varabilirsiniz ki?
Tek bir yüreğiniz var, ama o yürek sayısız arzu dolu!”
– Neishapurlu Attar (s. 332)
•