Mahmut Yesari’nin Çulluk adlı romanı edebiyat tarihimizde işçileri, onların yaşamlarını konu edinen ilk romanlardan biri olarak kabul görür. Çulluk işçilerin yaşamını, yoksul işçi mahallelerini anlatan bir roman olmanın yanı sıra aynı zamanda kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olan bir kadının yaşam mücadelesini anlatan bir roman da olarak dönemin edebiyat eserleri arasında öne çıkar.
Birçok yazarımız gibi kitapları yakın zamanda yeniden yayınlanana dek yalnızca araştırmacıların ve meraklılarının ilgi alanında kalan yazarlardan biridir Mahmut Yesari (1895-1945). Oysa 1920’li yılların sonlarından itibaren Yesari’nin oyunları, öyküleri, romanları, dergilerde yayınlanan yazıları büyük bir okuyucu kitlesinin beğenisini kazanmış, dönemin popüler yazarları arasına girmiştir. Ancak bu ilgi uzun sürmez, yaşam biçimi ve ağırlaşan sağlık sorunları ve bunların getirdiği sıkıntıların eserlerine yansıması sonucu yaşamının sonuna doğru okuyucun ilgisini kaybetmiştir.
Tanınmış bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Yesari ilk ve orta eğitimini tamamladıktan sonra Sanayi-i Nefise Âlisi’ne (Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) girer. Resme yeteneği vardır, hatta ilk karikatürleri lisede öğrenciyken mizah dergilerinde yayınlanmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı başlayınca askere çağrılır ve yükseköğrenimini yarıda bırakarak yedek subay olarak orduya katılır. Cephede yaralanınca İstanbul’a geri gönderilir ve görevinin geri kalanını burada tamamlar. Savaştan sonra Sedat Simavi’nin mizah dergisi Diken’de karikatürist olarak çalışmaya başlar. Bu arada daha sonra da sürdüreceği çok sevdiği bir işe soyunur. Fransızcadan oyunlar adapte etmeye başlar (…) O günlerde tiyatrosever bir grup çeviri yerine adapte etmeyi ilke edinmiş, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın ceddi olan Darülbedayi de bu akımı desteklemiştir. Yazarımız da bu akıma katılacaktır. (Erol Üyepazarcı, Unutulmuşlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler) Bir süre sonra bazı adaptasyonları sahnelenir.
Bu yıllarda ilk evliliğini yapan yazar bu evlilikte aradığını bulamaz ve yavaş yavaş evden uzaklaşıp otel odalarında, ucuz pansiyonlarda yaşamaya başlar. 1923 yılında arkadaşı Reşat Nuri ile beraber Kelebek adlı bir “edebi mizah dergisi” çıkartırlar. Bu dergiye çeviriler yapan, öyküler yazan Yesari’nin ilk romanı da Kelebek’te yayınlanır. İzleyen zamanda birçok gazete ve dergide çeşitli türlerde yazılar yazmaya başlayacak ve adını duyuracaktır. Gazetelerde tefrika edilen romanları büyük beğeni toplar ve kitap olarak basılır. Bu kitaplardan biri olan Çulluk 1927 yılında yayınlanır.
Kısa dönemler dışında düzensiz, sağlığını hırpalayan bir yaşam sürdüren yazar tüm bunlara rağmen kalemi elinden bırakmaz ve sürekli eser verir. Bohem yaşantısı, hesabını kitabını hiç bilmediği için bir türlü başından eksik olmayan para sıkıntısı gibi nedenlerden dolayı yazdıklarına “ilk romanlarındaki dikkati ve itinayı” göstermez. Kolay yazan, gözlem gücü güçlü bir yazardır. İlgi çekebilecek konular bulmada başarılıdır ve yazmayı sürdürür. Yakalandığı hastalığın ağırlaşması üzerine Yakacık Sanatoryumu’na kaldırılır, burada uzun süre tedavi görür. Hastanede yattığı sürede kalemi elinden bırakmaz ve 1938’teYakacık Mektupları adıyla yayınlanacak öykü kitabını yazar. Umarız hastane günlerini hüzün ve kara mizahla öyküleştiren yazarın bu eseri bir gün layık olduğu ilgiyi görür.
Çulluk dönemin büyük fabrikalarından biri olan Cibali (Reji) Tütün Fabrikası’nda başlar. Tütün fabrikasında işçi olarak çalışan Münevver yine aynı fabrikada çalışan Murat’ı sevmekte, hatta evlenmek istemektedir. Murat da ona karşı ilgisiz değildir. Babası vefat etmiş, annesi ve küçük kardeşiyle yoksul bir hayat süren kızın ne zaman bir sorunu olsa ona destek olmakta, yalnız bırakmamaktadır. Fakat evlilik konusunda kafası net değildir. Köyünden ayrılırken çocukluğundan beri nişanlısı Esma’yı geride bırakmış ama onu unutamamıştır. Bundan dolayı kızın evlilik isteğine bir türlü evet diyememekte, kararsız bir halde Münevver ile ilişkisini sürdürmektedir. Münevver bir yanda bu belirsizliğinin sıkıntısı, diğer yanda ağır çalışma koşulları ve yoksulluk arasında bunalmıştır. Kendisi ve sekiz yaşındaki kardeşi çalıştığı halde evin en temel ihtiyaçlarını bile zorlukla karşılayabilmektedirler. Annesi Murat ile evlendiği taktirde durumlarının daha iyi olacağını düşünmektedir.
Yesari romanının bu bölümünde tütün fabrikasında ve çevresinde yaşanan yoksulluğu, çocuk işçileri bütün çıplaklığıyla anlatır. Örneğin fabrikadaki çalışma koşulları çok kötüdür. İşçiler gün boyu sesleri birbirine karışan makinelerin uğultusunu dinleyerek çalışmaktadırlar. Üstelik binada havalandırma yoktur; çalışanların gözleri, ciğerleri ve derileri “tütün tozlarıyla kavrulmakta, zehirlenip çürümektedir, gözlerinin feri sönüp, deriler parlaklığını yitirmekte”, ciğerler hastalanmaktadır. Şafakla evden çıkıp akşamları hava karardıktan sonra eve dönen işçilerin tek gördüğü güneş işe gelip gelirken yolda doğarken veya batarken gördükleri güneştir.
İşe geç gelenlerin veya gelmeyenlerin tam yevmiye alamadığı fabrikada öğle yemeği verilmemekte, işçiler öğlen evlerinden getirdiklerini yemektedirler. Ayrıca paydos edip çıkarken kapıda her işçi aranmakta, ceplerine, çantalarına, paketlerine, çıkınlarına bakılmaktadır. İşletmede güvenlik büyük önem taşımaktadır!
1900’lerin başında Cibali Tütün Fabrikası’nda kadın işçiler…
Hastalanmak, doktora gitmek, ilaç almak kısıtlı bir parayla yaşamak zorunda olan işçiler için büyük bir sorundur. Hastalanan Münevver bir türlü iyileşemeyince sonunda annesiyle Belediye Dispanseri’ne gider: “Dispanserin önü kalabalıktır. Kapının yanındaki, karşısındaki kaldırımlarda kadın, erkek, çocuk gâh çömelip oturmuşlar, gâh ayakta sırtlarını duvarlara dayayarak beklemektedirler.” Yesari anlatmaya devam eder:
“Hep aynı batak, iğneli yolun yolcularıydı… Dispanserin kapısında, kucağındaki sıska, renksiz çocuğu zayıf kollarıyla sallayan ölü benizli kadın, kim bilir hangi dertle inliyordu. (…) İnce kansız dudaklarını vakit vakit ısırır, dişler gibi kısan genç kızın bir bahar daha görebileceği şüpheliydi. Yırtık yeldirmesinin etekleriyle çıplak, yaralı ayaklarını örtmeye çalışan bozuk yüzlü ihtiyarda açlıkla, sefaletle diş dişe, pençe pençeye gelmiş, fakat her şeye rağmen mücadeleyi terk etmemiş bir kahraman hali vardı…”
Nihayet muayene saati gelir ve dispanserin kapısı açılır, bekleyenler “kapıya hücum” ederler. İlk kargaşa geçtikten sonra Münevver ve annesi içeriye girip beklemeye başlarlar. Sıraları gelir ve doktoru görürler. Genç kadının şikâyetlerini dinleyen doktor bir reçete yazar ve şu tavsiyede bulunur: “İstirahat etmelisiniz, vücudunuzu uzun müddet yormayacaksınız. (…) Güneşte bir iki saat dolaşın. Katiyen hazmı zor, ağır şeyler yemeyeceksiniz! Az, fakat sık yiyiniz.” Münevver “Peki efendim” diyerek doktorun yanından çıkar. Dönüş için bindikleri tramvayda elindeki reçeteye bakar ve ilaçları nasıl alacaklarını düşünür!
Fabrikada işçilerin zor zamanlarda yardım alabilecekleri bir “sandık” vardır, ancak buradan para almak için sıkıcı müracaatlar yapmak, yetkililere dil dökmek gerekmektedir. Çaresiz kalan Münevver onca sıkıntı arasında bir de bunlarla uğraşmak zorunda kalacaktır!
Mahmut Yesari, Münevver ile Murat’ın ilişkilerini anlatırken içinde yaşadıkları ortamı ayrıntılı olarak romanına taşır. Bu durum, fabrika işçilerinin yaşamlarını çarpıcı bir dille anlatıldığı romanın yayın tarihi (1927) göz önüne alınırsa edebiyatımızda bir ilktir.
İki gencin ilişkisi Murat’ın bir kavgaya karışması, işten kovulması ve İstanbul’dan ayrılması sonucu farklı bir yola girer. Köyüne dönen Murat bir süre sonra yeniden İstanbul’a dönemeyeceğini anlar. Bu arada Esma’yı da unutamamıştır. Ancak geri döndüğü köy ayrılırken bıraktığı köy değildir. Babası yaşlanmış ve kesin olarak Murat’ın köyden ayrılmamasını istemektedir. Esma’nın ailesiyle ailesinin arası açılmıştır. Murat, Esma ile görüşmek istediği halde bir türlü görüşemez ve babası artık onu evlendirmek için başka bir kız bulmuştur.
Köylülerin bir kısmı tütün kaçakçılığı yapmakta ve bu kanunsuz iş köyde yeni yeni gruplaşmalara neden olmaktadır. Tütün kaçakçılığını önlemek için özel bir ekip oluşturulunca, kolcular ile kaçakçılar arasında çatışmalar başlar. Murat bu sıkıntılı durumla uğraşırken Esma ile görüşmeye çalışmaya devam eder. Bunun mümkün olamayacağını anladığında da Esma’yı kaçırmaya, onunla yüz yüze konuşmaya karar verir ve kaçırır. Ancak peşlerine düşenler ateş ederek Murat’ı yaralarlar. Genç adam her şeye rağmen Esma’yı kaçırmayı başarır. Lakin Esma’nın nefes darlığı vardır. Esma yaşadıkları heyecan, korku ve yorgunluğa dayanamayıp Murat’ın kollarında can verir. Aynı, yakalanınca avcının elleri arasında ölen çulluklar gibi!
Bundan sonrası, Murat’ı zorlu yıllar beklemektedir. Topal ve çolak kalan Murat yeniden İstanbul’a döner. Eski fabrikasında bu kez kapıcı olarak çalışmaya başlar…