İlk romanı Godard Makinesi ile beğeni toplayan yazar Merve Yakut’un öykü kitabı Caravaggio Kırmızısı, İthaki Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. On dört öyküden oluşan kitap başta ahlak kavramını sorgularken toplumsal sınırın gerilimli sularında yüzen bireyleri konu ediniyor.
Merve Yakut ile ilgili ilk söylenmesi gereken cesur bir kalem olduğu, çünkü birçok yazarın çekindiği, en gözü pek olanların ise teğet geçtiği konuların doğrudan içinde. Başka bir deyişle suya sabuna dokunan bir yazar. Öyle ki, öykülerde erotizm, cinsellik, dürtüsellik, haz, gerilim, cinayet gibi olgulara değinmekte. Metinlerin arka planında hedonizm, nihilizm ve immoralizm var. Kısaca insanın “karanlık” tarafını anlatmayı tercih etmiş. “Karanlık” sözcüğünü tırnak içine alıyorum, zira bu kavram genel bir etiketten ibaret. Muhtemelen insanın bastırdığı, bastırmadığı yahut bastıramadığı dürtüler bireylerin asıl insani yanı. Kısaca felsefi bir sorunsal söz konusu: Erdem. İster ahlaka içkin isterse dışkın olsun, sayısız filozofun insanı mutluluğa götüreceğini düşündüğü erdem nedir? Şüphesiz, erdem deyince aklımıza nezaket, diğerkâmlık, cömertlik, hoşgörü gibi pembe kavramlar gelir. Oysa kimilerince bir sapık, kimilerince bir deli, kimilerince bir dahi, hatta kimilerince bir peygamber olarak kabul edilen Marquis de Sade erdemi farklı tanımlar: İlkin öz oğlunu çarmıha gelen Tanrı yoktur, var ise de zalimdir. Yani varlığı da, yokluğu da bu bakımdan önem teşkil etmez. İkinci olarak insan doğaya aittir, doğa ise ahlaktan bağımsızdır, çünkü ahlak insana aittir. Bu noktada insan doğada gerçekleşen her eylemi yapabilir. Dürtülerini bastırmak ikiyüzlü olmaktır. İnsan doğada nasıl çıplaksa dürtülerini de o çıplaklıkta ortaya koymalı ve onları savunmalıdır. Bu sınırsız bir özgürlüktür. Hayvanlar arasındaki her ilişki biçimi –ensest, tecavüz, şiddet, vb.– insan için de geçerlidir. Bu onun “karanlığı” değil, aksine en “aydınlık” tarafıdır. Ahlaksızlığı savunan, pornografik kitaplar yazan, her türlü cinsel sapkınlığı, fiziksel ve cinsel şiddeti kanıksayan, bu yüzden ömrünün çoğunu hapishanelerde ve tımarhanelerde geçiren Sade bu savlarıyla birlikte varoluşçu felsefeye de konu olmuştur. Simone de Beauvoir’ın Cemal Süreya çevirisiyle yayımlanan Sade’ı Yakmalı mı? başlıklı kitabı düşünüre felsefi nazarla bakarak iyimserliği kırdığı noktayı över:
“Sade’ın erdemi herkesin yalnız kendi kendine utançla itiraf ettiği şeyi yüksek sesle bağırmasında değil; Sade bu işin kavgasını da üstlenmiştir. Kayıtsızlığa karşı kıyıcılığı seçmiştir. Bireyin kendisini insanların kötülüğünden çok iyi niyetine kurban gittiğini sandığı şu çağda bu kadar yankı uyandırması da bundandır; bu müthiş iyimserliği yıkmak konusunda bireyin yardımına koşmuştur Sade...”[1]
Kısaca, insanın “karanlık” tarafı denen ve utanç, rezalet gibi sözcüklerle anılan her ne var ise bunu yüksek sesle söyleyerek ikiyüzlü olmayan, hatta bunun kavgasını veren kişi erdemlidir. İşte bu sebeple Yakut öykülerinde bir çöp toplayıcısını dikizleyen tarih doçenti Melis, röntgenlediği bu adamı evine buyur ederek onunla vahşice birlikte olmuştur. Adamın kiri, kokusu, idrarı onu tahrik etmiş, hazzın doruklarına ulaşmıştır. Üstelik bembeyaz koltukta. Bu eylem, Melis’in aynı beyazlıktaki burjuva yaşamına başkaldırma biçimidir aslında. Beauvoir’ın dediği gibi, kayıtsızlığa karşı kıyıcılığı seçmiştir.
Melis’i fark eden ve ona “manyak kadın” diyen elli beş yaşındaki meşhur yazar ise on beş yaşındaki bir kıza, Ece’ye âşık olmuş, varını yoğunu “lolitası” uğrunda harcamıştır. Yazar kızla bağını kesince –çünkü romanını yazmak istiyordur– kız da onu ifşa eder. Yazar da dijital her mecrada linç edilir. Ancak Sade’ın ahlak anlayışını benimsediği için hiç kimseyi umursamaz, çünkü dürtüsünü bastırmamış, bastırmadığı gibi eyleme geçirerek, Sadecı anlamda erdemli bir davranış sergilemiştir:
“Hiçbir şey sormayın. Hepinizden kaçtım, çünkü hepiniz manyaksınız. Sizin gözünüz dönmüş, aklınız şaşmış, iştahınız kabarmış. İştahınızı besleyecek yem olmayı reddediyorum. Gündüzler sizin olsun. Çığlık çığlığa bağırın. Yiyin birbirinizi. Twitter’da ya da Facebook’ta avazınız çıktığı kadar haykırın. Yine haklısınız. Hep haklısınız. Lütfen biraz daha bağırın. Sesiniz kısılana dek bağırın. Sayfalarca yazın. Hashtag’ler açın. Linç edin beni. Yazıyla/sözle linç etmek yetmez, evimi bulursanız gelin ve beni boğazlamaya kalkın.” (s. 60)
Böylelikle gündüzleri kendisini insanlardan soyutlayarak gecenin sessizliğinde yaşamaya başlar: Bir geceyaşayan olmuştur. Zira insanlara öfke duyar, onlardan tiksinir. Tıpkı diğer birçok karakter gibi. Örneğin, S. karakteri küçük yaştan itibaren her yeni güne “kendini ispat etmek” için uyanan fakat bir türlü ailesi tarafından olumlanmayan bir karakterdir. Böylelikle daha küçük yaşta toplum dışına itilir. Üstelik evliliği de onu bunaltmaktadır. Esasen kocası gayet sıradan, iyi sayılabilecek bir tiptir. Ancak Yakut’un kadın karakterleri tutkunun, ihtirasın, aşkın, hazzın ve sanatın, kısaca tam anlamıyla erosun peşindedir. Eros basite indirgenecek bir kavram değildir. Bilhassa Byung-Chul Han müktesebatında. Düşünüre göre günümüz toplumunda arzu egemendir, epithymia. Arzunun sunduğu ise agape, yani karşılıksız sevgidir, ilahi sevgi. Burada her şey şeffaftır, şeffaf olduğu üzere eşzamanlıdır, pornografiktir. Eylemlerin bir gizemi kalmamış, herkes kendisini bile isteye hiper-iletişim çağında ifşa eder olmuştur. Oysa eros içerisinde gizemi barındırır, şeffaf değildir. Agape“cesaret” anlamına gelen thymos’u ve “us” anlamına gelen logos’u dışlarken eros içler. Kısaca modern birey arzular biriktirir fakat eyleme geçmez. Onun eylem sandığı kendini performans öznesine dönüştürerek “yapabilirsin” düsturunun peşinden gitmektir. Eros ise logosun itici kuvvetidir, eylemselliktir. İnsancıl olandır. Böylelikle insancıl olan tarafından değil, insan olan tarafından toplumsal çemberin dışına itilen S. bulduğu kanadı kırık serçeyi öldürerek gücün önemini küçük yaşta kavrar. Şimdi karşısında kocası olduğu üzere bir serçeyi öldürmekle bir insanı öldürmek arasında fark olmadığına kanaat getirir. Peki, adamı yok etmeli midir?
Aynı şekilde 82 yaşında ambulansta ölmek üzere olan Mehlika Hanım da ölümü kabullenmek istemez, çünkü hayatı boyunca erosun peşinde koşmuştur. Böylelikle ölmek üzere olan, bedeni yaşam fonksiyonları göstermeyen bir zihin Tanpınar’a ince göndermelerle âşıklarını yad eder. Hazzı çağırır, haz ilkesinin ötesine geçer, çünkü ölüm gerçeğinin kıyısındaki insan hazzı yineleme zorlantısıyla sürdürerek ancak bu yaşamsal dürtüyle milyonlarca sene gözlemlese de kabullenemediği ölüm olgusuyla mücadele edebilir. Aradığı sadece haz değildir. Hazza erişme/erişememe arasındaki o gerilimdir, yani eros. Nitekim bu gerilimi sinema salonunda yan yana oturan iki insan üzerinden yahut trafikte birbirini takip eden iki kadın üzerinden de aktarır yazar. Söz konusu öykülerde birey, ötekinin eylemlerini dürtüleri doğrultusunda yorumlayarak hazzın peşinden umarsızca koşmuştur. Hazza erişmediklerinde ise öfke duyarlar. Tıpkı bir öyküde geçtiği gibi, “Bilinçli insan nefret doludur. Diğerleriyse mutluluk illüzyonunun içinde gezinir, mide bulandırıcı bir sevgi dolulukla”. (s. 82)
Bir karakter ise hazla iman (eros ile agape) arasında sıkışmıştır. Dürtüsel hazla ters düşen iman ne derece insancıldır? Allah ve Zürafa Sokak’ta birlikte olduğu Pınar’ın kalçaları arasında çatışma yaşayan yine gerilimli bir karakter vardır karşımızda. Başka bir karakter ise intiharı seçer. Kedi olan bir başka karakter de eve yeni bir kedi getirerek ona ihanet eden sahibinden ayrılığı seçer. Üçünün de ortak noktası yazma eylemidir. Kedi bir mektup yazarak sahibini terk eder. İntihar eden karakterin son cümlesi yazımla ve yazım üzerinden yineleme zorlantısıyla alakalıdır. Mütedeyyin karakter de onlar gibi yazıya sığınacaktır:
“Arzu, arıza demek. İmanım arızalandı, itikadım arızalandı, düzenim bozuldu... Kurtuluşum için çırpınıyor, bir yere gidemiyorum. Bir çıkış yolu var mı? Kendimi öldürmek? Olmaz, o da büyük günah. Etrafım büyük günahlar ve o günahları teker teker işleme arzusuyla çepeçevre kuşatılmış halde. Ne yapacağım? Nasıl yaşayacağım? Yazmak, evet... Tek çare yazmak. Ağlayarak ya da gülerek, kederliyken ya da neşeliyken, hırsla, öfkeyle, bilfiil yazmak.” (s. 74)
Bu bağlamda insanın insancıl olma mücadelesinde başta edebiyat olmak üzere sanatın yer aldığına da tanıklık ederiz. Nitekim Yakut’un karakterleri hayatın içerisindeki estetik ayrıntıları gözlemlemekte ustadır. Bir yandan dürtüleri, bir yandan estetik gayeleri onları kuşatır. Üstelik hemen hemen her olayda bir sanat nesnesi yer alır; kâh bir tablo, kâh bir şarkı, kâh bir kitaptan alıntı. Bununla birlikte duyu organlarına hitap edilir. Renkler, sesler, kokular, dokunuşlar hep iç içedir. Böylelikle bizi hazzın gerilimli diyarında sonsuz duyumsamayla, bir büyülü oynaşımla baş başa bırakır yazar.
İşte, tüm bu özellikleriyle Caravaggio Kırmızısı suya sabuna dokunmaktan çekinmeyen öykülerden oluşan, insanın dürtülerini masaya yatıran, toplumsallığı, toplumsal ahlakı sorgulayan, Sade'cı erdemin, erosun peşine düşen, öfke dolu karakterleri anlatan bir eser olarak karşımıza çıkar.
[1] Simone de Beauvoir, Sade’ı Yakmalı mı?, çev. Cemal Süreya, YKY, 1997, s. 88.