"İngiliz yazar Peter Hobbs’un Türkçedeki ilk kitabı Bostanda, Kırlangıçlar, uzun süre hapis yattıktan sonra çocukluğunun geçtiği nar bahçesine dönmesiyle canlanan hatıraları ışığında bir aşk hikâyesi anlatırken, arkasına sakladığı zengin-fakir ilişkisini, merhem niyetine geçen doğayı, insan onurunun düşebileceği en kötü çukur olan hapishanelerde geçen zamanı şiirsel ve insanın kafasında tablo gibi canlanan cümlelerle okura sunuyor."
“Baban beraber olmamamızın mümkün olmadığını, farklı dünyaların insanların olduğumuzu söylerdi. Ancak sen ve ben aynı dünyadan, aynı insanlardan geldik. Aynı dili konuşuyor, aynı çeşmeden su içiyoruz. Aynı güneşi, aynı gökyüzünü tanıyoruz. Biz bile birbirimizden ayrıldıysak, dünyanın kalanı için ne umut bulunur?”
Aşkın perdesinin kapattığı gözler etrafı seçemeyecek hale gelince işte böyle, dünya tektir, suyu başı birdir, gökyüzü tek yapraktır. O yaprağın altında da insanın kendisinden ve gözü kara sevdiklerinden başka her şey bir “kalan”dır dünya. Geriye kalan. Anca sevdiceğinden ayrı düştüğünde aklına gelir o “geriye kalan” insanın. Çünkü artık o da bir “geriye kalan” olmuştur ve umudu arama sırası da ona gelmiştir. “Geride”ki her şeyi aramaya da o zaman “geriden” başlar. Yani iyisiyle kötüsüyle hatıralardan. Her şey toz pembeyken, sadece “an” varken hiç yokmuş gibi gelir o hatıralar ama bulutlar dağılınca da umudun anahtarına dönüşüverir. İnsan da o anahtarla arar yine o eski aynı dünyayı, aynı çeşmeyi, aynı güneşi, aynı gökyüzünü. Belki bulur, belki bulamaz. Ama nihayetinde arar. İngiliz yazar Peter Hobbs’un Talha Aydın çevirisiyle Ketebe Yayınları’ndan çıkan Türkçedeki ilk kitabı Bostanda, Kırlangıçlar, uzun süre hapis yattıktan sonra çocukluğunun geçtiği nar bahçesine dönmesiyle canlanan hatıraları ışığında bir aşk hikâyesi anlatırken, arkasına sakladığı zengin-fakir ilişkisini, merhem niyetine geçen doğayı, insan onurunun düşebileceği en kötü çukur olan hapishanelerde geçen zamanı şiirsel ve insanın kafasında tablo gibi canlanan cümlelerle okura sunuyor.

Peter Hobbs
Bostanda, Kırlangıçlar’ın isimsiz başkahramanı yıllar sonra bir zamanlar babasına ait olan bostana geri döner. Mahpus damlarından yadigâr vücuduyla güç bela nefes alan, hareket eden bu kader mahkûmunu Abbas adlı bir adam evine alır. Mutluluğu olmasa bile yaşamak için umudu orada aramaya gelen bu “Tanrı misafirine” yer, yemek, su verir Abbas. Genç anlatıcımızın yavaştan ayaklanmasıyla beraber anıları da kâğıda dökülür ve biz de onunla beraber geçmişinin izine düşeriz.
Bir kız sevmiştir zamanında bu genç adam. Adı Saba. İlk görüşte çarpılmış, “Gel benle” diye de aynı dünyayı cennete çevirmeye davet etmiştir. Ancak köyün kodamanlarından olan babası bu aşka izin vermez. Davul ve dengini masaya sürerek genç adamı kızından önce ayırır, sonra da cehennemden bir köşe olan hapishaneye attırır. Çok eziyet görür adam. İşkence, dayak, hakaret… Bu dipsiz kuyuda hayatta kalmasını sağlayan tek şey hatıraları olur. Babasıyla beraber vakit geçirdiği nar bostanı, köyü, evi ve elbette büyük aşkı Saba. Zincire bağlı halde aldığı her nefeste ciğerinden zihnine bu anılar ona güç verir. İçinde bulunduğu karanlıkta ışık olur. Dayanılmaz olan sıradan hale gelir onun için. Ve bir gün nasıl hiçbir şeyden habersiz girdiyse hapse, yine hiçbir şey bilmeden çıkar dışarı. Sonrasında akreple yelkovanın tersine işlediği bir zaman dilimine atar kendini. Genç adam için yolculuk işte böyle başlar. Başladığı yerde de biter. Kitaptan bize kalan, şiirin, masalın, aşkın, zamanın içinde dönüp duran bir dünyanın gerçek olduğu “gerçeği”dir. Ama şunu da öğreniriz ki, bostanlar oldukça, kırlangıçlar da hep uçacaktır. Ama ileriye, ama geriye…
•