Bizim Kurdun Hikâyesi’nin arka kapağında Moliere’in meşhur sözü yazıyor: “Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.” Gençler için yazılmış kitap da bu sözü şiar edinip yola çıkıyor ve “yaptıklarımız” ve “yapmadıklarımız”ın sadece kendimizi değil, içinde yaşadığımız ortamı nasıl etkilediğini, bu ikisinin “sorumluluğunu” herkes üstlenerek elini taşın altına sokarsa ortak bir yaşam biçimi kurmanın mümkün olduğunu Şule Akşun’un sade ve duru diliyle anlatarak sonuca ulaşıyor.
“…İnsanda bizi rahatsız eden şey nedir biliyor musun? Kendinden başka tüm türleri yok saymasıdır. Yeryüzündeki her şeyin onun yaşaması için kendine sunulduğuna inanmasıdır. Düşünsene bir kere, doğa sadece insana hizmet etmek için var. Bu ne dipsiz bir bencilliktir böyle! Bir saltanat kurmuş ki kendine, sorma gitsin. İşin kötü tarafı, kabul etmişiz bizler de bu efendiyi. Bize dokunmasa da insan, birlikte yaşadığımız canlılara dokunuyor. Mesela size. Size dokunduğunda aslında sizinle birlikte yaşama alanı bulan bitki ve hayvan türlerine dokunmuş oluyor. Bir tür yok olduğunda onunla birlikte başka türler de yok oluyor anlayacağın…”
Bu alıntı, köyünde altın aramaya gelen şirkete karşı doğayı savunan bir çevre aktivistinin ağzından çıksa şaşırmazdık sanırım. Haklı olup olmadığına hiç girmezdik bile. Ama insanın kendini sorguya çekmesi az buz iş değil. İşte bu yüzden özellikle çocuk-gençlik kitaplarında bize en yakın canlı türü olan hayvanlar âleminden –onların deyimiyle– biz “iki ayaklılara” yöneltilen eleştiriler, sorulan sorular “çekirdekten” meseleyi kavramayı kolaylaştırma açısından önem arz ediyor. Kafaya çakarcasına didaktik olmadığı sürece edebi bir değer de taşıyor. Mevzuya buradan girmemin sebebi, Şule Akşun’un Genç Destek etiketiyle yayınlanan Bizim Kurdun Hikâyesi kitabı. Alıntı da bu kitabın kahramanlarından olan bir kargaya ve bir kurda ait. Genç veya erken yaşa hitap eden kitapların öğretici olmak gibi bir zorunluluğu yok elbette. Ancak böyle bir derdi varsa şayet, konunun anlaşılabilirliği, satırların ayaklarının yere basması bu derdi karşı tarafa ulaştırma işini her zaman kolaylaştırır. Mevzu bahis kitabımız da böyle bir “altyapıya” sahip. Ortaya attığı sorular ise “iki ayaklıları” en azından aynaya baktırsa kâfi…
Bizim Kurdun Hikâyesi, bir öğretmen olan Bayan Karga’nın, kurtlardan oluşan öğrencilerine, onlarla ilgili bir anlattığı bir masalı konu ediyor. Masala göre, “yıldızlar kadar uzak bir yerde” bir kurt sürüsü yaşarmış. Her şey gül gibiyken başka bir sürüyle aralarında avlanma yeri meselesi yüzünden husumet çıkmış. Karşı taraf bu işi aralarında halletmezlerse savaş çıkar diye tehdit etmiş. Kitabın ana karakteri “bizim kurt”, etrafındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen, bütün gününü yan gelip eline ne geçerse okumaktan başka bir şey yapmayan bir kurtmuş. Ancak kendi sürüsü her ne kadar onun bu huyundan haz etmese de başları sıkıştığında ondan yardım isterlermiş. Diğer sürüyle olan meseleyle ilgili de “bizim kurda” danışmışlar. O da gidip sürünün lideriyle konuşup avları paylaşacaklarını söyleyerek işi tatlıya bağlamış. Fakat kendi sürüsünün bir de lider sorunu varmış. Başlarında onları kollayıp gözetecek kimse yokmuş. Sonunda sandık başına gitmekte karar kılınmış ve liyakatsiz bir kurt sürüye lider olmuş.
Bir gün sürünün karşısına dikilip daha fazla yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu, bu ihtiyaçlarını da müthiş bir fikirle (!) insanlardan çalarak gidereceklerini emretmiş. Sürünün yakınlarındaki bir dağın diğer tarafında insanlara ait bir köy varmış. Liderin buyruğu üzerine tüm sürü dar bir geçitten geçerek ulaşılabilen bu köye doğru yola çıkmış. Güç bela da olsa köye varıp ilk geceyi birkaç koyun çalarak geçirmeyi başarmışlar. Karınları doymuş. Ertesi günkü av için dinlenmeye geçerken “bizim kurt” devreye girip herkesi, yarınki avın böyle kolay olmayacağını, köpekleri aşsalar bile insanların tüfekleri olduğunu, tüfeğin ucunda da ölüm olduğunu anlatmaya çalışmış. Ama lider dinlemeyip ertesi gün de sürüsüne saldırı emrini vermiş. “Bizim kurt” ve arkadaşı “kır kurdu” hariç sürünün tamamı telef olmuş. Ders çıkarılması ve sonuca bağlanması gereken her kitapta olduğu gibi Bizim Kurdun Hikâyesi’nde de bunlar var, ancak o kısmı okura bırakıp kitabın meselesine geçiyorum.
Bizim Kurdun Hikâyesi’nin arka kapağında Moliere’in meşhur sözü, “Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz” yazıyor. Kitap da, bu sözü şiar edinip yola çıkıyor ve “yaptıklarımız” ve “yapmadıklarımız”ın sadece kendimizi değil, içinde yaşadığımız ortamı nasıl etkilediğini, bu ikisinin “sorumluluğunu” herkes üstlenerek elini taşın altına sokarsa ortak bir yaşam biçimi kurmanın mümkün olduğunu Şule Akşun’un sade ve duru diliyle anlatarak sonuca ulaşıyor. Kitabın “yardımcı oyuncusu” kargaya verdiği rolle, bahsettiğim “ortak yaşam” olgusunu pekiştiren Akşun, insanın nereden geldiğine dönüp bir bakması gerektiğini de alttan alta belirtmeyi ihmal etmiyor.