“Kaçış yok diye düşünüyorsan, başkasını mapus aldığını da düşünmezsin.”

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?

PERİHAN MAĞDEN

Everest Yayınları
2023 (ikinci baskı)
200 sayfa

6 Nisan 2023

“Perihan Mağden, Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? kitabıyla ilgili verdiği bir röportajda şöyle demiş: 'İnsanlar okuyunca Ben de yapardım diye hissetsinler istiyorum.' Okurun kendini annenin yerine bu denli koşulsuz şartsız koyacağı bir durum yok kitapta. Ancak Mağden’in kitabın başından sonuna kadar bize sürekli, “Ya şimdi?” sorusunu sordurtarak düşürmediği temposu metni ayakta tutmayı başarıyor.”

BURAK SOYER

Perihan Mağden’in kaleme aldığı Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? ilk olarak 2007 yılının Haziran ayında yayınlanmış. Ertan Kurtulan’ın romandan aynı adla uyarladığı, Umut Aral ve Gökçe Usta’nın yönetmen koltuğunda oturduğu, başrollerinde de Melisa Sözen ve Eylül Tumbar’ın yer aldığı dizi 24 Mart’ta Netflix’te gösterime girdi ve diziyle ilgili okuduğum en son haberde ilk üç günde 19 milyon 410 bin saat izlenerek ‘Dili İngilizce Olmayan Diziler’ listesine üçüncü sıradan giriş yaptığı yazıyordu. Ayrıca 33 ülkede de “Top 10” listesine giren dizi, ilk üç günlük izlenmeye göre Netflix’in yerli dizileri içinde en iyi açılışı yapan dizi unvanını da kapmış oldu. Kitap ise yeni baskısını Everest Yayınları etiketiyle yine geçtiğimiz ay içinde yaptı. Ona gösterilen ilgi ne durumda, onu bilmiyorum. Ancak bir kıyaslama yapacaksak eğer, dizinin kitabın önüne geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bunda kuşkusuz kamera arkasındaki ekiple birlikte Melisa Sözen “unsurunu” unutmamak gerekiyor. Biz konumuza dönüp kitapta ne var ne yok, ona bakalım.

Melisa Sözen ve Eylül Tumbar dizinin bir sahnesinde.

“Köksüzlük”

“Kaç yıl oldu Annem son okuduğundan beri. Unutmadım. Hiç unutmayacağım. Annemin sesiyle gelecek hep kulaklarıma. Bambi’den satırlar. Sonsuza dek. Annemin kırçıllı sesiyle. Annemin hiç kimseninkine benzemeyen sesiyle.” İsimsiz annesinin biricik isimsiz kızının içtiği bu “ant”la başlıyor kitap. Aslında bu alıntı hem küçük kızın annesinden devraldığı görevi hem de kitapta annesinin “görevini” tamamlayıp kızına “yer açması” gerektiğini düşünerek kendini ateş atmasını açıklıyor. Kızın ismini bilmiyoruz ancak annenin kızıyla yaşadığı hayatı aynı kefeye koyan, Felix Salten’ın 1923 yılında yayınlanan, Bambi, Eine Lebensgeschichte aus dem Walde kitabından hareketle kızına Bambi diyor. Bambi ve kızı sürekli hareket halindeler. Bir evleri yok. Sürekli değiştirdikleri otellerini birer eve dönüştürmeyi biliyorlar ama. “Köksüzlük” hâkim bir nevi onların hayatına. Bu durum, annenin, kendi annesine karşı hissettiği nefretten kaynaklanıyor.

“Ay Birliği”, “Takma Ruhlar”a karşı

Zengin bir aileden geldiğini anlıyoruz annenin. Kızı için annesi ölünce ne var ne yok satıp paraya çevirmiş. Çokça paraya ama. Yoksa dünyanın dört bir yanında en kralından otellerde aylarca konaklamak “kasa” ister. Ki bu Bambi ve annesinde ziyadesiyle var, onlar da bunun dibini görene kadar turlamaya devam ediyor o ülke senin bu ülke benim. Annesi otel odalarında sigaraya abanırken Bambi de günün iki-üç saatini yüzerek geçiriyor. Arada çok fazla etrafa görünmeden bulundukları yerin çarşısına pazarına iniyorlar. Yemeklerini açık büfe de olsa genelde odalarında yiyorlar. Bambi’nin dillere desten güzelliğine herkes tav olurken anne zekâ fışkıran bir lafla “onları” başından savıveriyor. Anne ve baba kız arasında “özel bir birlik” var. Daha doğrusu anne, içinde bulundukları vaziyete bir kılıf uydurmak için –belki Bambi kitabında geçiyordur, bilmiyorum, öyleyse affola– bu “özel birlik” nitelemesini kullanıyor. “Ay Birliği” diyorlar. Herhangi bir açıklaması yok. Onlar oluşturdukları “Ay Birliği” içinde kendileri dışındaki tüm insanları “Takma Ruhlar” olarak görüyorlar ve sürekli birilerinin onları takip ettiğini düşünerek kaçıyorlar. Bu kişilerin kim olduklarına dair net bir bilgiye erişemiyoruz. Kitabın yarısına gelene kadar da annenin yaptığı “icraatlardan” haberdar olamıyoruz. Aslında kitabın gizemi de burada yatıyor diyerek mevzuyu toparlayalım.

Perihan Mağden

“Kızını kendiyle birlikte hapse atmış”

Perihan Mağden kitapla ilgili verdiği bir röportajda şöyle demiş: “İnsanlar okuyunca ‘Ben de yapardım’ diye hissetsinler istiyorum.” Okurun kendini annenin yerine bu denli koşulsuz şartsız koyacağı bir durum yok kitapta. Ancak Mağden’in kitabın başından sonuna kadar bize sürekli, “Ya şimdi?” sorusunu sordurtarak düşürmediği temposu metni ayakta tutmayı başarıyor. Ayrıca her bölümün arasına yerleştirdiği, anneyle bir şekilde temas kurmuş kişilerin, onlar hakkında sorgu odasında ifade verir gibi yaptıkları açıklamalar da karakterlerin neden bu “yola düştüklerini” destekleyerek inandırıcılığını artırıyor. “Kat Görevlisi”nin şu ifadeleri anlatmaya çalıştığım şeyi ve yazarın anne özelinde karakterlere yaşattığı hayatı daha iyi açıklayacaktır: “Kızın hayatı, bütün hayatı otellerde geçmiş hani. Bütün hayatı! Ev yüzü görmeden. Kaçarak oradan oraya! Ne acayip diye düşündüm sonraları: bi çeşit hapis hayatı. Bu oteller, ne bileyim, burada çalışıyorum diye öyle geliyodur belki de, tamam lüks müks, tamam manzara ne biçim, denizdi havuzdu, yağdı tuzdu – Ama ağbi neresinden baksan hapishane gibi. Burda böyle donmuş da kalmışsın, kaçsan kaçamaz, kurtulamazmışsın gibi bu sıkıntıdan…” “…Yani otel, ev fark etmez. Kendini mapus hissediyorsan, çaresi yok mapussun. Kızın annesi de öyle hissediyordu kendini anladığım. Kızını kendiyle birlikte hapse atmıştı. Bu fena tabii. Ama zaten kaçış yok diye düşünüyorsan, başkasını mapus aldığını da düşünmezsin. Koruduğunu, kolladığını düşünürsün bu fena hayattan…”