35. yılında Beyaz Zenciler ve ‘kaybetmek’

Beyaz Zenciler

INGVAR AMBJÖRNSEN

Ayrıntı Yayınları
2016
368 sayfa

11. baskı
çev. Banu Gürsaler Syvertsen

3 Aralık 2020

"Norveçli yazar Ingvar Ambjörnsen’in 1986 yılında yayınlanan kült kitabı Beyaz Zenciler, otuz beşinci yılını kutlamaya hazırlanıyor. Kutlamak diyorum; zira Beyaz Zenciler gerçek anlamda gerek Türkiye’de gerek dünyada yeraltı edebiyatında çığır açan (Beat kuşağını saymazsak) bir kitap. Kitabın Türkçeye çeviri haklarını yazarın sadece Erzurum lületaşından yapılma bir pipo karşılığında vermesi bile başlı başına Ambjörnsen’in kendisine yakıştırılan ‘yerleşik bir toplumdışı’ sıfatına yaraşır bir hareket."

BURAK SOYER

‘Kaybetmek’ günümüzün en havalı kelimelerinden biri. Herkes birer kaybeden. Kaybedenin kafa kâğıdı olmaz, o ayrı. Aşkta, işte, ailede, arkadaş arasında hep bir kaybediş vardır. Tabiat gereği. Yapacak bir şey yok. Fakat uzun bir süredir (bunda Kaybedenler Kulübü filminin etkisi büyük) marjinallik altına sığınarak yapılan her eylem artık ‘kaybetmek’le eş anlamlı tutuluyor. Sokakta sigara, deniz kıyısında halka açık yerde bira içmek, hafta sonu Belgrad Ormanları’nda yapılan promili normalin biraz üstüne çıkmış şaraplı piknik ve elbette en önemlisi, pazartesi günü şirket arabasıyla işe giderken yine şirket tarafından verilen ortalama bir salata tabağı büyüklüğündeki telefon ve ona yerleştirilmiş şirket menşeili hat ile yapacağı sunum öncesi son ısınmaların her hafta gerçekleşmesinden doğan büyük sıkıntıdan kurtulma çabası. 24 saat özel güvenlikli sitesinin fitness salonunda sabah sporunu ve detoks içeceğini, ardından bilmem ne kahvesinde bilmem ne aromalı kahvesini içmeden kendine gelememe ritüelinin her gün gerçekleşmesinin bünyede yarattığı tahribat, yazın çıkılacak bir haftalık güney ya da bol magnetli yurtdışı tatili kararsızlığının getirdiği gına sonucu doğan büyükşehir hayatından kaçıp börtü böceğe sığınma hevesi, domates biber yetiştirme ihtiyacı ‘kaybetmek’in geleceğinde son nokta olarak adlandırılıyor. Öyle mi gerçekten? Bu mu ‘kaybetmek’?

Yazıya bu girizgâhla başlamamın sebebi Norveçli yazar Ingvar Ambjörnsen’in 1986 yılında yayınlanan kült kitabı Beyaz Zenciler’in otuz beşinci yılını kutlamaya hazırlanıyor oluşu. Kutlamak diyorum; zira Beyaz Zenciler gerçek anlamda gerek Türkiye’de gerek dünyada yeraltı edebiyatında çığır açan (Beat kuşağını saymazsak) bir kitap. Kitabın Türkçeye çeviri haklarını yazarın sadece Erzurum lületaşından yapılma bir pipo karşılığında vermesi bile başlı başına Ambjörnsen’in kendisine yakıştırılan ‘yerleşik bir toplumdışı’ sıfatına yaraşır bir hareket.

Ingvar Ambjörnsen 1956 Norveç doğumlu. 15 yaşındayken hayatına giren okuma tutkusu onu okulu bırakarak uyku tulumuyla beraber ülke ülke, şehir şehir, sokak sokak gezmeye itiyor. 10 yıl boyunca aralıksız şiir, öykü yazıyor ama onun gibi birinin yazdıklarını ‘ana akım’ yayınevlerinin basması haliyle mümkün olmuyor. O da 1970’li yıllarda Norveç’te oluşan anti-kültürü temsil eden ‘Gateavisal/Sokak gazetesi’ adı verilen mecralarda yazılarını yayınlatabiliyor ancak. Punk ile hippi arası gidip gelen yazar ülkesinde ‘uyuşturucu maddelerin yazarı’ olarak anılıyor. Ancak o bu durumdan hiç rahatsız değil. Bir söyleşisinde şöyle diyor:

“Beni Beyaz Zenciler ve Son Tilki Avı’nı yazmaya iten 70’li yıllarda yayınlanan kitaplar oldu. Bu kitaplar blöf doluydu. Uyuşturucu cehennemlerini anlatan uyduruk anı defterleri, filan. Her şeyin bombok çevreler olarak anlatıldığı bu kitaplar beni çok öfkelendiriyordu. İnsan her yerde insan. İnsan bilmediği şeyleri yazmaya çalışmamalı. Ben bunları hem bildiğim, hem de takıntım olduğu için yazdım.”

Beyaz Zenciler, bizzat Ambjörnsen’in, kitaptaki adıyla (Chinasky’ye selam olsun) Erling Haefs’in, yazarlığı kafaya takmış, bir elinde bavulu, bir elinde daktilosuyla uzun bir yolculuğun ardından memleket topraklarına yani Norveç’e dönmesini ve burada yaşadıklarını konu alır. Norveç yozlaşmanın, sokaklarda ölümün, uyuşturucunun, seks işçiliğinin kol gezdiği, medeniyet adı altında ‘beyaz faşizmin’ her yerde hissedildiği bir yer olarak karşımıza çıkar. Arka plana baktığımızda ise bambaşka hayatlar vardır. Haefs’in ekürileri Charly ve Rita’yı bulmasıyla hüzünlü bir vedaya giden yolda aynı ciğere dolan nefesin hikayesi kitabın konusunu oluşturur. Erling ‘çöplük’te yokken işler değişmiştir haliyle. Charly hayatta kalmak için torbacılık yapar, kanser olan Rita bedenini piyasaya sürer ki eroin alıp acılarını dindirebilsin. İşgal evleri, punklar bu üçlünün uğrak yerleri olur genelde. Komünal hayat dışında bir yaşam mümkün değildir. Toplum buna izin vermez. Ancak kitaptaki karakterler bunu bir amaç uğruna yapmazlar. Hayatı öyle yaşarlar. Haefs’in sosyal hizmetlerinden yardım çeki almak için gittiğinde söylediği gibi onlar aslında birer ‘dilenci’dirler. Devlet, dolayısıyla toplum onlara ‘böcek’ muamelesi yaparlar. Çünkü onlar adı konulmamış bir biçimde başkalarının istediği hayatı reddederek yaşamayı seçmişlerdir.

Metinde bol alkol ve uyuşturucu kullanımı var. Ancak kitabı salt bu konuya indirmek saçma olur. Karakterler bol şiir okur, yazar. Haefs sevmediği bir akrabasının cenaze töreninde Proudhon’dan bahseder mesela. Düş kurmayı severler. Bu da aslında hayatı sevdikleri anlamına gelir. Bir insanda düş kuracak cesaret varsa hayata katlanabilecek cesaret de vardır.

‘Kaybetmek’ mevzusuna dönecek olursak… Yukarıda bahsettiğim plazalar arası kısa paslaşmalara her gün maruz kalan biri için Beyaz Zenciler bir ‘köprü altı çocukları’ masalıdır. Onlar balici gördüklerinde yollarını değiştirirler, trafik ışıklarında şirket arabalarının camlarını silen çocuğun suratına bakmaya tenezzül dahi etmezler ki, bu bir insana 1 lira vermemekten bile daha büyük bir hakarettir, onu insan yerine koymamaktır.

Beyaz Zenciler’le yaşıt ‘çocuklar’ şimdilerde mailing’ler, bcc’ler, sunumlar, öğle arasında hafif gevşetilmiş kravatlarla yenen ivedi yemeklerin ardından yetişilecek toplantılara ellerinde kahve bardaklarıyla oradan oraya koşturuyorlar. Her an gelebilecek ‘like’lar’, retweet’lerden kafayı kaldırabilseler, ‘oğlum’ dedikleri bulgur parasına sigortasız çalışan garsonun getirdiği rakının kana karışmasıyla birlikte kurtardıkları vatanla beraber küfrü bastıkları patrona karşı ertesi sabah ayıldıktan sonra el pençe ‘efendim’ yağlamasını bıraksalar, ‘gerçek’ olabilseler, sosyal maskelerini helaya atıp üzerine sifonu çekebilseler ve en önemlisi nefes alabilseler; Beyaz Zenciler’in işgal evleri olan sokaklarda en derin muhabbetlerin kapıları onlara açılacaktır ve ‘kaybetmek’ konusu da sonsuza kadar kapanacaktır.