"Selahattin Enis, yoksul mahallelerinin, arka sokakların, ezilmişlerin, dışlanmışların, yaşamın kıyısında dolaşanların, karanlıkta kalanların isyanını roman ve öykülerinde isyan ve öfkeyle dile getirir. Edebi olmaya çalışmadan, gerçekçi edebiyatı önemseyen, toplumun ve yaşadığı çağın tanıklığıyla yetinen Selahattin Enis, 1909 ile 1928 yılları arasında kaleme aldığı öykülerinde işlediği konuları gelecek tepkileri önemsemeden sert bir dille anlatır."
Enis, Bataklık Çiçeği isimli kitabında yer alan öykülerde kötülüğün kaynağını toplumda arar, ona adeta ayna tutarak toplumun gerçekle yüzleşmesini ister. İkiyüzlü ahlak anlayışını, “kötü” olanın neden “kötü” olduğunun sorgulanmadan görmezden gelinişini eleştirirken, aynı zamanda bu duruma düşen kişinin kendi sorumluluklarını da sorgular.
Yazdıklarıyla yaşamın çirkin, kötü, hatta tiksindirici yanlarını bütün çıplaklığıyla okura gösteren Selahattin Enis (1892-1942), genç yaşta başladığı yazı hayatı boyunca bu karamsar üslubunu korumuş, bu nedenle yargılanmış, hatta yazdıkları fazla “cesur” bulunduğu için eserlerini bastıracak yayınevi bulamayıp yazı hayatından çekilmiştir. Yazarın yaşamı süresinde kitap olarak yayınlanan son romanı, 1924 yılında tefrika edilen Cehennem Yolcuları’dır, 1926 yılında basılmıştır. Ardından kaleme aldığı dört roman ise gazetelerde tefrika olarak kalmış, bunun üzerine Selahattin Enis, 1928 yılından itibaren bir daha yazmamıştır.
Birbirinden çirkin olayları kuru, hırçın, sert ve acı bir anlatımla okuyucuya aktaran Selahattin Enis’i, Tahir Alangu, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman adlı eserinde şu satırlarla anlatır:
“Onun sanatı sert, gerçekçi kişiliği, anlatışındaki ustalık, günlük yaşayışa eserlerinde yer vermesi bakımından Cumhuriyet’ten sonra gelişen toplumsal romanın bir habercisi, geçmişte kalmış, değeri anlaşılamamış bir öncüsüdür. (…) Eserleri, ölçüsüz karamsarlığı ve düşünceleri bir yana bırakılırsa, o dönemleri canlandıran en güçlü eserler arasında yer alırlar.”
Öykülerinin bir kısmından oluşan Bataklık Çiçeği ilk kez 1924 yılında yayınlanıp daha sonra yeni baskısı yapılmayan bir kitap. Kitapta yer alan ilk öykü olan “Bataklık Çiçeği”nde ihanetle, hüsranla sonuçlanan bir aşk anlatılıyor. Güzelliğiyle sevgilisinin aklını başından alan Semra, kendisini sefaletten kurtaran sevgilisinin servetini bitirdiği gibi, bir de kardeşiyle kaçak aşk yaşamaya başlar.
İkinci öykü “Bir Kadının Son Mektubu” güzelliğiyle meşhur bir orospunun hayatının son günlerinde yazara gönderdiği mektubu konu ediniyor. Bu mektupta toplumun ikiyüzlü ahlak kurallarına isyanını ve baştan çıkardığı erkekleri nasıl istismar ettiğini anlatıp kendisini bu yola sürükleyen toplumdan intikam aldığını anlatır ve kendisinden samimi bir itiraf bekleyenlere şunları söyler:
“Şimdi, vazifemi yapmanın rahatlığından doğan derin bir huzurla gözlerimi kapıyorum… Bulunduğum hastane köşesi ne iyi… Hepimizden uzak, hepinizin iğrendiğim gözlerinden, yalan kokan dudaklarından buraya kaçtım. (…) Sizin adi, kokuşmuş vücutlarınız, sizin sefil, riyakâr gözleriniz istemem ölürken yanımda bulunmasın, yanımda bulunmasın…”
Bazı eleştirmenler yazarın hayli pervasızca kaleme aldığı hikâyenin, özellikle bazı anlatımlarının dönemine göre çok cesurca olduğunu belirtmişlerdir.
“İmamın Fatma Hanım”da, kocası öldükten sonra bütün aşkını kedilerine vermiş, yegâne eğlencesi, meşgalesi kedileri olan Fatma Hanım’ın en sevdiği kedisinin feci bir şekilde ölümüne sebep oluşunun trajik öyküsünü okuyoruz.
Selahattin Enis’in, hakkında dava açılan öykülerinden biri olan “Lambo Usta”da, memleketi Karaman’dan İstanbul’a bakkallık etmek için gelmiş, şehrin “içerlek mahallelerinden birinde” dükkân açmış olan “usta”nın para kazanmak için neler yaptığı, rakibi bakkal Mihal ile aralarındaki çekişmenin ikisini ne hallere soktuğu anlatılıyor.
Dükkânının gizli bir köşesinde içki satmaya başlayan Lambo Usta burada müşterilere hizmet için mahallelinin “parlak yuvan” adını verdiği, “çapkın çehresiyle bir kabak çiçeği gibi açılan” bir çırak çalıştırır. Müşteriler üzerinde iyi bir etki bırakır! Ve “meyhanenin” müşterisi sürekli artar. Buna rakibi bakkal Mihal’in cevabı gelinini dükkânda çalıştırmak olur. Bir zaman sonra zenginleşen Lambo Usta, Anika isimli bir kıza âşık olur, ancak aşkına karşılık bulamaz ve sonunda mutsuz ve hasta bir halde köyüne döner.

Selahaddin Enis ve Bataklık Çiçeği'nin ilk baskısı. Orhaniye Matbaası, 1924.
“Çingeneler”de öykünün kahramanı bir çocukluk anısını aktarır. Her sene ilkbaharda köylerine demirci veya başka işlerde çalışan Çingeneler gelmekte, sonbaharda ise yeniden yola koyularak başka yerlere gitmektedirler. Köyün kenarına çadırlarını kuran bu insanlara köyün çocukları her ne kadar ilk günlerde misafirperverlik gösterse de, ilerleyen günlerde bu barış bozulur ve çocuklar türlü türlü şımarıklıklarıyla tacize başlarlar. Mesela herkes uykudayken onların delik deşik olmuş çadırlarına su döküp onları ıslatarak uyandırmaktan çok keyif alırlar. Öyküde bu insanların yoksulluğu ve köylü çocukların saldırganlıkları ustaca tasvir edilmiştir.
“İsyan”, yaptığı resimler anlaşılamamış, yoksullaşmış, tedavi olamayan hasta karısını kaybetmiş ve en sonunda eserlerini yakan bir ressamın hazin öyküsünü anlatır.
Selahattin Enis, “Bağırsak”da İstanbul’un bozuk midesi Pera’yı; “hasta ve cılk” bağırsakları olan, pislik kokan, müzik olarak “en iğrenç, en kaba, gürültülü” seslerin duyulduğu Beyoğlu’nun “lanetli” sokaklarını anlatır. Bu sokakların bir başka özelliği de burada yaşayan kadınların hızla ve sürekli olarak değişmesidir. Hayatları “iskambil kâğıdından yapılmış köşklere benziyor.” Bir zamanlar çok para kazanırken bir süre sonra daha az paraya kiralanan bir “sermaye” haline geliyorlar. Yazar, bu yükseliş ve düşüşün “nedenini hiç kimsenin bilmediğini” ifade ediyor. Zihni melekeleri, sürdürmek zorunda kaldıkları yaşam sonucu tahrip olan, “idealleri basit, çehreleri ebleh olan bu kadınların hassasiyetleri de ilkel”; sevmeyi, sevilmeyi bilmiyorlar, kalpleri hiçbir yel duymuyor, sadece paraya tapınıyorlar…
Bu öykünün ardından gelen “Şaheser”de bir idam mahkûmunun trajik yaşamını okuyoruz. Geçerken uğradığı hâkim arkadaşın mahkûm ettiği idam hükümlüsünün kendisine gönderdiği mektubu Selahattin Enis’e gösterir. Bu öyküde Selahattin Enis, bir kez daha “suçun” ve “suçlunun” baş sorumlusunun toplum olduğunun altını çiziyor.
“Bütün Bir Hayat” iki kadın nedeniyle yaşamı altüst olmuş çilekeş bir gencin öyküsü. Anasını ve babasını kaybeden Ahmet Mualla, ailesinin matemini unutmak için bütün servetini “çılgın bir eğlence hırsıyla yer ve bitirir” ve yaşamını sona erdirmeye karar verir. Ancak bunu yalnız değil sevgilisiyle, uğruna bütün varlığını harcadığı kadınla yapmak istemektedir. Kadın onun bu arzusunu kabul etmeyince ayrılırlar. Sokaklarda kalan genç sonunda lüks bir randevuevinde iş bulur. Bu kez de evin patroniçesi kadına âşık olur ve kıskançlık sonucu kadının savaş zengini sevgilisine saldırır. Ahmet kovulur, ancak kadına tutkusu hâlâ devam etmektedir. İntikam almayı hayal ederek yaşamaya devam edecektir.
“Teşrihhanede” adlı öyküde yazar burada gördüğü ürpertici olayları bütün çıplaklığıyla aktarır. Naçizane tavsiyemiz, geceleri okunmaması olacak!
“Kurtlar”da savaşın, seferberliğin yeni evlenmiş bir kadının yaşamında nasıl bir faciaya neden olduğu anlatılıyor. Köye gelin geldikten iki ay sonra kocası askere alınan Fatma yeni akrabaları tarafından da istenmemektedir. Kar yolları kapadığından kendi köyüne de dönemez. Bir akşam evinde yalnız otururken kurtlar eve saldırır ve kapının eşiğini oymaya başlarlar. Genç kadın kurtları savmak için baltayla onların kapıdan içeri uzanan pençelerini keser ve kurtları savuşturur. Ancak olaydan çok etkilenmiş ve kalbi yaşadığı heyecana dayanamamıştır.
“Avdet”, I. Dünya Savaşı’nda dört yıl muhtelif cephelerde savaşmış, tam on sekiz yerinden yaralanmış bir askerin savaşın sonunda evine dönüşünde karşılaştıklarının anlatıldığı, trajik bir öykü. Bir yıldır karısından haber alamayan asker, semtine geldiğinde mahallesinin ve evinin artık olmadığını görür. Bütün mahalle yanmıştır, ne karısı ne de komşuları ortadadır. Karısını aramaya başlayan asker sonunda izini bulur. “Karısı kötü yola düşerek bir harp zenginin karısı olmuş”, Şişli’de bir apartmanda oturmaktadır. Karısının evinin önüne gelince gördüklerine inanamaz. Bu lüks yapının önünde sık sık arabalar durup kalkmakta, pencerelerden müzik ve kahkaha sesleri taşmaktadır. Seslerden biri tanıdıktır, karısının sesi... Beklemeyi sürdürür ve gecenin ilerleyen saatlerinden birinde, karısının sarhoş bir halde, iki erkeğin kolları arasında bir otomobile bindirildiğini görür. Bir anda bağırarak otomobilin içine girer ve karısının “süslü saçlarını bileklerine dolayıp” onu dışarı çıkarır. Ardından da “bir taş parçası halinde, yüzükoyun apartmanın mermer girişine fırlatır!”
Kitapta yer alan son öykü “Hufre”de (çukur, oyuk, delik) kadınlardan çok çekmiş bir erkeğin kadınlar hakkındaki fikirlerini okuruz. Öykünün kahramanı, bugünlere üç aylık “acı” bir tecrübe sonucu vardığını belirttikten sonra şöyle devam eder:
“Anlıyorum ki size karşı duyduğum aşk, benim hayvanlığımın sizin hayvanlığınıza karşı bir meylinden ve düşkünlüğünden başka bir şey değilmiş… Ve sonra anladım ki kadın, tabiatın insanlığa musallat ettiği çok tehlikeli bir veba, çok yıkıcı bir kasırga, çok muazzam bir afettir. Eğer kadınlar olmasaydı (…) insanlık bugün bu kadar kötülükle kirlenmeyecek, sefalet yaraları bu kadar umumi, bu kadar müzmin ve iltihaplı bulunmayacaktı.”
Bu ve buna benzer “ciddi ve felsefi” açıklamalarla devam eden öykü, bu durumu hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini öne sürerek son buluyor. Selahattin Enis’in pek çok metninde olduğu gibi burada da koyu bir kadın düşmanlığı yer etmiş görünüyor.
•