Sema Kaygusuz’un 2015 yılında yayımlanan romanı Barbarın Kahkahası çok sevildi, çok tartışıldı, çokça da yorumlandı. Kitap, önemsiz gibi görünen karakterlerin attığı önemli tiratlardan ve yoğun metaforlardan oluşsa da, şüphesiz bir Türkiye gerçeğine tekabül etmektedir.
Olay Mavi Kumru Moteli’nde geçmektedir. Bungalovlardan oluşan bir tatil köyü düşünebiliriz. Birçok karakter yer almaktadır. Ancak gözünüz korkmasın. Zira her bir karakterin çok önemli bir temsil hakkı var kitap içerisinde. Dolayısıyla da bu motel aslında bir Türkiye panoraması sunmaktadır. Dakika bir gol bir, metafor avına başladık!
Kanaatimce, Sema Kaygusuz imzalı bir eseri baştan sona anlatabilmek (lineer bir şekilde) mümkün değil. Çünkü olay akışı tatil köyüne gelen ailelerin kendi aralarındaki münasebetleri dolayısıyla defalarca kesiliyor. Hatta tıp tarihçisi Simin karakterinin defterinden parçalar bile okuyabiliyoruz bir anda. Kitabın en güzel yanı da şüphesiz bu. Herkesin birbiri hakkında konuşması, düşünmesi, tartışması, bir kanaat oluşturması.
Zira kitabı bir polisiye-gerilim havasına sokan durum da bu. Otelin her yerine, eşyalarına, çarşaflarına, hatta limonata dolabına işeyen birinin olması. Roman boyunca, bu kişinin kim olabileceğini motel misafirlerinin gözünden okumaya çalışırız.
Kitabın odak noktası bu tuhaf olay çerçevesinde gerçekleşen hadiselerdir. Aslında yazar ortaya bir taş atar. Normalde birbirinden haz etmeyecek, birbirini sevmeyecek birçok insan bu pis olay karşısında o çok “modern” havalarını bırakır. İnsanlar hayat görüşleri çerçevesinde bu saldırganı tespit etmeye çalışırlar. Önyargılar, tabular, şüpheler birbirini kovalar.
Kitabın en önemli karakterlerinden Okan, metin içinde faşizan söylemleri tavanda olan tek kişidir diyebiliriz. Zira oğlu Ozan’ın kendini ispat etmek için sürekli “av”lanması da manidardır. Ergenlik çağındaki bu çocuğun zıpkınla denize açılması, balık avlamaya çalışması, nihayetinde de bir keçiyi sırtlayıp getirmesi çok “tuhaf” olarak görülebilir. Ancak bu ataerkil düzlemde bir oğlanın “adam” veya “erkek” olduğunu ispat etmesi için bu tip ritüeller gereklidir.
Örneğin eski Türklerde erginlik kazanmak için ava gidilirdi. Bilhassa vahşi bir hayvanı avına düşürmek büyük meziyet işiydi ve bunu yapan kişi çok takdir kazanırdı. Ayrıca Jean Paul Roux, evlenmek ve cinsel münasebete geçmek için bile bu tür bir “erkek olma” ritüelinden geçilmesi gerektiğinin altını çizer.[1]
Oldukça arkaik ve ilkel gibi görünse de aslında modern zamanlarda farklı birçok yapının içinde “er”-ginleşmeye ait izler görebiliriz. (Sünnet, askerlik, yatılı öğrencilik, vb.) “Erkek olmak” da aslında “kadın olmak” kadar sancılı ve zordur.
Makalenin temel konusu gereği, Okan’ın homofobik söylemlerine dönelim. Bu söylemlerin altında yatan faşizan gerçeği gözden geçirelim.
“… Kesin eminim. Bu ibneler yaptı.”[2]
Okan’ın bu sözünü salt bir homofobik ifade olarak görmeyelim. Kötü bir olay gerçekleştiğinde maalesef en önce en zayıf halkalara gözler çevrilir. En dezavantajlı, en hırpalanan, en hor görülen kimseler/ gruplar aşağılanmaya başlar.
Okan’ın şu ifadeleri, bilinçdışında yatan “ötekileştirilmiş” unsurlara olan nefretini açığa çıkarır.
“Evet evet, onlar gibiler hem efendi hem de karı gibi feminist olurlar. Kıl tüy, kedi köpek, kıytırık bir ağaç için ortalığı ayağa kaldırır ama iş askerliğe gelince aynen sıvışırlar. Kürtçü olur bunlar, Ermeni, Rum dostu olurlar, bir de birbirlerini… Tövbe yarabbim, en sonunda gelir üstümüze işerler. Yüz vermeyin şunlara.” (s. 71)
Bu pasajda daha etkili bir şekilde görebiliriz bu ötekileştirmeyi. Homofobik söylem büyür, büyür ve kocaman bir nefret balonuna dönüşür. Kadın düşmanlığı olarak tanımlayabileceğimiz mizojini kendini hissettirir. Feministlik, çevrecilik, anti-milliyetçilik, anti-militarizm, solculuk bu nefret duvarının başat öğeleri olurlar.
Aslında homofobi bir nevi metafora dönüşür. İçine heteroseksist, hegemonik, toksik masküleniteye dair her türlü olumsuz kalıbı alır. Motel sakinlerinden Eda’nın ataerkiye karşı söyledikleri çarpıcıdır:
“Peki ya penis? Dimdikken gösterişli, inikken pörsük. Çok basit ama çok kırılgan. Anladın mı şimdi, neden kadından ödü kopar erkeğin? Çünkü onun cinselliği kadın tarafından yargılanır. Erkeklere göre şeytan, iblis, cadıdır kadın.” (s. 54)
Homofobi, eşcinsel düşmanlığı gibi görünse de aslında bu kadar basit bir hastalık değildir. Mizojiniyi de içinde barındırır. Bunlar kardeştir. Eda’nın şu ifadeleri tezime ışık tutacaktır:
“Yunan eşcinselliğinde özgür erkeklerin edilgenliği suçtu. Köle efendisini düzemez de ondan. Bu yüzden fallusla faşizm uzaktan akrabadır.” (s. 54)
Etkenliği erkeğe, edilgenliği kadına atfeden bu patriarkal söyleme göre; sevişme esnasında kadının yerini alacak erkek de lanetlenir. Bu erkek pagan Yunan’da köle olabilir ancak. Yani cinsellik gibi en temel dürtümüzün doyurulması sırasında dahi ast-üst ilişkisi mevzubahistir. “Aşağıda olan anca içine alabilir” tezi ortaya çıkar. Bu da aslında seksin fallosantrik bir fiile dönüştürülmesine yola açar. Edilgenlik, içine almak, kadına ait bir şey gibi gösterilerek küçümsenir. Zira ataerkil söyleme göre erkek gibi erkek elindeki kılıcıyla (fallusuyla) vahşi, derin, karanlık bir ormanı evcilleştirebilir.
Ataerkil kültürün çevreye ve doğaya bu denli zarar vermesinin alt metninde kesinlikle bu yatar. Bakir bir araziye ayak basmak, balta girmemiş bir ormanı ehlileştirmeye çalışmak psiko-kültürel bilinçdışımızda kadınla ilgilidir. Görüldüğü gibi mizojini burada da kök salmıştır.
“Vahşi, ilkel, acımasız” gibi anlamlara gelen barbar kelimesi romanda ataerkiyle ve onun tüm söylemleriyle bütünleşerek o zalim kahkahasını atar.
“Evcil hayatlarımıza sızmış biri çocuk, diğeri yetişkin iki barbar, hicveden bir kahkahayı, karşılıklı atışan âşıklar gibi tamamlıyorlar.” (s. 124)
Ozan’ın avcılığından ve rüştünü ispat etme çabasından bahsetmiştik. Motelde her yere işeyen kişinin bir yetişkin olabileceğini yazar, Simin karakterinin günlüğü vasıtasıyla bize aktarır. Ancak kesin olarak kim olduğu bilinemez.
Daha da önemlisi burada kurulan analojidir. Kaygusuz’un “barbar” tanımı burada çetrefilleşir. Koca işletmeyi bu şekilde rezil etmek çok “çocukça” görülebilir. Yani yetişkin bir kişinin yapacağı bir şey olarak kabul edilmez. Belki de yetişkin bir birey bu yolla aslında çocukluğuna geri dönmeyi arzu etmektedir. Belki de ergin bir birey olmak (ataerkil söyleme göre; erkek=adam= insan olmak)[3] o kadar da güzel ve mühim bir şey değildir.
Her ne olursa olsun fallosantrik ve hegemonik patriarkal söylem, tüm bireyler üzerinde tahakküm kursa da (romandaki karakter bolluğunu bunla açıklayabiliriz) bu acının en katmerlisini şüphesiz “öteki” bireyler yaşayacaktır.
NOTLAR:
[1] Roux, J.P., Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İşaret Yayınları, s. 182, İstanbul, 1994
[2] Kaygusuz, S., Barbarın Kahkahası, Metis Yayınları, 3. baskı, İstanbul, s. 71
[3] Türkçede sıklıkla kullanılan adam olmak ifadesi cinsiyetsiz gibi görünse de aslında tam manasıyla cinsiyetçidir. Kadına da “erillik” atfetmektedir. Tıpkı İngilizcedeki human (insan) kelimesi gibi. Human içinde yer alan “man”, erkek anlamına gelir.