Aşk: bir hakikat üretimi…

Aşk ve Ereksiyon "Aşk"ı

ÖMER FARUK

Altıkırkbeş Yayınları
2019
263 sayfa

26 Şubat 2020

Aşk ve Ereksiyon “Aşk”ı, belirlenmişliklerimizi öteleme çabası ile yaşamanın, yani “özgürlüğün” Aşk’ı var kılmanın öncülü/ön koşulu olduğu gerçeğinden yola çıkan bir deneme.

MERİH TAŞKAYA

Üretim ve bölüşüm ilişkilerinin ve bu ilişkiler çerçevesinde inşa edilen yapıların, kültürel kodların ve davranış biçimlerinin duyguları, imajları ve kanaatleri belirleme hallerinin sosyolojik analizi zihnimde dönüp dururken, Ömer Faruk’un Aşk ve Ereksiyon “Aşk”ı adlı kitabıyla karşılaştım (aslında dost önerisiydi). Kitap 6:45 yayınlarından 2019’un Ekim ayında çıkmış. Ömer Faruk, aklımı yeni sorularla doldurmayı ve yanıtları birlikte bulmak için ona eşlik etmeye heveslenmemi kitabın daha ilk sayfalarında sağladı. 

Geleneğin, kuralların, sığ suların güvenliğini terk etme cesaretini gösteremeyenler için Aşk’ın zorluğunun, hatta imkânsızlığının farkında olan “Çok Kalpli Asiler” için kaleme aldığı denemesinin ithafını da heyecanla üzerime alındım doğrusu.  Var olanı kabullenip, biçilmiş hayatlar sürmeye teşne kalabalıklar, kendileri için yazılmış hikâyelerin figüranları olarak hayatlarını sürdüredursunlar, Ömer Faruk, Aşk’tan, Devrim’den ve Sanat’tan vazgeçmeyen “Çok Kalpli Asiler”e seslenip, kalbimizin müziğini kulağımıza eriştirmeye davet ediyor bizi.

Bu davet öyle şen bir ortamda, doğanın ve barışın bağrında değil elbette: Sermaye kültürünün zemin hazırladığı birbirini tüketen ilişkilerin, popüler kültür aracılığıyla sadece simgeye dönüştürülen Aşk’ın, gelip geçiciliğin hüküm sürdüğü bir hayatın içinde. Böyle bir hayatın belirleyiciliğine direnme kararlılığıyla iştirak edilebilecek bir davet bu. Aynı zamanda yaşamı teoriden koparmadan yaşama cesareti göstermeye çağrılıyoruz aslında. Kabul edip kilitsiz kapıdan içeri girdiğinizde, sizi Ömer Faruk’la birlikte Octavia Paz, Richard Sennett, Abdulgaffar el Hayati, Karl Marx, Michael Haneke, Şükrü Argın, Alain Badiou, Çetin Balanuye, Gilles Deleuze, Susan Neiman… ve daha niceleri karşılıyor. Burası, düşünenin düşünceye hükmettiği zihinsel bir ortam.

Aşk ve Ereksiyon “Aşk”ı, belirlenmişliklerimizi öteleme çabası ile yaşamanın, yani “özgürlüğün” Aşk’ı var kılmanın öncülü/ön koşulu olduğu gerçeğinden yola çıkan bir deneme. İnsanın eyleyişlerinin, aşk kapasitesini nasıl tayin ettiğini sosyolojik, antropolojik, felsefi, tarihsel ve sanatsal açıklamalar/değinmeler eşliğinde anlatıyor. Mesele tek boyutlu değil; sonuçta “Kişi, edindiği Aşk kapasitesi kadardır.” (s. 172)

İnsanın yapıp etmelerinden yola çıkışta ilk uğrak “Ev”. Ömer Faruk “Ev”i özel ve kamusal alan ikiliğini göz ardı etmeksizin, içselliği vurgulayarak denemesinin odaklarından biri olarak konumlandırmış. Özel ve kamusal alan… bir taraftan özgür, diğer taraftan ait olma arzusunun sonucu… “Diğer canlı türleriyle farkını göstermek isteyen insan hem yaratmak hem de doğasını yaşamak istiyor. Bu ikilem arasındaki gerilimin sonuçlarına kültür ya da tarih diyoruz,” (s. 54) dedikten sonra kültürel iklimin iyicil ya da kötücül karakteriyle devam ediyor: Asıl soru şu: başkasının acısından mı yoksa varlığındanhaz alıyorsunuz? Kentler bu durumu okumak için doğru/uygun birer gösterge. Zafer anıtlarının, hapishanelerin, gökdelenlerin yükseldiği kentlerin aksine; parkları, oyun alanları, dernekleri, sineması, tiyatrosu, engellilerin erişebilirliğini gözeten yapıları, hobi ve miting alanları, kuşları, sincapları ile plajların, dağların ve gökyüzünün tüm kent sakinlerine ait olduğu bir kentin başkasının varlığından haz duyduğunu anlayabilirsiniz (s. 55-56). Burada insanların evleri, kendilerini kapattıkları hapishaneler değil ve kentin karakteri kendiliğinden bir ‘sokağa çağrı’: Yaşam ve karşılaşmalar böyle bir kentin sokaklarında akar; ve “Aşk, karşılaşmayla elektriklenen bir boşlukta hüküm sürer” (s. 39, Octavia Paz’dan). 

Ömer Faruk, düşünceye hükmeden bir konumda kalmamız konusunda ısrarlı olduğu denemesinde, bilinçdışını mahzene, bilinci tavanarasına benzeterek ilerliyor. O sırada Bachelard uğruyor sayfaya: “…çatının[tavanarasının] akılsallığıyla mahzenin akıldışılığı, neredeyse hiçbir yorum gerektirmeksizin karşı karşıya konabilir.”(s. 37). Ömer Faruk’a göre tavanarası mahzende yaşadığımız korkuların akılsallaştırıldığı yer (s: 38). Korkularımızdan yakalanıp boyunduruk altına alındığımız, tüketim odaklı hayatlara, ancak içselliğimize yol aldığımız ve düşünceye hükmettiğimiz bir noktadan; tavanarasından kafa tutabiliriz.

“İçselliği kaygı olarak edinenler, içselliğin sınırı olmadığını bilenler ve bunu arzulayanlar, diğer kişilerle bu çerçevede ilişki kuranlar, ev’de içsellik arayanlar, hayal gücünün her tür eylemin hazırlayıcısı olduğunu bilirler, kısacası hayatını edinme kaygısıyla yaşayanlar için Rilke şöyle der: ‘Sanat yapıtlarını ortaya koyanlar her zaman, bir tehlikeye göğüs germiş, bir deneyimi sınırına kadar yaşamış, hiç kimsenin aşamayacağı noktaya kadar götürmüş kişiler olmuştur.’” (s .44)

 “Bir yaşam, ne kadar ileri götürülürse, o ölçüde temiz, kişisel, benzersiz bir yaşam olur” (s. 44) derken Ömer Faruk, Rilke aracılığı ile sanatı ve aşkı, “benzersizlik” paydasında ortaklaştırıyor. Aşk benzersiz bir ayrıntıya meyleder/çekilir. Ölümsüzlük’te, Agnés’in selamlama esnasında ‘el kaldırışı’na âşık olunur örneğin: “bir hareket, onunla bir bütün oluşturan, onu özel yapan, onun tekil çekiciliğini yaratan o hareket”e…[1] Kirpiğin titreyişine, gamzenin girdabına, kaşın kalkışına… Yüz’e… Deneme bu noktadayken, tam zamanında geliyor Foucault ve o can alıcı soruyu bırakıyor masaya: “Peki ama, herkesin yaşamı bir sanat eserine dönüştürülemez mi? Niçin bir tablo ya da ev sanat eseridir de, kendi yaşamımız değil?

Benzersiz bir hayat: sanat eseri olan bir hayat… Anlamadığını yok sayan, benzerlikler üzerinden bağ kuran, kitle üretimiyle tek tip varlıklara dönüşen insanların yaşadığı kültürel iklimde bu mümkün olabilir mi? Benzerlik/birörneklik cenderesi, iktidarların kitlelere biçtikleri yaşam biçimiyken… bu duruma boyun eğme/uysallık hali, geleneğe, kültüre bürünmüşken benzersiz bir hayat olabilir mi?

Modern haklara sahip olmak, geleneksel toplumların asla sahip olmadığı özel bir uysallığa sahip olmaktan, bu yönde eğitilmiş olmaktan geçer. Yoksa siyasal iktidarlar bu hakları hiç kimsenin kara gözleri aşkına tanıyor değildirler.[2]

Uysallığı sağlayan buyurganlıktır. Başkasının acısından haz duyarak erekte olan muktedirin fallus simgesi olarak yükselen “gökdelenler kibrin, kabalığın, azametin, yukarıdan bakmanın, naranın ve sermayenin merhametsiz sembolleridir. Zamanımızın çok şerefeli yüksek minareli camileri de zarafet kaygısından vazgeçerek modernliğe teslim olmuş, gökdelenlerle yarışmayı, onlarla beraber yaşamayı seçmişlerdir.” (s. 59)

Gökdelenler nara atar. Otoritenin sesi naradır. Ve hep kitlenin/başkasının adına konuşur… Göz-hizasından konuşmaksa otorite için korkutucudur; otorite hep güç yitiminden korkar. Bu nedenle “yüksek/yüksekte olmak”, başkasının acısından haz duyan, nara atarak dikte eden otoritenin, buyurganın konumudur. Aşk ve Ereksiyon ‘Aşk’ı, kendinden emin bir üslupla “Fısıltı”dan yana tavır alıyor.

Deneme, sıklıkla Aşk’ın anarşist doğasını açık ediyor. “Kişinin kendini sahiplenilemez (=nesneleştirilemez) kılıp vermeyi sevmesiyle başlar Aşk.” (s. 201) Verili bir duruma doğan insanın verili durumlara boyun eğmesiyle tahrip olan Aşk’ın, aşksız yapılan çocukların, yuva olamayan evlerin, bir türlü çocukluktan yetişkinliğe geçemeyen insanın acıklı hallerini dile getiriyor. Bunu dile getirirken aslında mevcut durumu dönüştürme kapasitesine sahip insanın bu yetisinden vaz geçirilişini, sistemin içerisinden okuyor ama bu bir kabulleniş değil:

“Sahih bir Aşk’ı dert edinen kişinin bedeninin, zihninin ve duygularının kapatıldığını fark ve kabul etmesi, bu kapatılmanın dışına çıkmayı hedeflemesi beklenir” (s. 105)

Ömer Faruk’un, uygarlık tarihi boyunca insanın doğa ve toplum tarafından belirlenişine karşı mücadelesine işaret ederek, insanın dönüştürücü gücünü hatırlatması iç rahatlatıcı...

Sonra kilitsiz kapı aralanıyor ve davete beklenmedik bir anda Kafka maskeli adam geliyor… ve kendinizi Prag’da buluyorsunuz… zihni, bedeni ve duyguları kontrol altında yaşayan ama bu durumun farkına varıp çare arayanlar için bir tür nefes alma şehri, tavanarası şehri Prag’da… (s. 87-88).  Anlamın, içselliğin peşine düşmek, yani bize ait olduğu iddia edilen hikâyelerin dışına çıkıp kendi hikâyemizi inşa etmek değil mi zaten nefes almak/yaşamak? 

Prag’dan sonra Abdulgaffar El Hayati’nin nefes aldığı topraklara yol alıyoruz; bir mabed hikâyesine… Burada susmam lazım! Kitabın bütününü sarıp sarmayan, kalbin titreyişini müziğe dönüştüren hikâye, sadece sizin gözünüzden kalbe ve zihne erişmeli…

Ömer Faruk, deneme boyunca “Aşk”a sahip çıkıyor. Aşk’ı tanımlamak hiç de derdi değil. Aşk’ın gölgeleniş hallerini ve izdüşümlerini takip ederek kıymetli bir yol göstericilik üstleniyor:

“Başkasının varlığından haz duyarak düşünceye hükmeden haysiyet sahibi, yok-yer sakini âşık gökdelen yapmaz, gökdelen yaptırmaz; nara atmaz, nara dinlemez; emir almaz, emir vermez; boyun eğmez, boyun eğdirmez; secde etmez, secde ettirmez; hayvanlara tasma takmaz, tasma taktırmaz; âşık olmadan çocuk yapmaz, yapılmasını desteklemez; bir tür olarak farkını başkasının acısından haz duyarak değil, fısıltıdan ve aşktan yana olarak içeriklendirir.” (s. 216)

İlişkilerin birer proje, birlikteliklerin yatırım olarak yaşandığı bir dünyada “Aşk”, kendi acını baş tacı etmeyi göze aldığın bir direniş biçimi olsa gerek…


[1] Milan Kundera, Ölümsüzlük, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2014, s. 15

[2] Ulus Baker, Dolaylı Eylem, der. Ege Berensel, Birikim Yayınları, 2012, s. 15