İnişli çıkışlı bol bir yaşamın ardından ellili yaşlarının sonunda yazdığı Robinson Crusoe ile (1719) edebi başarıya ulaşan Daniel Defoe (1661-1731) bu başarıdan hayli etkilenmiş olmalı ki, izleyen yıllarda kendisini tamamen yazıya hasreder ve arka arkaya edebi nitelikli serüven romanları yazmaya başlar. Bu verimli döneminde yayınladığı Albay Jack (1722) kitabı, ailenin itibarı düşünülerek evden uzaklaştırılmasına karar verilen çocuğun sütanneye terk edilmesiyle başlıyor. O yüzyılın İngilteresi’nde azımsanmayacak sayıda çocuğun başına gelen bu olay, romanın kahramanı Jack’in de başına gelir ve kadından bazı sözler alınarak, para verilerek çocuk sütanneye teslim edilir. Ayrıca baba, sütanneden çocuğun eğitimsiz bırakılmayacağına ve sık sık bir soylu olduğunun hatırlatılacağına dair söz alır! “Babanın düşüncesine göre, soylu olduğunun çıtlatılması bile doğuştan çocukta olan düşüncelere er ya da geç esin verecek” ve çocuk buna inanmak şartıyla bir beyefendi gibi davranacaktır…
Sütanne dürüst bir kadındır, bakıcısı olduğu üç çocuğa iyi davranır, onların arasında ayrım yapmaz. Çocuğun adı John’dur ama soyadı yoktur. Kadının kendi çocuğunun ismi de John’dur, bir süre sonra gelen çocuğun ismi de aynısı olunca, kadın onlara Jack adını verir. Çünkü yaşadıkları mahallede John isimlilere genellikle Jack denmektedir. Kadın önce kendi oğluna “yüzbaşı” demeye başlar, bunu duyan Jack, “Ben de yüzbaşı diye çağrılmak istiyorum” diyerek ağlar. Kadın kavgayı önlemek için ona da “albay” unvanını verir. Üçüncü çocuk ise sadece Jack olarak kalır!

Sütannenin oğlu Yüzbaşı Jack diğer çocuklardan büyük, tıknaz, iri, sağlam yapılı, sinsi, asık suratlı, içine kapalı, kötü niyetli bir çocuktur. Üstelik hayvani, zalim ve canavarca hisler taşımaktadır. Yol yordam bilmez, hödüktür, sokaklarda büyümüş bir oğlan çocuğunun olması gerektiği gibi açıkgöz olsa da doğuştan söz dinlemez ve cahildir. Gözü kara ve cesur olsa da yüce gönüllülük gibi bir hasleti yoktur. Ayrıca elinin yetişebildiği her şeyi çalmaktadır.
Diğer çocuk, sütannenin verdiği isimle Binbaşı John ise nüktedan, hazırcevap, kıvrak zekâlı, cesur bir çocuktur. Hiçbir şeyden korkmaz, durum tehlikeli değilse merhametli ve sevecen bir insandır, ancak dürüstlükten yoksundur.
Bu iki çocuğun yanında Albay Jack’e gelirsek, öğrenme hevesiyle dolu, buna yetisi olan, eğitilebilir bir çocuktur. Lakin karşısına öğretmen olarak bir iblis çıkmıştır. Küçük yaşta hayata atılan Jack, yaptığı kötülüklerin ne kadar kötü olduğunu bile anlamamaktadır. On yaşından önce kimse ona hırsızlıktan başka bir şey öğretmemiştir. Birkaç kez arkadaşları gibi o da yakalanır fakat ağzı laf yaptığı için yargıç onu affeder. Gözcülükle başladığı hırsızlık mesleğinde uyanıklığı ve becerikliliği sayesinde kısa zamanda yükselir ve usta, yakalanmadan işini yapan bir hırsız olur! Hırsızlık yaptıkça “serveti” büyür! Hatta bitpazarına gidip kendisine ayakkabı ve elbise alır! Para biriktirir, bu parayı güvendiği bir kişiye teslim eder.
Bu dönemde Albay Jack’in yegâne olumlu iki yanı vardır. Birincisi bilgisini geliştirmek amacıyla rast geldiği denizcilerin ve askerlerin sohbetlerini dinlemek ve onlara sorular sormak, ikincisi ise ihtiyaç sahibi olanların paralarını veya başka eşyalarını almamak. Hatta bir keresinde çantasını çaldıkları bir kadının çantasını iade eder.
Ancak yaptıkları işler çoğaldıkça etraflarındaki polis çemberi de daralmaktadır. Bazı arkadaşlarının yakalanması Albay Jack’e uyarı olur. Yakalandıkları taktirde kırbaçlama, hatta asılma gibi bir cezaya çarptırılabileceğini düşünerek şehri terk etmeye karar verir ve İskoçya’ya kaçar.
Hapishane, asılmak korkusu olmadan yaşayabilmek için orduya asker olarak yazılır. Şartları kötü olmasına rağmen korkulardan uzak bir yaşam sürmesine imkân verdiği için bu durumdan mutlu olur, ancak bir süre sonra birliğinin Flandre’a gönderileceğini öğrenir. Burası sıcak bir bölgedir! Ve o da kafasına bir kurşun yemek istememektedir. Ordudan kaçar, niyeti Londra’ya dönmektir. Limanda gemi aramaya başlar. Aracı olan adam ona Londra’ya gideceğini söylediği bir gemi bulur. Fakat yola çıktıktan bir süre sonra geminin Amerika’ya gittiğini öğrenir. Üstelik Londra’ya gideceğini sanan tek kişi o değildir. Bu duruma şiddetle itiraz ederler. Sonunda kaptan herkesi toplayarak şunu söyler:
“Başınıza gelen şeyden üzgünüm. (…) Sizi gemiye bindiren herif, rezil tüccarların emrinde çalışan bir serseri, muhtemelen kendisini size kendisini geminin kaptanı olarak tanıttı. (…) Gemi Amerika ve Maryland’e gidiyor ve burada İngiltere’den gönderilen mecburi çalışmaya mahkûm edilmiş insanları teslim edeceğiz.”
O güne kadar ne hırsızlık yaparken ne askerliğe bulaşırken ne de birliğinden kaçarken başına bir iş gelmemiş olan Albay Jack, bu kez Britanya’nın kolonilerin nüfus ve işgücü sorununu çözmek için başvurduğu serserileri, mahkûmları buralarda zorunlu çalıştırma uygulamasının kurbanı olmuş ve Amerika’ya sürülmüştür. Burada beş yıllığına satılacak ve kölelik hizmeti bittikten sonra bir miktar toprağa sahip olabilecektir.
Amerika’ya varınca geniş toprakları ve iki yüz kadar İngiliz ve zenci uşağı olan bir efendiye satılır. Sahibi nüfuzlu bir adamdır. Çiftliğe nadiren gelir, işleri yöneten kâhyadır. Çalışma şartları ağır olsa da Jack işi çabuk öğrenir, kötü beslenmelerine, kötü yerlerde kalmalarına rağmen büyük bir gayretle çalışır. Bu haliyle çiftlik sahibinin dikkatini çeker ve onunla konuşan patronu durumunu öğrendikten sonra ahlaksız bir kaptanın komplosunun kurbanı olduğunu söyler. Bu konuşma sırasında Jack, İngiltere’de parası olduğunu ve bununla sahibinin ettiği masrafları ödeyebileceğini anlatmıştır. Görüşme efendisinin ona yardım edeceğini vaat etmesiyle sonlanır. Ardından da onu kâhya yapar…
Kâhya olduktan sonra çiftlikte tutsak ve köle olarak çalışanları denetleyen Albay Jack önceleri başka kahyaların yaptığı gibi işini savsaklayan ve suç işleyen zenci kölelere karşı şiddet kullanmaz. Ama bir süre sonra onun bu tavrının istismar edildiğini görür. Ve istemese de bu kişileri kırbaçlatır, zencilerin bu hallerinin “hayvanca doğalarından” olduğunu görür! Ancak “en kötü huylularının bile kırbaca başvurmaksızın ya da en azından, hep maruz kaldıkları ölçüde şiddetle kırbaçlanmadan yola getirilmesinin de” bir yolu olduğunu düşünür. Bulduğu çözüm şudur; hata yapan köle önce “en zalim cezalarla korkutulup endişeye düşürülecek”, daha sonra çiftliğin sahibi tarafından bağışlanıp merhametin ne olduğunu onlara anlatılacaktır. Zenciler bunu öğrenecek ve efendilerine daha çok bağlanacaktır. Jack “iyi niyetli” çiftlik sahibine şöyle söyler: “İşinizi yaptırmanın, işi idare etmenin en kötü yolu şiddet (…) yumuşak başlılıkla ve merhametle işe koşulmuş köleler çiftliğinizi” çok daha iyi yola sokar. Efendi bunu kabul eder ve bu yöntemin olumlu sonuçlarını beraberce görürler. Jack çiftlik sahibi olunca efendisine söylediklerini uygular.
Robinson Crusoe’yu okuyanlar hatırlayacaktır. Robinson canını kurtardığı ve Cuma adını verdiği yerliye merhamet ve sabırla yaklaşır. Sonunda Cuma onun sadık uşağı haline gelir!
İngiliz romanının kurucularından sayılan Daniel Defoe’nun romanlarının ortak bir özelliği de kahramanlarının kendilerini içerisinde bulunduğu zor koşullardan sabır ve çalışarak kurtulmaları sonunda müreffeh bir yaşama kavuşmalarıdır. Robinson adadan kurtulur, bir zamanların kötü kadını Moll Flanders, İngiltere’ye saygıdeğer bir hanımefendi olarak döner, onlarca yıl korsanlık yapmış Kaptan Singleton nedamet getirip huzurlu bir hayata kavuşur. Defoe okuyucuya sevdirdiği kahramanlarının yaşamını trajik bir olayla noktalamayıp onu üzmeyen bir yazar!
Defoe’nun romanlarında dikkat çeken bir konu, ayrıntı ve olay bolluğudur. Örneğin Robinson’un gemi enkazından kurtarabildiklerini veya Albay Jack’in hırsızlıktan elde ettiklerini ayrıntılı olarak okuruz. Olaylar peş peşe gelir. Kahramanlar olumlu olumsuz, sıradışı veya değil, bir dizi olayla yılmadan uğraşır. Bütün romanlarında göze çarpan benzerliklerden birinin daha altını çizecek olursak, o da İngiltere’de başlayan serüvenlerin önemli bir bölümünün denizaşırı topraklarda devam etmesi ve kahramanların para, ün ve saygınlığı buralarda kazanıyor olmasıdır. Daniel Defoe istikbalin deniz aşırı topraklarda olduğunu düşünür ve dönemin İngilteresi gibi gözünü limandan ayırmaz!
Albay Jack’in iyi kalpli efendisi bir süre sonra ona özgürlüğünü geri verir, kendi çiftliğini kurması için toprak alır ve kendi çiftliğinin başına da onu getirir. Artık çiftlik sahibi olan eski yoksul çocuk bu arada bilgisini genişletmek için kitap okumaya başlar. Dünyayı daha çok tanımak için seyahat etmeyi, uzak ülkeleri görmeyi hayal eder ve sonunda yıllardır uzak olduğu İngiltere’ye yolculuk yapmaya karar verir. Ancak yolda Fransız korsanların eline düşer. Fransa’ya getirilen Jack burada evlenir fakat evliliği yürümez. Bunun üzerine Fransız ordusuna yazılan Jack pek çok maceradan sonra nihayet İngiltere’ye ulaşır. Ulaşmasına ulaşır ama burada da düşman bir ülkenin ordusunda askerlik yaptığı için kaçak yaşamak zorunda kalır. İngiltere kralı af ilan edene kadar bu durum sürer.
Avrupa’da yaşadığı badirelerden sonra yeniden Amerika’ya dönen ve çiftliğinin başına geçen Jack’i burada da yaşayacağı yeni serüvenler beklemektedir. Sonunda o yaşadıklarından ibret alacak, varlıklı, inançlı, “örnek bir vatandaş” olacaktır…
Albay Jack’in, yazarın bir başka kitabı Moll Flanders ile tematik benzerlikleri de ayrı bir konu…