“Bauman’ın, yaşadığımız çağı tarif etmek için ortaya koyduğu 'akışkan modernite' kavramsallaştırması sürekli değişimi, belirsizliği, sonu gelmeyecek bir süreci, tamamlanmamış olmayı, erişilmek istenen nihai bir amacın yoksunluğunu ve böyle bir arzunun olmamasını ifade ediyor. Akışkan modernitede hiçbir şey sabit değildir: kimlikler, ilişkiler, kurumlar. Hepsi şekil değiştirir, çözülür, geçici formlar alır.”
“Gösteri imkânına sahip bir deli, olabilecek en kötü deli türü”
Black Mirror, 3. Sezon, 6. Bölüm, “Hated in the Nation”
Bu alıntı Black Mirror’ın distopik evreninden çıkmış gibi görünse de, aslında içinde bulunduğumuz çağın en keskin ve isabetli tanımlarından biri aynı zamanda. Elbette sahneye çıkan kişinin görünürlüğün coşkusuyla kendini kaybetmesi, tarihin eski ama hâlâ geçerli hikâyesidir. Bu baş döndüren etki, gözetim düzeninin ve akışkan modernitenin ritmine kapılıp rotasını ve ölçeğini baştan sona yeniden ayarlamasına zemin hazırladı.
Panoptikon’un tek odaklı bakışı önce Sinoptikon’a, –çoğunluğun azınlığı hayranlıkla seyrettiği sahneye– ardından Omnoptikon’a evrildi: Artık herkes herkesi izliyor. Gözetim her yerde ve herkesi kapsıyor, daha da önemlisi, gönüllü katılımla gerçekleşiyor. Sosyal medyada paylaştığımız her şey, çoğu zaman bu düzenin etkin katılımcıları haline geldiğimizin göstergesi.
Yeni düzende “görünürlük” iktidarın en cazip biçimi. Yönlendirme, etkileme ve çoğaltma gücü taşıyan bu iktidar biçiminin kurumsallaşmış haliyse son yıllarda hızla büyüyen influencer ekonomisidir. Nitekim, influencer ekonomisi görünürlüğün piyasa değerini dramatik biçimde ölçülebilir kılıyor.
Tartışmanın toplumsal zeminini daha iyi kavrayabilmek için bu yazıda Zygmunt Bauman’ın Akışkan Modernite eserinden hareketle “akışkanlık” kavramını tüketim olgusu bağlamında inceleyecek ve kendimce farklı olanaklar arayışına yöneleceğim.
Bauman’ın, yaşadığımız çağı tarif etmek için ortaya koyduğu “akışkan modernite” kavramsallaştırması sürekli değişimi, belirsizliği, sonu gelmeyecek bir süreci, tamamlanmamış olmayı, erişilmek istenen nihai bir amacın yoksunluğunu ve böyle bir arzunun olmamasını ifade ediyor.
Akışkan modernitede hiçbir şey sabit değildir: kimlikler, ilişkiler, kurumlar. Hepsi şekil değiştirir, çözülür, geçici formlar alır. Bauman’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de şu: Üretim toplumundan tüketim toplumuna[1] geçişte, “ihtiyaç” kavramının yerini “arzu”nun alması. İhtiyaçların bir sınırı vardır, arzunun ise sonu yoktur. İhtiyaçlar katıdır, arzular akışkandır. Bu değişim, tüketim ekonomisinin temel mantığını oluşturur: Sürekli yeni arzuların yaratılması ve bu arzuların hiçbir zaman tam olarak tatmin edilmemesi. Dolayısıyla, yeni bir ürünü daha sepetimize atarken durmamızı gerektirecek hiçbir neden yoktur; arzunun sonsuz döngüsündeyiz artık.
Kesintisiz akışı daha da hızlandırmak için düzenin bize söylediği şeylerden biri şu: “Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir.”[2] Bu ifade bugünün yaşam pratiğini neredeyse bütünüyle özetliyor. Eskiden tamir edilen bir eşyanın artık neden çöpe gittiğini biliyoruz: Sistem bize onarımın “zaman kaybı” olduğunu söylüyor. Daha iyisi, daha yenisi her zaman vardır.
Tüketicinin bir ürünü satın almasıyla onu daha yeni bir model ya da hizmetle değiştirmesi arasındaki süre giderek kısalıyor.[3] Eşyasını uzun süre kullanmak isteyenlerse bu tüketim yarışında çoktan geride kalmış sayılıyor.
Yarış öyle bir noktaya geliyor ki, tüketim artık bir yurttaşlık göstergesi olarak da bizden talep ediliyor. George W. Bush’un 11 Eylül’den sonra Amerikalılara “alışverişe devam edin” çağrısı yapması tesadüf değildi. Yasını bile alışveriş merkezinde tutmaya yönlendiren bu söylem, “iyi yurttaşlığı” tüketimle eşitleyen bir kimlik tanımıydı. Kriz ânında dahi tüketim, kolektif dayanışmanın alanı ve yurttaşlık pratiği olarak kodlanmıştı.
Yani ne olursa olsun, alışverişten vazgeçmek seçenekler arasında yoktur. Günümüzde tüm yolların sonu mağazalara çıkmakta, ya da en azından insanlara her durumda böyle söylenmektedir.[4] Bu örnekle karşımızdaki yapının işleyişi ve bizden beklentisi daha anlaşılır hale geliyor. Artık neyle yüz yüze olduğumuz daha açık.
Peki, tüm bu sarmalın içinde gerçekten hatırlanması gerekenleri seçip koruyacak iradeyi nereden bulacağız?
Bu manzara ilk bakışta bireye hiçbir seçenek bırakmıyor gibi görünebilir. Ama bu iradeyi gündelik pratiklerimizin içinde aramak gerektiğini düşünüyorum. Sürekli yeni uyaranlara maruz kaldığımız bu ortamda, yaşadığımız şeylerin üzerinde durabilmek, onları zihnimizde işleyebilmek bir tür özen haline geliyor. Kendi düşünce araçlarımızı sorgulamak, deneyim kaybı meselesini önemsemek, deneyimi sindirmek ve olup biteni kendi bağlamında değerlendirebilecek bir mesafe alabilmek mümkün.
Eleştirel bir konumlanış, günümüzün çatışmalarını fark etmeyi ve aceleyi askıya almayı sağlayabilir. Bu sayede bilgi rejimi içinde sorgulayıcı bir yaklaşımla iz sürerek anlatıların nasıl kurulduğunu, hangi çıkarları beslediğini ve bizi nasıl yönlendirdiğini görebiliriz. Kopuk görünmelerine rağmen pek çok olgunun benzer mekanizmalar tarafından şekillendirildiğini kavramak da mümkün hale gelir.
Kuşkusuz hepimiz bu anlatıların etkisi altındayız; hiçbirimiz tamamen dışında değiliz. Yine de kendi görme biçimlerimizi sürekli sorgulayabilir, gözden geçirebiliriz. Bu tür bir okuma, durmayı, gözlemlemeyi, hafızayı canlı tutmayı ve dağınık veriler arasında bağ kurabilmeyi zorunlu kılar.
Bireysel ve politik bir çıkış yolu arıyorum. Görünürlüğün kolayca sermayeye çevrildiği bu çağda, zihinsel akışımı bu kaotik hızdan korumaya çalışıyorum. Yavaşlamanın bir mikro direniş biçimi olabileceğini kavrıyorum. Yaşamı özgürce inşa etmenin ve şekillendirmenin en ulaşılabilir yollarından biri bana göre bu.
Tüketim etrafında organize olmuş toplumlarımızda hızla tüketilen bilgi akışına sınır çizmeye ve hatırlamanın imkânını hatırlatmaya mütevazı bir davet olarak da okunabilir bu analiz.
Her birimizin elinde, akışkan çağın içinde dayanak bulabileceğimiz küçük ama anlamlı direniş alanları var. Bu alanlar bazen var olanı korumak ve sıradanlığa yer açmak gibi gündelik tercihlerde kendini gösteriyor.
Günler birbirine benzeyebilir, bunda bir sorun yok. Durabilmek, yavaşlayabilmek; üretmek kadar üretmemeyi ya da üretirken bile bu yarış temposuna uymamayı meşru görmek ve tüm bu tercihlerden dolayı suçlu hissetmemek. Bu tercihin görünürdeki sadeliği bile yeterince radikaldir. Hayatı kesintisiz bir yarışa dönüştürme baskısını soğukkanlı bir kabulle geri çevirmek, tüketim çağının en net eleştirisi değilse bile en tutarlı duruşudur.
NOTLAR
[1] Bu anlatının –kapitalizmin ve endüstrileşmenin yükselişi– köklerini 19. yüzyıla dek takip etmek mümkün. Ancak tarihin dolambaçlı güzergâhına sapmadan, doğrudan bugünün gözetim ruhuna bakma niyetindeyim.
[2] Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İthaki Yayınları, İstanbul, 2000, 272 sayfa.
[3] Zygmunt Bauman, Akışkan Modern Toplumda Kültür, çev. Fatih Ömek, İhsan Çapçıoğlu, Atıf Yayınları, Ankara, 2015, 132 sayfa.
[4] Zygmunt Bauman, Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup, çev. Pelin Siral, Habitus Kitap, İstanbul, 2011, 200 sayfa.