Ahmet Güntan, son kitabındaki “Aristoteles’e.” şiirinde şöyle yazıyor:
dünyamızın ilk Olay Yeri İnceleme Uzmanı gibi baktım kış günü
dalında toplanmadan kalmış sapsarı ayvalarla dolu yapraksız 50
çıplak ayva ağacına (s. 22)
Yukarıdaki dizeler, A.G.’nin şirindeki şeylere kapan kurma halini harika biçimde ortaya koyuyor: Şeyleri belirme/ortaya çıkma; bir başka adlandırmayla, (olabildiğince) saflaşma ânında yakalamak. İşte, şeyliğin suskunluğunu bozan bu atılımda kopan kıyamet yani olay, bana göre A.G. şiirini anlayabilmek için ideal hareket noktalarından biri. 7’lik hitaplar.’daki şiirler az önce açıklamaya çalıştığım atılım anlarından bir seri oluşturuyor; bir punktum zinciri oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Punktum’u (Barthes), şiir özelinde, şairin zihinsel-duygusal ataletini bozan olaysı bir görme/ idrak etme ânı olarak kavramlaştırabiliriz: Şairin zihinsel-duygusal ataleti şey tarafından delinir, yırtılır… Bu delinme/yırtılma ânı şairin kapanına yakalanır… Şair tanıklığın yalnızlığını aşmak için delen/yırtan şeyi konuşturmak… En azından 1 kişi için daha idrak edilebilir/duyumsanabilir hale getirmek ister… Ya da sadece kendine (dünyanın olaysı bir kesitine dair) bir açıklama sunar…
A.G., kitabı açan “Köy kedisi Narin’e.” isimli şiirinde şöyle yazıyor:
Karnını kara bulutlara açarak uyu
ne güzel şey dünyada
Kendini sonsuzca salmak. (s. 11)
Okurları fark edeceklerdir ki, A.G.’nin zihni tefekküre meyilli/sokratik bir formda değil; yatay ve serbest ama dikkat yoğun bir gezinti formunda çalışıyora benzer. Bu zihin (gezinti sırasında) bir şeyle karşılaştığında, “Bu şey esasen nedir?” sorusunu sormaz. “Hemen şurada, gözümün önünde, açık seçik duran şeye kimyamın yönelmesinin sebebi nedir?” sorusunu tercih eder. A.G.’de şeylerin düğümünü çözmeye yönelik sık karşılaştığımız patolojik hırs yoktur; A.G., düğümlere dokunmaz; düğüm halindeki şeylerle karşılaşma macerasını kayda alır. Bu haliyle 7.lik hitaplar., etkilenimlerin kayda alındığı bir olaylar kitabıdır. Duygular, olgular, eşyalar, kendi kendilikler… Dünya, şairin sere serpe, sırrına vâkıf olma ısrarı göstermeden, haritasız yürüyüp gittiği bir olay mahallidir ve böylece çıkarımlar yerine ruh hallerinin peyzajı olarak görünür. Şunu da söyleyebiliriz: Kendinizi dünyaya öylece bırakırsanız, dünya size öylece gelir: Okurken bu formüle ulaşırız.
A.G., “Korkuya.” isimli şiirinde şöyle yazıyor:
İnsan her zaman olan bir şeylerin içindedir
çok korkuyorum. (s. 23)
Aynı şiirden:
Duygular serbest kaldığında öğreniyoruz ne öğreniyorsak dedim.
A.G. şiirinde melankoli, korku, kaygı gibi ruh halleri de dünyanın öyleliğine; dokunulamaz kendi halindeliğine ait olduğundan, ‒diğerlerinden ayırmadan‒ Bakılası’dır. Ne diğer olaylardan ağırdırlar ne de hafiftirler. Şair bunları ayrı bir kümeye yerleştirmez. Bir topoloji: Her şey her şeydedir. Bu ayırmama ve olduğu haliyle ortaya koyma hali, şairin esasında fazlasıyla duygulu şiirlerini lirik handikaplardan koruyan temel prensiptir. Bu haliyle A.G.’nin heybesinde her şey Öylece’dir, Kendi halinde’dir, kaçınılmaz olarak Karmançorman’dır. Benim için bütün bunlar ‒neredeyse bir idea olarak‒ Güzellik adı altında düşünülebilir. Dikkati alıkoyan ve durup seyredilen Güzellik. İşte olay budur: Değiştirilemezliğin Güzelliği. “İnsan her zaman olan bir şeylerin içindedir (…)” (s. 23) Bu değiştirilemezliğe kendiniziserbestçe bıraktığınızda, Dünyanın Keyfi’ni (korku da buna dahildir) sürersiniz.
A.G. değiştirmez; keçinin yerini işaretler, beyaz donun yerini işaretler, Beethoven’ın yerini işaretler…
“Şemsiyeye.” isimli şiirinde şöyle yazıyor:
Elle yakalanmayacak kadar hızlı hareket eden sayısız İlliyet
Molekülünün arasında uykuda bağırırken üstümüze açılsaydın
Keşke (s. 41)
Atomize yığına Dünya adını veriyoruz. Burada bir indirgenemezlik/değiştirilemezlik gizli. A.G. hepimiz gibi atomize yağmurun altında çaresizdir. Kaçmak mümkün değilse izleriz. Şemsiye yoktur. Yoksa açılamaz. A.G. bu sürekli yağmurdan bir şeyler söküp almaya çalışır. Hepimiz kendi aygıtlarımızı kaosu kesmek, kaostan kaotik olmayan bir parça çekip çıkarmak isteriz. 7’lik hitaplar. bu bakımdan kaostan kurtarılan kesitlerin bir dizisi olarak okunabilir. Kendimizi kaosa, onu kesmeden bıraksaydık, tek bir şeyin bile adını koyamazdık. A.G. ad koyma aygıtını düşünsel bir hantallıkla değil, duygusal bir kepçe sallama hareketiyle kullanan bir şairdir. Bu; kaosu şiirle kesmek hiç de kolay bir şey değildir. Kendi deyişiyle “duyguları şubelere ayırmak” zorunda oluşumuza (s. 21), bu bölme işleminin kaçınılmazlığına aydığımız an saflık sanımız bozulur ama bozulduğu anda da saflık, öyle bir şey olmadığını bilsek de, bir ideal olarak ufka yerleşir. Saflığın olmadığını biliriz ama kaosu her durdurmak isteyişimizde, “aklımızın dışı” o saflığı odak alır. Bu sebeple, bu kitaptaki şiirler asla saf olamayacak ancak saflaştırılabildiği kadar saflaştırılmış olay kesitlerinden oluşmaktadır.
A.G. çabamızın yersizliğini değil, çabamızın masumiyetini gördüğü için kendimizi şeyler ve duygular üzerine bir derste hissetmeyiz; ona katılırız.
7’lik Hitaplar.’ın A.G.’nin şiirinde özel bir yeri olduğunu; bir şiir kitabı olduğu kadar, şairin şiirini anlamamız için kullanabileceğiniz kılavuz kitaplarından biri olduğunu düşünüyorum. Burada şairi ve kitaplarını anlayabilmemiz için sunulan temel formülün kendimizi masum ve serbest olarak akmaya bırakmak olduğunu görüyorum. Bir başka deyişle: Masum ve serbest hareket sonrasında dünyada anlaşılmayacak bir şey yoktur; sadece anlama inadı ve direnci vardır. Bununla kast ettiğim, A.G. bize dünyayı dünya yapan düğümleri çözmeye çalışmadan, üzerlerinde serbestçe akarak gittiğimizde, vahşi kaostan bir şeyler (bir fikir, bir duygu) çıkarabileceğimiz. Öyleyse 7’lik hitaplar.’a dünyada bulunmak için nasıl serbest kalacağımızı öğreten bir kitap diyebiliriz.