Kierkegaard ve Sartre replikleriyle Barbie
“Gerçeklik peşinde Barbieland’den yola çıkan Barbie, bu yolculukta onun peşine takılan Ken’e sorar 'Neden endişe duyuyorum?' diye. Bu sözler de aklımıza hemen bir başka varoluşçu filozofu getiriyor: Søren Kierkegaard.”
Barbie filminden (Greta Gerwig, 2023) bir sahne. Solda: Søren Kierkegaard (kolaj)
Yılın çok konuşulan ve en büyük hasılatını yapan filmi Barbie, Golden Globe ödüllerinde önemli bir ödül kazanamamış olsa da gecenin yıldızıydı. Bir grup sinema eleştirmeni filmin feminist mi yoksa anti-feminist mi olduğunu tartışadursun, Giorgio Armani imzalı pembe elbisesiyle Margot Robbie’nin hâlâ rolünden çıkmadığı kesindi. Filmi geç izleyenlerdenim; seveceğim bir eser olduğunu sanmıyordum ama filmdeki felsefi göndermeler sayesinde beklenmedik bir zevk aldığımı söyleyebilirim.
Filmin açılış sahnelerinde Barbie, kusursuz parlak dünyasında hiçbir şeyi sorgulama gereği duymadan varlığını sürdürür. Leziz bir kahvaltıyla başlayan günün ardından sıcak bir duş, güler yüzlü dostlarla selamlaşma ve plajda geçen bir gün. Dans ederek, kız kıza eğlenerek –kendi deyimiyle– “mükemmel bir gün” yaşar her gün Barbie… ve tüm Barbie’ler. Bir gün ne zaman kusursuzdur diye sormaya başlar, bir yandan da anlar ki, ancak sorgulanmayan bir gün kusursuz olabilir. “Sizler de ölümü düşünüyor musunuz?” diyerek bu endişesini diğer Barbie’lerle paylaşır ama bu soruyu sorar sormaz sessizlik bombası atılmış gibi bir anda müzik kesilir, dans durur ve herkes susar. Parıltı söner. Anlaşılan o ki, kusursuz gün yaşayan Barbie’lerin dünyasında kabul edilebilir bir soru değildir bu.
Alman filozof Martin Heidegger’in “gündelik sıradanlık” (Alltäglichkeit) olarak adlandırdığı bir halde geçer Barbie’nin yaşamı. Düşünmeden, bir eylemden diğerine geçilen yaşam içinde Barbie kendi varlığını oluşturamaz. Bir insanın “ben” olması, yani varlığını oluşturması için yaşamına anlam vermesi gerekir. Barbie ya da Barbie’ler “biz” olma halinde yaşarlar. Varlıklarını ortak bir benlikte bulurlar ve bu onları birey ya da “ben” olmaktan alıkoyar. Biz olarak varolma hali aynı zamanda kendi seçimlerini yapmadığın, topluca yapılmış seçimlere uyduğun anlamına gelir. Heidegger’in kastettiği gündelik sıradanlık budur.
Bu konu bizi tam da Jean-Paul Sartre’ın “Varlık özden önce gelir” sözüne getirir. Sartre’ın bu sözünü hemen herkes bilir; karmaşık bir şey anlattığı sanılsa da özünde çok basit bir düşünceye dayanır bu söz. Şimdi bir kol saati düşünün. O saati yaratmadan önce ustanın aklında bir imge, düşünce ya da Sartre’ın dediği gibi bir öz vardır. Yani usta ne yapacağını ve bu yaptığı saatin ne için kullanılacağını bilerek başlar üretmeye. Başka deyişle, kol saatinin özü, varolmadan önce başlar. Birisinin zihninde yer alıyordur. Oysa insan, varolduktan sonra hayatı anlam kazanır. Ne olacağına insan kendisi karar verir. İnsan varolmadan önce bir imge ya da bir öz değildir, hayatının şekillenir şekli onun özünü oluşturur.
Barbie’ye dönersek, onun varlığı da aynı kol saati gibi önceden belirlenmiş. Bir oyuncak olarak üretilmeden önce birinin –bu durumda filmde yer alan Ruth ve Mattel oyuncak üreticilerinin– zihninde vardı. Tasarlanmıştı. Barbie şimdi bu tasarlanmış varoluşun dışında bir benlik arayışına girdiği için, biz-Barbie’den ben-Barbie’ye dönüşmeye başlar. İnsanlaşır. Özü oluşur, kendi aradığı anlamın peşine düşer.
Filmde beni en güldüren şeylerden biri, hayatın anlamını aramak için gerçek dünyaya gelen Barbie’nin geldiği yerin Malibu ve Venice Beach olmasıydı. Afganistan ya da Yemen değil! Zaten insanların Barbie bebek gibi giyindikleri, plastik yaşamlar dendiğinde ilk akla gelen yer olan Güney Kaliforniya sahili. Senaryo yazarlarının gerçeklikle alay edişi miydi bilemeyiz ama filmin parlak pembe atmosferinin bozulmamasını sağlamış oldular.
Gerçeklik peşinde Barbieland’den yola çıkan Barbie, bu yolculukta onun peşine takılan Ken’e sorar “Neden endişe duyuyorum?” diye. Bu sözler de aklımıza hemen bir başka varoluşçu filozofu getiriyor: Søren Kierkegaard. Danimarkalı 19. yüzyıl düşünürü, “Endişe özgürlüğün heyecanıdır” sözleriyle ancak özgür kararlar alan bireyin endişe duyabileceğini söyler. Kierkegaard’ın bu düşüncesine katılmadığımı söyleyeyim; pekâlâ kölelik de, özgürlüğün kısıtlanması da insanda büyük bir endişe yaratır. Burada filozofun sözlerini özgürlük yerine farkındalık olarak değiştirsek, o zaman bugünün insanı için daha anlamlı oluyor. Ve tabii Barbie için de bu daha anlamlı. Barbie kusursuzluğun insana özgü olmadığını fark edişiyle yeni benliğini kazanıyor. İnsan bilinç sahibi olduğu için endişe duyar. Bilinç de onun varlığın farkında olduğunu gösterir. Bu, özgürlüğünün ve bunun getireceği sorumluluğun farkına varmak kadar kısıtlanmanın ve sınırların farkına varmak olabilir.
Özgürlük yolculuğu sonunda Barbie, yapımcısı Ruth Handler ile karşılaşır. Ona “Anlam yaratan insanların bir parçası olmak istiyorum, yaratılmış bir şey olmak istemiyorum” der. Yine bu noktada kol saati gibi bir obje olmaktansa, dertleri, sorunları olan, hayatın anlamını sorgulayan ve belki de bu yüzden hayal kırıklığına uğrayan ya da mutsuz olan biri olmayı tercih ettiğini anlarız. Ancak bu sözleri duyan Ruth bir anda yok olur, çünkü kendi yaratıcısını reddetmiştir Barbie. Aynı Nietzsche’nin “Tanrı öldü” demesi gibi, yaratıcısı yoktur artık. Kendi anlamını bulmak zorundadır.
Filmin başında yer alan “Sizler de ölümü düşünüyor musunuz?” sorusu filmin sonunda adeta yeni bir anlama bürünüyor. Blaise Pascal’ın, “İnsanlar ölümü düşünmemek için eğlence yaratırlar” sözü Barbieland’ın özünü açıklayan bir tümce oluyor. Pascal buna “inkâr eğlencesi” adını veriyor. Hayatı anlamsız detaylarla doldurmak da ölümü inkâr ettiğimizin göstergesi.
Sonunda Barbie hayatın anlamını buldu mu diye soruyoruz film bittiğinde. Ayağında topuklu ayakkabıları yok belki ama Birkenstock terlik de bir marka, elindeki Coco Chanel çanta da. Belki sadece bir kapitalist tüketimden diğerine geçiş yaptı. Varlığı zaten tüketimden kaynaklanan bir anlamda yatıyordu, o da değişmedi, sadece Güney Kaliforniya’ya taşındı.