Şu Cumhuriyet projesi, şu imtiyaz meselesi
“Gazeteci ve yazar Zeynep Göğüş, yeni romanı Çok Yalan Söyledik’te okurunu hafıza kamerasının müphem ışığında Ankara sokaklarında dolaştırıyor. Söz konusu yakın tarihimiz olduğundan, Ankahar yıldızı yer yer yol gösterse de çokça kapana kısılmamak işten değil.”
Zeynep Göğüş
Metin Altıok’un “Şiirin gerçek başkenti sensin” dediği, şiirin, sanatın defalarca postallarla ezilip üstüne altın sarayların yapıldığı Ankara’da geçiyor Zeynep Göğüş’ün yeni romanı Çok Yalan Söyledik. Çekilecek belgeselin kamerasından bakar gibi, “hafıza notlarının” izinde; Selma, Neşet, Binbaşı gibi kahramanlarla, idealistlerle, fırsatçılarla, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanını arka plana almış, sokaklarda dolaşırken, yakın tarihimizin içinden bir türlü çıkamadığımız labirentlerinde sıklıkla takılı kalıyoruz. Bize çizilen portre de Yakup Kadri’nin hayallerindeki kentten uzak. Anlatıcı ve ana kahraman Işıl Gerçek, “Bu hale nasıl geldik?” diye sordukça yazar bizi sanki romanı beklenmedik köşelerinden kırılıp çoğalmış bir aynaya bakarmışçasına okumaya davet ediyor; ne de olsa “kusur arıyorsan tüm aynalar senin”:
“Yüzümü seçemeyince Antik Mısır’da dairesel aynanın sonsuzluğu temsil ettiğini hatırladım, eski Türklerde ise ruhlar âlemine açılan pencereyi. O halde açıl susam açıl...” (s. 115)
Çok Yalan Söyledik
Everest Yayınları
Haziran 2023
312 s.
Susam, yıllar sonra Ankara’da bir araya gelen üç yakın çocukluk arkadaşı için bin bir zahmet açılıyor. Biri 18’inde anne oluvermiş, lise aşkı (sanırız ki) örgüt içinde infaz edilmiş, çeviriler yapan, babası Danıştay üyesi, aktivist Zerrin; Ankara’da yaşıyor. Diğeri ailesini uçak kazasında kaybettikten sonra Amerika’ya taşınıp yıllar sonra Türkiye’ye dönmüş, ikinci kocası Zafer’le Urla’da bağcılık yapan, babası önce hukukçu, sonra siyasetçi, tasavvufa meraklı iç mimar Selma. Ana karakter Işıl ise belgeselini çekmek üzere İstanbul’dan büyüdüğü Ankara’ya, Kaleiçi’ne yeni taşınmış. Hayranı olduğu devrimci Tayfun’un 12 Mart’ta vurulmasına sebep olan kişiyi bulmak, cevabını aradığı sorulardan sadece teki. Onun babası ise kurucu meclis üyesi imiş. Babaların işlerini belirttik, çünkü kızların kimliğinin oluşmasında etkili; “henüz on üç yaşında, boyları uzamaya devam ederken İmran Öktem yürüyüşüne kaldırımdan da olsa katılacak kadar politikler” ve bu topraklarda henüz kurtulamadığımız bir “patriarka” meselesi var:
“Tufan mahallede öğrenci evinde yaşayan ODTÜ Mimarlık’taki çocukların içinde en hippi olanıydı, dolayısıyla da bana en yakını. Sonra yurtdışına gittim. Gittim mi, öğrenci olaylarına bulaşmayayım diye postalandım mı, bunu babama soramadım. Anneme kalsa göndermezdi. Patriarchal Paradox diyoruz buna, Cumhuriyet değerlerini iliğine kadar benimsemiş, pederşahi düzenin birinci kuşak kız babalarının tavrı.” (s. 12)
Kitabın kadınları sadece babalarını değil, sağcısı solcusu, eskisi günceli hayatlarına girmiş diğer erkekleri de mercek altına alıyorlar, haklı olarak:
“(…) Eyleme giderken kızları istemezlerdi yanlarında, dedikodu olur diye. (…) Yoz İlişkiler Bülteni’ni hatırlıyor muymuşum? Devrimcilerin el ele tutuşması bile yasak! Solcular da sağcılar kadar muhafazakâr. Yirmi yıl gecikmeyle geldi ‘68, hatta geldi demek bile çok, kapı araladı. ‘Sen daha iyi bilirsin bunu, ‘68’in cinsel özgürlük teması, çevrecilik falan bizimkilerin yanına pek uğramadı. Birkaç yıl geç de olsa soludum o havayı, ‘70’lerde Avrupa’da olduğum için’ dedim. Feminizm neden geç girdi bizim buraya?” (s. 65)
Başucu kitaplarımdan Feminizm Herkes İçindir, Tutkulu Politika’da, aktivist akademisyen Bell Hooks kahramanlarımızı duyuyor, anlıyor. Şöyle yazmış:
“Büyük kısmı beyaz olan erken dönem aktivistlerin erkek tahakkümünün doğası konusunda da bilinçlenmesi, sınıfçılık ve ırkçılık karşıtı çevrelerde erkeklerle birlikte çalışırken gerçekleşti. (…) Sosyalizm adına birçok beyaz kadın, yurttaşlık hakları ve siyahların özgürleşmesi adına birçok siyah kadın, ya da yerli halkları adına birçok Yerli Amerikalı kadın mücadelede yer almış olsa da, erkeklerin liderliği kaptırmak istemediği ve kadınlardan kendilerini takip etmelerini talep ettiği açıktı.” (s. 13-14)
Artık eşitlik isteğinin ötesine geçildiği, toplumsal cinsiyet rollerinin, cinsiyetçiliğin eleştirildiği 1960’larda başlayan ikinci dalga feminizm hareketinin Türkiye’ye ancak ‘80’lerde uğraması sorgulanırken, eşit haklar meselesi karşımıza sadece cinsiyet bağlamında değil, sosyo-ekonomik referansıyla sınıf veya ulus-devlet inşasında “homojenleştirilmesine” karar verilen etnisite ve inanç bağlamında da çıkıyor:
“(…) Ankara’ya gelmeden önce, Şişli’deki devlet ilkokulunda kapıcı çocuklarının neden arka sıraya oturduklarını, ön sırada benimle oturan Beti ve Korin’le konuştuğumuzu hatırlıyorum mesela. Müsamerelere de ön sıralarda oturanlar çıkardı. Sınıfta çok Yahudi çocuk vardı, ama kim Yahudi, kim Rum, kim Ermeni, öyle bir farkındalık yoktu bende. Bende olmayan onlarda vardı muhtemelen, nasıl olmasın ki, Varlık Vergisi’nin üzerinden yirmi, 6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden yedi yıl geçmiş sadece. Kürdün zaten adı yoktu.” (s. 38)
Çok Yalan Söyledik, ilk romanı Işık Ülkesinden ile 2019 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü, Yok Çünkü Telafisi adlı romanıyla 2022 Oktay Akbal Edebiyat Ödülü’nü alan Zeynep Göğüş’ün dördüncü romanı. İstanbul doğumlu yazar TED Ankara Kolejli; Hür Brüksel Üniversitesi (U.L.B.) Felsefe ve Edebiyat Fakültesi mezunu. TRT’de başladığı gazetecilik hayatında Brüksel temsilciliğinden TV programcılığına, köşe yazarlığına pek çok görevde bulunan, Bilgi ve Okan üniversitelerinde dersler veren yazarın deneme ve derleme diğer kitapları ise Bir Avrupa Rüyası (AFA Yayıncılık, 1991), Devekuşunun Kredi Kartı (AFA Yayıncılık, 1997), Kadınlar Olmadan Asla (Sabah Kitapları, 1998) ve Oğluma Avrupa Mektupları (Can Yayınları, 2002).
Çok Yalan Söyledik, bilgi bolluğuyla okurundan yer yer dikkat ve sabır istese de kurgu, merakı elden bıraktırmıyor. Üç arkadaşın ilişkisini yerle bir etme potansiyeline sahip, eskilerden Yüzbaşı İlhan, Stockholm’de sürgündeki eski devrimci Rıza, Işıl’ın hayatından nedense aniden çekip gitmiş Selva, Kaleiçi’nin “Che bereli, sıkma kehribar tespihli” sahafı Neşet; Ulucanlar’a iki kez girip çıkmış sanatçı, Türkmen Alevisi Fatma da romanın diğer belli başlı oyuncuları. Okul asıp pastanede sigara içtikleri günlerden sakinleştirici ve kolesterol hapı aldıkları günlere, olmuşla olanın hesabını tutmaya çalışan üç kadının kendilerine söyledikleri yalanların yanı sıra birbirlerinden sakladıkları sırlar da varmış meğer; sarmal gibi birbirine dönen ilişkiler… Dünü ve bugünü anlamlandırmaya çalışırken kahramanların kimi kusur aynasında başkasını görüyor, kimi iğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batırma gayretinde:
“Sınavı geçemedik, baskı giderek artıyor, başarılı olma ihtimalimiz kalmadı diye ışığı aramaktan vazgeçiyoruz. Peki bu hale gelmemizde bizim sorumluluğumuz ne? Hep biz haklıydık; incinenleri, bilmeden kırdıklarımızı göremedik, ne çok şeyi yok saydık.” (s. 239)
“Yeni bir zamana hapsolmuş Ankara”yı ve bugünün Türkiyesi’ni anlamaya çalışırken önce eski devrimci (ve/ya ajan), sonra Pentagon’un müşterisi, nabza ve zamana göre şerbet veren mühendis Zafer gibileriyle uygulamada elbette ülkelere özgü farklıklar olsa da genel hatlarıyla Thatcher ve Reagan politikasını takip eden Özal döneminin “katkılarını” herhalde es geçmemek gerekir. Amerikalı siyaset bilimi profesörü Wendy Brown’un Neoliberalizmin Harabelerinde: Batı’da Antidemokratik Siyasetin Yükselişi kitabından:
“Toplumu tedavülden kaldırma, demokrasiyi boğma, devleti dizginleme ve yeniden programlama hedefi yozlaştırıcı kuvvetler takımını (güçlü piyasa aktörleri, eşitlikçiler ve toplum mühendisleri, cahil ve mit tellalı kitleler) etkisizleştirmeye yönelikti. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyılda Marksist devrimlerde olduğu gibi, reel neo-liberalizmde de işler ters gitti. (…) Yurttaşlar siyaseten yatışmış bir duruma geleceklerine, sınırlı devlet egemenliğini ve küresel rekabet ve sermaye birikiminin ulusüstü kolaylaştırılmasını yerin dibine batıran demagog milliyetçi seferberliğe açık hale geldiler. Son olarak da geleneksel ahlak, nüfusu kendiliğinden düzene sokup disipline edeceğine savaş çığlığı haline geldi…” (s. 96)
Işıl dün “eline silah almamış olsa da burjuva hayat tarzını reddetmesine” rağmen sürekli burjuva olmakla suçlanmaktan “neredeyse aşağılık kompleksine kapılacak” kadar bıkmış, bugünse eşitsizliğin had safhada olduğu bir toplumda “karşı tarafa” objektif ve analitik bir gözle bakmaya çalışmaktan yorgun, devamlı kendisiyle didişirken şunları diyor:
“Ne çok yalan biriktiriyoruz içimizde. Bugün gerçi kimse yalan söylediğini kabul etmiyor, aldatılmışım deyip çıkıyorlar işin içinden. ‘Allah’ından kork!’ derler halbuki, belli ki kimseden korkmuyorlar. Ya da kendilerine sanal bir gerçeklik uydurup sahte bir bilincin içinde kaybolmuşlar. Suç yok, ceza da yok.” (s. 308)
Wendy Brown, orijinal baskısı 2019’da yapılan, önümüzdeki yıllarda da ne yazık ki güncelliğini koruyacak gibi görünen kitabında “yalan meselesini” şöyle açıyor:
“Siyasal hayattan çekilen hakikat, yerini geleneğin otoritesine kök salan ahlaki ve dinsel iddialara bırakır. Bunun sonucu da hakikatin hesap verebilirlikten koparılması (tam bir otoriter rejim reçetesi), geleneğin eşitlik ve adalete rakip çıkması ve halk egemenliğinin meşruluğunun kalkması olmuştur.” (s. 115)
Kurgunun sırları çözülürken biz Türkiyeliler rahat bir nefes alamıyoruz ama roman bitince. “Kimlerin vurulup düştüğünü, kimlerin gözaltına alındığını, sudan bahanelerle hangi konserlerin iptal edildiğini” düşünmekten, “dışarıda” yaşanan her ânın sürekli bir vicdan azabına dönüştüğü bir ülkenin okurlarıyız ne de olsa. Güya sol kanatta kurulup askerî vesayetten aldığı güçle büyümüş, “kitlelerin partisi” olması gerekirken “elitist” olmakla yetinmiş, bununla suçlanmış, reform geçirmesi gerekirken seçim yenilgisinden sonra bile lider değiştirmekte gönülsüz en büyük muhalefet partisinin icraatlarını şaşkınlıkla izleyen bir ülkenin yurttaşlarıyız. Sol ideolojiyle anılan bazı sıfatları yalandan da olsa adına, yönergesine yedirip muhafazakârdan, kararsızdan, fırsatçıdan oy toplayarak başımızdan gitmek bilmeyen sağcı partiler ülkesinin vatandaşlarıyız. Yeter ki yönetim değişsin diye, olağan koşullarda yan yana gelmeyecek logoların sürreel bir kolaj oluşturduğu koalisyonlara oy verilen, şirazesi iyice kaymış bir ülkenin seçmenleriyiz. Kahramanımız Işıl Gerçek, seçimlerimizin sonuçlarını üstlenirsek, hep kendi gerçeğimize hak vermek yerine bir başkasının gerçeğinin farklı olabileceğini göz önüne alırsak, değişim için fırsat olduğuna inanmak istiyor gibi. Vallahi ben de istiyorum, sevgili okur.
Önceki Yazı
İTALİK ÖNERİLER-10:
Kriz büyür, yayınevleri küçülürken...
İkna Etmek için Yazmak / Diogenes, eine Illustierte Verlagschronik / Dies&Das zu Diogenes / Lustig ist das Verlegerleben / Yayıncılık Manifestoları / Aşk, Yaratıcılık ve Yasa / Bir "Çevirgen"in Notları / Gelmiş Geçmiş En Kötü Kitabım
Sonraki Yazı
Dag Solstad’nın Türkçeye yolculuğu
“Dag Solstad görünürde sıradan insanların vasat, rutin, albenisi ve heyecanı olmayan hayatlarını anlatırsa da, bu önemsizin altında fırtınalar, öfke patlamaları, kıskançlıklar, hazlar, pişmanlıklar, vicdan azabı gibi derin duygular gizlidir. Onun kitaplarında ilgimizi çeken şey, yalnızca yazılı olanlar değil, satır aralarında varlığını fark ettiklerimizdir.”