• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hayalet orada, zihninde

“Tek bir arzusu var aslında gölgenin: Benliğe eşlik etmek. Hayalet’in, 'Nereye gidersen git, izin ver ben de geleyim. Christine, senden bütün isteğim bu' diye yakarması o yüzden. Sahici bir yaşama başka hangi yoldan ulaşılabilir ki zaten?”

Emmy Rossum ve Gerard Butler, Operadaki Hayalet filminde (Joel Schumacher, 2004).

GÖKÇE GÜNDÜÇ

@e-posta

SİNEMA-TİYATRO-TV

1 Şubat 2024

PAYLAŞ

Cumartesi günü evimden çıkıp beni Londra’ya götürecek trene bindim. Operadaki Hayalet’i[1] dördüncü kez izleyecek olmanın heyecanı içindeydim. O meşhur avizenin umulmadık bir zaman kaymasıyla yığıldığı yerden kalkışı, hikâyenin sonuna daha ilk andan işaret eden Think of Me’den başlayarak şarkıların neredeyse tamamı hep aynı ürperten etkiyi bırakıyordu üzerimde çünkü. Merak ediyordum: Kaçıncı izleyişte değişecekti acaba bu? Öyle ya, seneler geçiyor, oyuncular rollerini ötekilere teslim ediyordu. Charles tacını giyiyordu mesela; Her Majesty’s Theatre, His Majesty’s Theatre oluyordu. Ama müziğin alevden bir el gibi uzanışı bana doğru, hep aynıydı. Katman katman açılacak kırmızı bir gonca afişten kopup önüme düşüyordu her defasında. Bu defa da düştü.

İstanbul’a geldikleri 2015 yılında ilk kez izlediğimden beri Operadaki Hayalet’i neden bu kadar sevdiğimi sorup duruyorum kendime; her seyrettiğimde biraz daha açılan bir goncaya dönüşmesi bu ısrarımdan. Öyle ki, psikolojiden anladığım ve sanata atfettiğim çoğu şeyi bu müzikalden yola çıkarak buluşturabileceğimi kavradım sonunda; olmadık yaşantıları bir araya getiren rüyalar kadar kapsayıcı bir sembole dönüştüğünü. Daha açılış sahnesinde beni teslim alan o etki, buna dair bir sezgiydi demek ki... Peşine bir defa daha düşeceğim.

Niye görmeyi istedin beni?

İlk okumayı on yıl kadar önce Hayalet’i merkeze alarak yapmıştım:[2] Yüzündeki deformasyona katlanamadığı için oğluna ilk maskesini hediye eden bir anne tarafından büyütülmüştü. Kimseden şefkat görmeyen, dolayısıyla şefkat göstermeyi de bilmeyen biriydi Hayalet. Onay ve kabul bulma özlemiyle bir maskenin ardına saklanan, Christine maskesini indirip onu çıplak bırakınca yarattığı illüzyon bozuldu diye öfkelenen:

“Niye beni görmeyi istedin? Ah, beni görmek isteyen akılsız Christine! Öz babam bile asla görmemişken ve beni görmemek için annem bana ilk maskemi armağan etmişken!”[3]

Fakat gerçek yüzüne baktıktan sonra bile ondan şefkatini esirgemiyor Christine. Böylece yatışıyor Hayalet’in öfkesi de zaten; daha az evvel bulmamış gibi paylaşıyor hemen gördüğü şefkati ve kendi yoluna gitmesine izin veriyor Christine’in: “Gözyaşlarının tek bir damlasını bile kaçırmamak için çıkardım maskemi... ve kaçmadı benden! Ölmedi de! Hayattaydı, başımda benimle birlikte ağlamaktaydı. Beraber ağladık! Şu dünyanın sunabileceği tüm mutluluğu tattım ben!”[4]

Michael Crawford ve Sarah Brightman, Operadaki Hayalet müzikalinde.

İkinci yaprak ise hikâyeyi Christine’in perspektifinden düşünmeye başladığımda açıldı. Aynı kıvırcık saçları taşımamıza rağmen birkaç yıl gecikmeli olarak maalesef.[5] Bir çocuk vardı: Yalnızlığını tolere edecek bir mucizeye, her şeye gücü yeten kutsayıcı bir meleğin varlığına inanan.[6] Farkındalığı henüz derinleşmediği için bilinçdışı fantezilerinin elinde oyuncak olmuş. Hâlâ ihtiyaç duyduğu bir anda kaybettiği babasıyla arasındaki son bağa,[7] Müzik Meleği masalına tutunan. Zaaflarından faydalanarak hayatını kontrol eden Hayalet’e sınır çekmek yerine, önce kaçmaya, ardından nişanlısının tavsiyesine uyup savaşmaya meyleden: “Seni ondan kurtaracağım Christine, yemin ediyorum. Ve bir daha düşünmeyeceksin onu.”[8] Mutlu bir hikâye ama bu. Christine kendi gücünü sahipleniyor sonunda. Çocukluğuyla ve çocukça fantezileriyle vedalaşıp bir yetişkin oluyor. Zorlu bir işi başardı, aferin Christine’e.

Gölgesinden beslenen sanatçı

Hayalet’in ve Christine’in penceresinden yaptığım bu iki okumanın peş peşe gelişi tesadüf değil aslında. Hayalet ve Christine aynı kişi olarak görülebileceğinden biraz da bu; birbirlerini tamamladıklarından: Bilinç ve bilinçdışı, kişilik ve gölgesi. İlk kez Carl Gustav Jung’un ele aldığı gölge arketipini hatırlayalım hemen, ailede ve yakın çevrede olumsuz yargılarla etiketlendiği için bilinçten uzaklaştırılan karanlık yönü olduğunu benliğin. Kişi gölgesinin farkında değildir, kabullenmek ağır geleceğinden kendisinden bile saklar onu. Hayalet de “Aynaya bak” demiyor mu yüzünü göstermesini isteyen Christine’e? Christine önce kaçmaya, sonra savaşmaya çalışmıyor mu? Her şey Jung’un haber verdiği gibi yaşanıyor işte. Lakin bedeli ağır. Sinsi bir değersizlik duygusuyla, dünyadaki yerini bulamamışlık hissiyatıyla ve kaynağını belirleyemediği bir öfkeyle yaşamak zorunda kalacak şimdi. Kendisini bölmüş insanın iç savaşını (Hayalet’in Christine’e bedduası, saygı ve kabul görmemiş gölgenin benliğin geri kalanını lanetlemesi değil midir?) seyredelim o zaman. Hayalet’in önce kırgınlığını, derken nevrotik intikam çığlıklarını duyalım:

Sana müziğimi,

Şarkına kanatlarını verdim

Ve şimdi, karşılığını böyle ödüyorsun

İnkâr ettin beni ve bana ihanet ettin

Sevecekti elbette

Şarkı söylerken duyduğunda seni, Christine

 

Lanet edeceksin, yapmadığın güne

Hayalet’in senden istediklerini! [9]

Rupert Julian’ın yönettiği Operadaki Hayalet filminin afişi, 1925.

Tek bir arzusu var aslında gölgenin: Benliğe eşlik etmek. Hayalet’in, “Nereye gidersen git, izin ver ben de geleyim. Christine, senden bütün isteğim bu” diye yakarması o yüzden. Sahici bir yaşama başka hangi yoldan ulaşılabilir ki zaten? Direnme Christine. Gölgenin gördüğü şefkati hemen paylaştığını, öfkesinin ancak bu şekilde yatıştığını hatırla. Sonra goncanın üçüncü yaprağını aç, “Sana müziğimi, şarkına kanatlarını verdim ve şimdi, karşılığını böyle ödüyorsun: İnkâr ettin beni ve bana ihanet ettin” cümlesinin peşinden, sanatçının gölgesinden beslendiği, kendi tuhaflığını anlamaya çalışırken açılan gözleriyle başkalarının göremediklerini gördüğü gerçeğine doğru yol al. Sanatçının sanatla, sanatın delilikle, bilincin bilinçdışıyla ilişkisine ulaş. Ve işleri biraz daha karıştır bizim için. Bu kez Müzik Meleği ile Hayalet aynı kişiye dönüştü çünkü. Gece de iniyor yavaş yavaş, bilincin tahakkümü zayıflıyor. Açılıyor algı kapıları, bilinçdışına yolculuk başlıyor. Hazine orada değil mi?

Gece keskinleştirir, çoğaltır her duyumu

Karanlık, hayal gücünü canlandırır, uyandırır

Duyular direnmeyi bırakır usulca

Yavaşça, özenle, gece görkemini serer

Sıkıca kavra onu, hisset: Ürkek ve narin

Çevir yüzünü günün çiğ ışığından öteye

Düşüncelerini o soğuk ve hissiz ışıktan al

Ve gecenin müziğini işit

Gözlerini kapat ve en karanlık düşlerine bırak kendini

Düşüncelerini bugüne dek bildiğin o yaşamdan temizle

Gözlerini kapat, izin ver ruhun yükselsin!

Bugüne dek yaşamadığın gibi yaşayacaksın böylece

Usulca, ustalıkla, müzik kucaklayacak seni

Duy onu, hisset; aslında hep onundun

Aç zihnini, bırak çözülsün düşlerin:

Savaşamayacağını bildiğin bu karanlığın içinde,

Gecenin müziğinin karanlığında.

İzin ver, zihninin yolculuğu başlasın, o tuhaf yeni dünyaya doğru

Eskiye dair bütün düşünceleri ardında bırak

İzin ver, ruhun hep özlemini çektiğin o yere götürsün seni

İşte ancak o zaman benim olabilirsin [10]

Ben Crawford ile Emilie Kouatchou, Broadway'deki Operadaki Hayalet müzikalinde, 2022.

İnsanı cezbeden, zengin bir yolculuk bu şüphesiz. Fakat geri dönmenin artık mümkün olmadığı o tehlikeli sınırı geçmeden durmasını bilmeli. Hazine bulundu, ne güzel! Şimdi gerçek dünyaya geri gidip disiplinli bir çalışmayla ham cevher işlenmeli. Bunu ise bilinçdışının yutmadığı, sağlıklı bir bilinç başarabilir ancak. Ölümsüz ateşlerin kül etmediği:[11]

Hangi kızgın ateşlerin kuşatmasında şimdi ruh?

Hangi yoğun arzu çözüyor kilidini kapısının?

Hangi baştan çıkarıcı tuzak bekliyor önümüzde?

Dönüşü olmayan o noktayı geçtik, son eşiği

Hangi söylenmemiş sırları öğreneceğiz

Dönüşü olmayan o noktanın ötesinde? [12]

Kaosa bir düzen, gürültüye bir ahenk

Amadeus filminin afişi, Milos Forman, 1984.

Bu son gidişimde açılan en yeni katman ise Operadaki Hayalet’in dış dünyanın kaosunu yeniden çerçeveleyişiyle seyirci ve gerçek hayaletler arasında kurduğu köprü oldu. Benzer bir ısrarla seyrettiğim Amadeus’ta[13] vardı; Mozart sanatın nelere kadir olduğunu anlatırken, “Gerçek hayatta birkaç kişi aynı anda konuşursa bu gürültüdür, fakat bir operada birkaç kişi aynı anda konuştuğunda bu bir ahenge dönüşür” diyordu. Cumartesi günü müzikali izlerken aklıma geliverdi bu cümle. Maskeli balo sahnesinde mesela, dans sayesinde kalabalık bir toplantının karmaşası değildi seyrettiğim, iç içe geçmiş uyumlu bir devinimdi. Opera yöneticilerinin diğerleriyle tartıştığı, herkesin aynı anda konuştuğu sahnelerde de Amadeus’un bana önceden haber verdiği bir ahenkti yaşanan. Sanat gerçek dünyanın kaosuna bir düzen armağan ediyordu yine. Bir düzen ve estetik.

Daha evvel üzerinde hiç durmadığım nokta ise şuydu: Oyuncuların tek tek selam verdiği bitiş ânında en çok alkışı Hayalet alıyordu hep. Müzikalin assolisti. Seyirci neden en çok onu alkışlıyordu peki? Kendi gölgesiyle barışma arzusunun bir göstergesi, maskelediği insanlardan dilediği bir özür ya da kendi şefkat ihtiyacının bir tezahürü müydü bu?[14] Üstelik Hayalet’i canlandıran oyuncu makyajını silip kendisi olarak çıkmıyordu vedaya. Son sahnede bir kenara bıraktığı maskeyi bir defa daha takmış halde karşımızdaydı yeniden. Andrew Lloyd Webber’in kulağına notalar fısıldayan gerçek bir hayalet vardı da, bu müzikal sayesinde şarkısını sahnede söyleme ve alkış alma şansını yakalıyordu sanki. Maskesini indirseydik karşımızda bir oyuncu yerine bir “ucube” bulacaktık. Çünkü Webber de bir maskeydi[15] belki. Bu müzikali bestelediği sırada kulağına, “Bir tek sen kanatlandırabilirsin şarkımı, gecenin müziğini yapmama yardım et”[16] diye fısıldayan bir hayaletin elçisi. O kadar imkânsız mıydı bu yani? Bir opera binasının dehlizlerinde, sahnede ya da içimizde, hayaletler ve gölgeler hep burada, bizimle değil miydi? Sanatına ruhundan damıttığı canı veren bütün sanatçıların onaylayacağı gibi, iyi ki de öyleydi. İyi ki de öyle:

Bir kez daha şarkı söyle benimle

O tuhaf düetimiz

Senin üzerindeki gücüm

Artıyor böylece

Gözünü benden ayırsan da

Arkana bakmak için

 

Operadaki Hayalet orada

Zihninde [17]

 

NOTLAR:

[1] The Phantom of the Opera, Roman: Gaston Leroux / Müzik: Andrew Lloyd Webber / Sözler: Charles Hart, Richard Stilgoe / Yönetmen: Harold Prince / Oyuncular: Jon Robyns (Hayalet), Lily Kerhoas (Christine Daaé), Joe Griffiths-Brown (Raoul), Kelly Glyptis (Carlotta Giudicell), Matt Harrop (Monşer Firmin), Adam Linstead (Monşer André), David Kristopher-Brown (Ubaldo Piangi), Francesca Ellis (Madam Giry) ve Maiya Hikasa (Meg Giry)

[2] Gökçe Gündüç, “Ruhumuzdaki Yaralar”, SabitFikir

[3] Gaston Leroux, Operadaki Hayalet, çev. Erhan Cindaş, İthaki Yayınları, s. 140.

[4] a.g.e., s. 273.

[5] Operadaki Hayalet 9 Ekim 1986’da ilk kez sahnelendiğinde başrolleri Michael Crawford ve Sarah Brightman üstlenmişti. 1983 ve 1990 yılları arasında Webber’le evli kalan Sarah Brightman kıvırcık saçlı. O günden bugüne Christine’i canlandıran her oyuncu kıvırcık saçlarıyla onun anısını yaşatıyor sanki sahnede.

[6] “Evet doğru, Christine!.. Ben ne bir meleğim, ne bir ruh, ne de hayalet… Erik’im ben.” (a.g.e., s. 132)

[7] “Sese olan güvenim babamın hatırasına öylesine karışmıştı ki, bozulmadan kaldı. Hiçbir şey onu bir daha duymamaktan fazla korkutmuyordu beni.” (a.g.e., s. 126)

[8] a.g.e., s. 120.

[9] All I Ask of You (Reprise), The Phantom of the Opera (yazıdaki tüm çeviriler bana aittir).

[10] Music of the Night, The Phantom of the Opera

[11] The Point of No Return, The Phantom of the Opera

[12] The Point of No Return, The Phantom of the Opera

[13] Amadeus, Milos Forman, 1984

[14] Seyrettiğim Operadaki Hayalet yorumunun bir West End prodüksiyonu olduğunu ve geniş kitlelere hitap etmeye çalıştığını unuttuğum sanılmasın. Karşımıza 1925 yılında sinemaya uyarlanan filmdeki kadar “çirkin” bir Hayalet çıksaydı mesela, müzikal aynı başarıyı koruyabilir miydi? İzlediğim sevilebilir hale getirilmiş, cazip bir Hayalet’ti. Lakin sembolizm baki.

[15] “You are the mask I wear, it’s me they hear.” (Phantom of the Opera, The Phantom of the Opera)

[16] Music of the Night, The Phantom of the Opera

[17] The Phantom of the Opera, The Phantom of the Opera

Yazarın Tüm Yazıları
  • operadaki hayalet
  • Phantom of the opera

Önceki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Maestra mı Maestro mu?

“Tár’da tam bir feminist rahatlığı ve kararlılığıyla yaşayan Lydia’ya yöneltilen temel eleştirilerden birisi, 8 Mart’ın ne olduğunu bile bilmemesi ve bu önemli günün anlamını genç Rus çellist Olga’dan öğrenmesiydi ki, hakikaten tuhaftı. Benzer bir tuhaflık, Maestro'da Bradley’in Bernstein’ı politik kimliğinden bütünüyle sıyırarak sadece aşk senaryosuna indirgemesinde de söz konusu.” 

SEFA KAPLAN

Sonraki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Hayat, bir Anadolu masalı

“Demirkubuz sinemasında gerçekliğin rahatsız eden bir tarafına hep şahit olmuş, alışmış, hatta içten içe sevmişizdir onu. Peki, ne oldu da Demirkubuz bu sefer bize bir masal anlatma gereği duydu? Eski karamsar ve sert Demirkubuz yerine daha dingin bir Demirkubuz görmemizin sebebi ne olabilir? Yaşlılık mı? Olgunluk mu?”

YALÇIN YOKUŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist