• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Fena Halde Leman üzerine:

Attilâ İlhan’ın şovenist zihni

“Şovenist zihin, kendi aklınca bir kesinliğe ulaşmak, kendini sorgulamaktan kaçmak için ‘öteki’yi sorgulamaya, tanımlamaya başlıyor. İstediği cevapları alamadığında da onu aşağılıyor ve kötülüyor. Bu zihne sahip olan her kişi konumuna göre zihnini yansıtabiliyor. Bu, ne yazık ki Fena Halde Leman romanında açıkça görülebiliyor.”

La Cage aux Folles oyuncuları George Lynham, Jordan Lee Davies ve Harvey Ebbage, Regents Park Açık hava Tiyatrosunda, 1970. Sağda Attilâ İlhan.

NURAY SAKARYA

@e-posta

ELEŞTİRİ

8 Şubat 2024

PAYLAŞ

Attilâ İlhan’ın Fena Halde Leman’ını okuduğum sıralarda şans eseri Susan Griffin’in “Şovenist Zihin” isimli makalesine denk geldim. Romana dair netleştirmek istediğim sıkıntılı mevzular vardı. Tam olarak ne olduğunu ilk başta anlayamadığım kafamdaki karışıklığı bu makaleyle giderdim. Bu yazıda, Fena Halde Leman’daki anlatılara makalenin ışığıyla bakmaya çalışacağım.

Fena Halde Leman, yazıldığı dönemi (ilk basım 1980) düşündüğümüzde ilk başta bizi şaşırtarak cinsiyetler arası geçişlerden bahseden, cinsiyetin ve arzunun sabit olmadığını düşündüren ve hissettiren bir roman havası veriyor, ama çok kısa bir sürede ortaya koyduğu anlatı biçimleriyle romanın ikili cinsiyet sisteminin kodlarından sıyrılamamış, tamamen dikotomik bir düşünce biçimiyle yazılmış olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bir gazetecinin kitabın ana karakteri Leman’ı merak edişiyle başlayan, roman, bir zamanlar ismi Jeanne olan Leman’ın hayatına geçiş yapıyor. Leman’ın hayatı da kocası Ekrem’in ölümünden sonra onun hayatına girmiş olan Cecile, Lili gibi insanları bulması ve bu esrarengiz ölümün çevresinde geçmişe dönüşlerle bir kendini arama sürecine dönüşüyor. Zaman zaman bu arayışa Yunus Emre’nin kendini bilmek’le ilgili dörtlüğü tasavvufi bir hava veriyor. Fakat bu arayışta queer oluşlar, kadın ile erkek kavramları arasındaki gidiş gelişlerde dikotomik bakış açısının altında eziliyor, bir nevi harcanıyorlar. Attilâ İlhan, beyaz Türk Ekrem’in dışındaki erkek olmayan neredeyse hemen her karakteri Susan Griffin’in deyimiyle “kontrolsüz bir duygusal hayatı” olan başlı başına bir öteki olarak çiziyor.

Kitap Attilâ İlhan’ın, “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm” açıklamasıyla başlıyor. Aslında İlhan ne yazdığıyla ilgili burada çok açık bir şekilde kendini ele veriyor; kendi ötekilerini. Burada ayna çok metaforik bir kavram, gölgemizle yüzleşebileceğimiz muazzam bir ortam ayna. Buradan Attilâ İlhan’ın bastırdığı gölgesinin dışavurumundan kaynaklanan homofobisi, kadın düşmanlığı, transfobisi ve bir hayli ırkçılığı yer yer görülüyor ve bunlar romanı aracılığıyla okuyucuya yansıtılıyor. Bu zihin durumu bize hiç yabancı değil. Uzun yıllar çeşitli kitaplarda, insan kavramının diğer cinsiyetler dışarıda bırakılarak “man” (İngilizce erkek) olarak ele alındığı yazıları okuduk. Gölgeyle Buluşma kitabında yer alan “Şovenist Zihin” adlı makalesinde Susan Griffin bu zihin durumunu inceliyor ve şöyle söylüyor:

“Benim ‘şovenist zihin’ olarak adlandırdığım ve ‘insan’ kelimesini, kadınları dışlayan ikinci bir kullanımla tanımlayan zihni incelemeli ve o zihinde kadın imgesi, ‘zenci’ imgesi veya ‘Yahudi’ imgesinin ne anlama geldiğini çözmeliyiz.” (Griffin, 2023, s. 337)

Susan Griffin pornografik kültürü inceleyerek “şovenist zihin”  analizi yapar. Her ne kadar Attilâ İlhan ‘thriller’ olarak betimlese de, Fena Halde Leman da bu noktada yer yer Susan Griffin’in anlattığı pornografik kültür anlatısına girer. Susan Griffin bu anlatıyı oluşturan zihin durumunu şöyle açıklar:

“Kadınların pornografik bir kültürde yaşadıkları acıların, ırkçı bir toplumda siyahilerin veya Yahudi düşmanlığına maruz kalan Yahudilerin çektiği acılardan tür ve nitelik olarak farklı olduğunu biliyoruz. Ama ırkçının çizdiği siyahi erkek veya kadın portresine ya da Yahudi karşıtının çizdiği Yahudi portresine veya pornocuların çizdiği kadın portresine yakından bakarsak, fantezi ürünü bu figürlerin birbirine benzediğini görmeye başlarız. Çünkü onlar tek bir zihnin eseridir. Bu zihin şovenist zihindir. Kendi korkularını bir başkasına yansıtan, kendini nefret ettiği şeyle tanımlayan bir zihindir.” (Griffin, 2023, s. 339)

Kitaptan bir portreyle bu anlatının örneklerine bakıyoruz. Miss Higgins, anlaşıldığı kadarıyla Leman’ın Jeanne iken, Paris’te beraber olduğu kadın.

“Miss Higgins, elimden çekip yanıbaşına oturtuyor. İlk bakışta kadın mı erkek mi olduğu anlaşılamayan, kaşsız kirpiksiz, yamyassı bir yaratık. Yaşı da belirsiz. Kınalı solgunluğu, miğdemi bulandırıyor. Gözlerimden hiç ayırmadığı, soğuk gri gözleri de. Tiksiniyorum ondan: iri beygir dişleri çakılı ahlaksız ağzından, diken diken saçlarından, daima kirli, daima siyah tayyörünün omuzlarındaki kepek bulutlarından. Her şeyinden. Yayvan İngiliz şivesiyle, hele açık saçık bir Fransızca konuşuyor ki, öğürebilirim.” (İlhan, s. 61)

Bir yukarıdaki paragrafın ışığıyla Miss Higgins’e bakıldığında nasıl “fantezi ürünü bir figür” haline getirildiği algılanabiliyor. Yine de bir soru işareti oluyor. Belki Leman’ın Jeanne olduğu zamanlarda para ihtiyacıyla Miss Higgins ile beraber olması, birlikteliklerinin bu denli negatif betimlemelerle anlatılmasının bir sebebi olabilir. Ancak Leman’ın başka queer ilişkilerinde de benzer olumsuz betimlemelere rastlayınca şovenist zihin’in devrede olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Leman’ın ağzından İzmir’de Leman olarak yaşadığı zamanlardaki Haco Hanım ilişkisi anlatılırken de Miss Higgins hatırlatılıp onun olumsuz anlatısına geçiş yapılması, bu ilişkiden de zihnimizde olumlu bir his uyanmasını engelliyor. Haco Hanım’la olan cinselliğini anlattığı bir başka cümle: “Bir korku filminde bir canavarla seviştiğimi sanıyorum.” (s. 210) Bu da yazarın bunu bilinçli yaptığı sorusunu gündeme getiriyor. Diğerlerinde de durum farklı değil. “Öpüşü beni kirletiyordu, belli belirsiz bilincindeydim.” (s. 224) Bazen tam olumlu bahsettiğini sandığımız anda ağır bir negatif betimlemeyle sarsılıyoruz. Fakat herkes böyle betimlenmiyor. Romanın ana karakterlerinden biri olmasa da hayalet varlığıyla tam merkezde, herkesin onun ekseninde olduğu bir olaylar örgüsüyle inşa edilmiş Ekrem şöyle betimlenebiliyor:

“Karşısında, iyi giyimli, eli ayağı düzgün bir adam. Çok da yakışıklı. Christiane, tanıştırıyor: -... Jeanne, bu var ya bu, bizim ‘prens’, prenslerin hası, ne harika bir adam olduğunu göreceksin!” (s. 72)

Jeanne’in Ekrem ile birlikte olacaklarını düşündüğünde “o Miss Higgins cadısının koynuna girmektense!.. Hiç olmazsa, yakışıklı bir çocuk!” (s. 76) cümlesini kurması da yine Ekrem’e yönelik olumlu yüklemelerden. Bunun karşıtına koyduğu yapılardan birisi de kadın düşmanlığı.

“Ekrem: –... şu kadınlar yok mu, diyerek ayağa kalktı, hani kendilerine ‘özgür’ adını takan, özgürlüklerine en başta kendileri inanmaz? Nasıl inansın ki, kimisi itirafı güç vicdan azaplarının, kimisi bekaretini pisipisine kaybetmenin pençesinde kıvranmaktadır, kimisi de kısırlık saplantısının!” (s. 77)

Susan Griffin, ırkçılığı ele alarak, bu durumu, başka bir varlığın aşağılandığı noktada karşısına erdemli ve ideal bir insanın koyulmasıyla açıklar. Bu cümlede ırkçılığın yerine kadın düşmanlığını koyduğumuzda, yukarıdaki örneklerde Ekrem’in neden idealize edilip diğer karakterlerin hep olumsuz betimlemelerle ifade edildiği anlaşılabiliyor. Mesela Jeanne’in Miss Higgins hakkında içinden geçirdikleri tamamıyla kadın düşmanlığının dışavurumu olarak okunabilir:

“- ... kimsenin okumadığı şiirlerinde, kadın vücudunun görkemli mistiğini, söylermiş, şehvetten yarılan memelerin tadını, keyfi hayata dönüştüren vagina dehlizlerinin gizemini dile getirirmiş, lâf, alt tarafı içi geçmiş bir kız kurusu, birkaç tahtası noksan bir cadı.” (s. 92)  

Devamında ifade ettiği şu cümlelerle kadını hayvansılaştırarak aşağılama çabasında:

“Hiddetinden boğulacak, suratı çizgi çizgi dağılıyor: iğrenç bayağılığı gözlerine vurdu, ağzı daha da genişledi mi ne, sahibi bir beygir ağzı.” (s. 92)

Cinselliğe baktığımızda, zaman zaman akışkan bir arzuyla karşılaşsak da, şu tip yaklaşımlar kafa karıştırıcı olabiliyor:

“Sevişmeye o başlamıştı, –beklenenin tersine– ben bitirdim. Çünkü, herkese ve her şeye tepeden bakan kılıç profilli ‘Prens,’ aslında, yumuşak bir erkek: sevmekten çok, sevilmekten hoşlanıyor. Eksiklense, pek belli etmek istemese de, bu böyle. Sevmiyor sevdiriyor. Öpmüyor, öptürüyor. Hatta okşamamı ve öpmemi, öyle inceliklerle kışkırtıyor ki, bir ara eşcinsel olmasından bile kuşkulanıyorum. Yağmurdan kaçayım derken, yoksa doluya mı tutuldum?” (s. 97)

Bu paragraf bize, Ekrem’in heteronormatifliğin dışında pratiklere sahip olduğunu gösterirken, Jeanne’e “Yağmurdan kaçayım derken, yoksa doluya mı tutuldum?” cümlesini söyleterek ne anlatmaya çalışıyor? Sonrasında da Leman’ın Paris’e döndüğünde Cecile ile konuşurlarken söylediği “Aykırı cinsellikler ortalıkta cirit atıyordu.” (İlhan, s. 133) cümlesinin neye atıfta bulunduğu bile anlaşılmıyor, sanki sadece yazarın yargısını bildirmek için kullanılmış. Bir norm olarak heteronormatifliği koyduğumuzda şovenist zihin tabii ki bu eksenin dışında kalanları “aykırı” olarak tanımlayacaktır, fakat burada ne için aykırı oldukları bile anlaşılır değil.

Attilâ İlhan

Metindeki transfobiden bahsedecek olursak, Ekrem ile ilişki içinde olduğu anlaşılan karakterlerden Lili için Leman’ın ağzından şu anlatıyı okuyoruz:

“Lili’nin belleğimdeki görüntüsü, cover-girl’den travesti’ye dönüşüyor: garip dönüşüm! Çünkü sıradanlığıyla beni hayal kırıklığına uğratan Lili, böylece, hem acıklı hem gülünç, yeni bir çekicilik edinmektedir. Değişmesini, bulanık bir görüntünün, televizyonda usul usul netleşmesi gibi, izleyebiliyorum: ‘sexy’ şarkıcı diye alırsan; hoş, ama benzeri çok biri olan Lili, ‘travesti’ diye alınınca, ansızın, bir insanlık sorunu ciddiliği ve önemi kazanıyor.” (s. 155)

Ara ara içimden geçen “Şair burada ne demek istiyor?” sorusuyla arayışıma devam ediyorum. Yazar, birbiriyle alakasız, şu tutarsız kelimelerle betimleyerek Lili’yi, “sıradanlık”tan “acıklı, gülünç”e, oradan çekiciliğe, oradan da “insanlık sorunu ciddiliği”ne atlatıyor. İlerleyen kısımlarda Ekrem’in ağzından şu korkunç karşılaştırmayla tam olarak transfobisini ifade ediyor:

“Lili’de duygu yok, gerçek duygu: çeşitli havailiklerini gerçek kadınlığa ulaşmanın yöntemi sanıyor, yanılıyor; kadınlığı içten, ya da içgüdüsel değil; kafadan, hatta yapmacık: belli, belirli, sinema sayesinde örneklerini her hafta gördüğümüz bir formüle uyularak tasarlanmış, uygulamasına geçilmiş: Lili, en iyi sandığı, gerçekteyse standart bir kadınlık modeliyle özdeşleşiyor...” (s. 184)

Buradan da Leman’ın kendisini Lili ile karşılaştığı kısma geçiyoruz:

“Böylelikle, kadınlığa özenen oğlanın yerine, oğlana çeyrek kala bir kızı koyup, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak istemiş olamaz mıydı?” (s. 157-158)

Lili’nin cinselliğini anlatan şu cümleler de, doyumsuz olmasının sebebini kadınlıkla erkeklik arasında bir yerde olmasına bağlayarak transfobi oluşturuyor:

“Kadınlıkla erkeklik arasında bir yere sıkıştığı için, ne kadın olarak tam doyuma erişebiliyor, ne erkek olarak; gözlerini sislendiren hüzün bu nedenden doyumsuzluğun avunma bilmez acısı, bu giderilemez bir acı.” (s. 188)

Ve bir diğer şu cümleyle:

“Daha çok insancıl olanın kılavuzluğuna uyan arzularım, sözlerim, hareketlerim, başlıyor ilkelerimi çiğnemeye!” (s. 122)

Attilâ İlhan, arzuları insancıl, insancıl olmayan olarak neye göre ayırıyor?

Bununla birlikte, Lili’den “ikimizden en güçlüsü oydu, sorumsuzluğundan mı, gözüpekliğinden mi, nedense aykırılığı bilinçaltı düğümü olarak kalmamış, somutlaşmıştı. Hissettiği uyarınca kendisini yeniden üretmişti, Lili; öyle ki, biçimi içeriğine oturuyordu artık, içinde bir tek ‘ben’i olan tek bir ‘kişilik’ti; yadsıması tartışılmaz bir kesinlik taşıdığından, varlığı, ‘yekpare’ bir bütün!” (s. 158-159) diye bahsederek, özellikle “yekpare bir bütün” diyerek belki de tüm roman boyunca karşılaşılabilecek en olumlu betimlemeyi yapıyor. Olumlu olarak algılayabileceğimiz kısımlardan biri olan,

“Aslında kaçtığım, onun benimle yaşamayı umduğuydu. Ne talihsizlik!.. ‘Normal’ bir kadın olup, mutluluğumuzu kurtarayım derken, onu kendi elimle yıkmışım: Ekrem’in, kırgın ve onurlu, benden uzaklaşmasının nedeni, buydu işte. Ben onu cinsel yetersizliğime bağlamıştım, oysa gerekenden fazlasına sahipmişim. Erkeğe çalar bir kadın olmamak, gerçek bir kadın olmak çabam, en çok bel bağladığım şeyi yok etmişti: aşkımızı!” (s. 158)

paragrafıyla Ekrem’le heteronormatif bir ilişki kurmaya çalışmış olan Leman’ın yanılgısını ve pişmanlığını anlatıyor.

Aynı metinde hem böylesine transfobik cümleler okuyup, öte yandan böylesine güçlendirici bir betimlemeyle karşılaşınca insanın kafası karışıyor. Ancak bu yazıda da görüleceği gibi, diğerlerinin çoğunlukta olması ne yazık ki bu romanın okunmasını güçleştiriyor. En kötülerinden biri de sanırım şu örnek:

“- Lili, onun yerini tutamaz! Karımın çapraşıklığını, iyi kötü içeriyor, ancak yarısını: eksik yanı, en önemlisi, insancıl olan! Lili, inanılmayacak derecede alımlı görkemli bir travesti; ama, bütün insancıllığından soyunmuş! Yapmacıklığı kendisini şehvetli, yani insancıl sanmasına neden olsa da; gerçekte, sadece cinsel, yani hayvansal! Karım, her şeyden önce içten, çapraşıklığı ne yapay, ne yapmacık, tabii bir şey! Bunca çabasına rağmen, Lili amacına yarı yarıya ulaşabilmiş. Karım, onun çok üstünde, karım hepsinin çok üstünde!..” (s. 184)

“İnsancıl” kelimesine bir takılmışlık var sanki. Ayrıca “sadece cinsel, yani hayvansal” ile ne anlatmak istiyor? Şu çok ilginç geliyor bana, insanların her daim hayvanlardan farklı olduklarını vurgulama çabası. Halbuki onlardan geldiğimizi kabul etsek hepimizin kafası rahatlayacak sanki. Ama işte şovenist zihin bir şekilde her zaman bazı canlılardan üstün olmak istiyor, en azından kendisini öyle görmek.

Romanda, şovenist zihnin çeşit çeşit parçalarıyla karşılaşılıyor. Bobby isimli Afro-Amerikalı karakter için şu tip betimlemelerde olduğu gibi: “hele ağzı, evlere şenlik, ağız değil anıt; ağır, koca dudaklı, muazzam bir şey, tam büyücü ağzı vallahi!’” (s. 193)

Şu da ne büyük bir klişedir! Hollywood filmlerinden çıkma bir yansıtma adeta, tüm Afro-Amerikalılar uyuşturucu düşkünü olarak aktarılıyor!

“Dansöz çok uzun boylu, atlet yapılı, görmeye alıştığımız süslü püslü zenci kızlarına hiç benzemiyor: hani nerde bir sapıklık görürlerse oraya üşüşürler de; topu uyuşturucu düşkünüdür, eroin, morfin derken hayatlarını mahveder!” (s. 196)

Bir diğeri ise sık sık yapılan “vahşi” benzetmesi. “İnsan vahşiyse vahşi kalır.” (s. 202) “Zencilere özgü yayvan gülümsemesiyle beni onurlandırıyor. Böylece keskin, sapasağlam ve tebeşir beyazı dişlerini görüyorum. Halis yamyam dişleri.” (s. 205) “Müşterilerin çoğu zenci, giderilmez aşağılık duygularıyla mutsuz.” (İlhan, s. 205) “Bobby, beni düpedüz itip kakıyor, yamyamlığı ona egemen oldu besbelli, inatçı hayvan tepkileri ve vahşi güdüleri, uygarlığının yerini aldı.” (s. 272)

Bu cümlelerin birkaçına yukarıda da bahsettiğimiz Susan Griffin’in cümleleriyle bakalım:

“Başka bir varlığın kötü ve aşağı olduğu ırkçı fikriyle nerede karşılaşırsak karşılaşalım, o mahalde aynı zamanda ırksal bir idealle ve kendimizin üstün, iyi ve erdemli olarak resmedilmiş bir portresiyle de karşılaşırız. Güneyli beyaz köle sahibinin içinde bulunduğu durum da kesinlikle böyleydi. O kendisini, uygarlığın en iyi geleneklerinin vârisi olarak hayal etti ve kültürün nihai kaynağı olarak gördü. Kendi zihninde o bir aristokrattı. Bu yüzden Güneydeki yaşamı gösterişli tavırlar, nezaket ve görgü kuralları ve toplumda yükselme törenleriyle doluydu.” (Griffin,  2023, s. 340)

Romanda da Bobby’ye “yamyam dişleri”, “vahşi güdüleri”, “inatçı hayvan tepkileri” gibi benzetmelerle sık sık “uygar olamamış” göndermesi yapılır.

Bodyshaming’i (beden olumsuzlama) de atlamamış Attilâ İlhan. Şu cümlelerle bu konuda da kendisini gösteriyor: “ağzı palet gibi boyalı, kürek mahkûmu kılığında bir devanası, pijamalar giymiş süslü bir fil, hiç beklemediğim bir kimse yani: Mamma Pellegrini!..” ( s. 269-270) Zaman zaman da Mamma Pellegrini’den “acuze” (huysuz, yaşlı kadın -TDK) olarak bahsediliyor.

Tüm bu örneklerden yola çıkarak Susan Griffin’in şu cümlesine ulaşılabilir:

Bu nedenle, şovenist düşüncede sık sık, ötekinin kendisi gibi olabilme ihtimaline karşı bir tür histerik inkâr keşfederiz. Şovenist, kendisi ile öteki arasında nihai ve belirleyici bir farklılıkta ısrar eder. Bu ısrar onun tüm düşüncelerinin hem çıkış noktası hem de özüdür. Hitler nasıl Yahudi karşıtı olmaya başladığını şu sözlerle anlatır:

“Bir gün, şehrin içinden geçerken aniden uzun bir kaftan içinde ve siyah favorili bir hayaletle karşılaştım. İlk düşüncem şuydu: Bu bir Yahudi ... ama bu tuhaf çehreye baktıkça ve her bölümünü ayrı ayrı inceledikçe, ilk soru kafamda şekil değiştirdi: Bu bir Alman mı?... Hayatımda ilk kez, birkaç kuruş harcayıp kendime Yahudi aleyhtarı broşürler aldım.” (Griffin,  2023, s. 341)

Bu örneği sadece metafor olarak alıyorum. Yani Attilâ İlhan ile Hitler arasında bir bağdaşıklık kurmam söz konusu değil. Sadece zihnin şekillenişine bakıyorum. Hitler’in kafasında şekillenen soruyu bu roman incelemesinde “Bu bir kadın mı, bu bir erkek mi? Bu bir hayvan mı, bu bir insan mı?” olarak ele alabiliriz. Bu soruların hepsi aynı kapıya çıkıyor ve her şey bu tip sorularla başlıyor. Şovenist zihin, kendi aklınca bir kesinliğe ulaşmak, kendini sorgulamaktan kaçmak için ‘öteki’yi sorgulamaya, tanımlamaya başlıyor. İstediği cevapları alamadığında da onu aşağılıyor ve kötülüyor. Bu zihne sahip olan her kişi konumuna göre zihnini yansıtabiliyor.

“Şovenist zihin işte bu şekilde, kendisinden farklı bir figür icat ederek bir benlik alegorisi inşa eder. Bu alegoride şovenistin kendisi, ruhu ve kültürel bilgiyi temsil eder. Onun nefretinin nesnesi olan kişi ise reddedilen benliği, doğal benliği, bedenin bilgisini içeren benliği temsil eder.” (Griffin, 1981) “Gerçekten de şovenist aklın yanılgıları, tüm yanılgılarla aynı koşuldan ortaya çıkar ve bu koşul, zihnin hakikatten kaçma arzusudur. Şovenist, hor gördüğü ötekinin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşemez. (Griffin,  2023, s. 341-342)

Bu, ne yazık ki Fena Halde Leman romanında açıkça görülebiliyor. Yazar, romanın bir noktasında karakterinde öyle bir tiksinme hissi yaratıyor ki, karakteri “öğürebileceğini” belirtiyor. Buradan da anlaşılabilir ki; Attilâ İlhan’ın queer’e bakışı hiç de kabule yakın değildir, aksine tiksinmeyle karışarak tiksindirmeye çalışan homofobidir. Yani o dönemde Attilâ İlhan queer ilişkileri olağanlaştırmıyor; aksine, zaten olağan algılanmayan ilişkileri daha da acayipleştiriyor, hatta “yırtıcı ağzı ensemde” gibi benzetmelerle canavarlaştırıyor. Burada yine Susan Griffin’in anlatısına bakarsak:

“Kendi bedeninin bilgisini reddeder, çünkü bu bilgi aklının unutmak istediği bir parçasıdır. Fakat onu tamamen reddedemez. O kendi bedeni aracılığıyla, arzu vasıtasıyla ona geri döner. Kendinden bir parçayı uzaklaştırır ama onu arzular. Nefret ettiği, korktuğu ve tiksindiği şeyi arzular. Kendisiyle korkunç bir çatışma içerisindedir.” (Griffin, 2023, s. 338)

Kitabın sonundaki ekler kısmında yer alan röportajda da Attilâ İlhan’ın cinsiyet algısının ne kadar iki uçlu yani dikotomik olduğu ve sadece hormonlara indirgendiği görülebiliyor. “Cinsel diyalektikten tam olarak ne anlıyorsunuz?”  sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Çok net ve çok açık; insan bünyesinde her iki cinsten hormonların bulunduğu biliniyor. Bu hormonların limit oranları içinde kalındığı takdirde kadın da erkek de ön kabul haline gelmiş davranış biçimlerinde bulunuyorlar. Ama değişiklikler olursa o insanlarda da değişiklikler oluyor. İşte bu, yani insanın içindeki zıddının kendisiyle çatışması onun cinsel diyalektiğini oluşturuyor. Yani bir kadının içerisinde erkek, bir erkeğin içerisinde kadın. Mademki diyalektikte her şey zıddını içerir, mademki böyle bir hormonal denge vardır…” (s. 279, Fatih Özgüven'le söyleşi)

Röportajın ilerleyen kısmında, “Bu azınlık tiplerinin egzotik, çekici hatta belki dekoratif oluşları mı çekiyor sizi?” sorusuna cevabı şöyle:

“Değil. Egzotiklik her yazar gibi beni de bir dereceye kadar ilgilendirir. Ama beni daha çok ilgilendiren bunların beşeri dramlarıdır. Mutlu değiller. Mutlu azınlık yok. Gizlilikten ya da açıklıktan mutsuzdur bunlar. Bu istikrarsızlık hayatlarına devamlı yansır.” (s. 280)

Burada şunu sormak istiyorum: Attilâ İlhan hangi azınlık grubunu görmüş, incelemiş ve hangi mutlu çoğunlukla karşılaştırıp bu tespiti yapmıştır? Yukarıdaki cevaplara bakıldığında yazarın hangi bakış açılarıyla bu romanı yazdığı daha iyi anlaşılabiliyor. Bir başka röportajında da şöyle diyor: “Türkiye’de ünlü bir yazar olmak için ya geçmişi maceralı, eli yüzü düzgün bir kadın ya da teşhirci bir eşcinsel olacaksınız.”

Yukarıda da sorduğum şu soruyu tekrar soruyorum: Şair burada ne demek istiyor?

Sonuç olarak ben bu romanı Attilâ İlhan’ın kendi iç çatışmalarının bir dışavurumu olarak yorumluyorum. Kendi zihnindeki ötekileriyle bir mücadele, sıklıkla rastladığımız şovenist zihnin bir aynası belki de…

 

KAYNAKLAR:

  • Attilâ İlhan, Fena Halde Leman, Can Yayınları, 1991
  • Susan Griffin, Pornography and Silence: Culture's Revenge Against Nature, HarperCollins, 1981.
  • Susan Griffin, "Şovenist Zihin", Gölgeyle Buluşma: İnsan Doğasındaki Karanlık Gücün Gizli Yüzü  içinde, editörler: Connie Zweig, Jeremiah Abrams, çev. Özgür Ertana, Timaş Yayınları, 2023, s. 324-328.
Yazarın Tüm Yazıları
  • attila ilhan
  • fena halde leman
  • Gölgeyle Buluşma
  • Susan Griffin

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Okumayı sevdiren kitaplar

Henüz okuma yaşına gelmemiş çocuklara da okumayı sevdirebilen, ilkokul çağındaki çocukları mesteden kitaplardan küçük bir derleme: Kar Tanesi / Büyük Sözcük Fabrikası / Dostum Benim / Tuhaflar Kulübü / Raoul Taburun / Şövalye Çocuk / İmdat, Öğretmenim Havalandı / Çukurlar / Bir Sineğin Biyografisi / Köpekbalığı Dişleri

ÖZLEM AKCAN

Sonraki Yazı

PORTRE

Ekolojist, şair, yazar: Eva Saulitis

“Katil balina uzmanı, deniz biyoloğu, ödüllü deneme yazarı, şair Eva aynı zamanda Alaska-Homer’de bulunan Kenai Peninsula College’da yaratıcı yazarlık dersleri veriyordu. Vefatından önceki son yıllarda yazdığı her şeye damgasını vuran, tüm yaşamını derinden etkileyen kansere karşı amansız bir mücadele veren bir savaşçıydı da.” 

SUAT BARAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist