ESKİ YUNAN DEMOKRASİSİ -1:
“Tiranları öldürün”:
Eski Yunanda tiranlık
“Cromwell’i düşünerek 1657 yılında yazılmış olan Killing, No Murder'da (“Cinayet Olmayan Öldürme”) tiranın on dört özelliği sıralanır. Üç tanesi şöyledir: Önceden saygın olan birtakım kişileri, kurumları, entelektüelleri karalamak, bunları yok etmek ve incelmiş düşünmeyi değerden düşürmek; sorunlarda kamunun işe katılma cesaretini kırmak, ortaklaşa girdi, müzakere, tartışmaların yokluğu ya da asgari düzeye geriletilmesi; kamunun dikkatini dağıtmak için askerî etkinliklerin çoğaltılması.”
Harmodius ve Aristogeiton, Atina tiranı Hippias'ın kardeşi Hipparchus'u öldürürken.
Aslında Yunanlıların bütün üstün kültürel başarılarının tabanında siyasal düzenleri yatar; yurttaşlık hakkı olan erkeklerin doğrudan katılımcı, özyönetimi, demokratia. Bu düzenin ortaya çıkışı, evrimi konusunu yazının sonraki bölümüne bırakıp burada özellikle tiranlığı Avrupa siyasal düşünce geleneğindeki yeri bakımından bir parça irdeleyelim.
MÖ 1200 sularında bütün bir Doğu Akdeniz’i etkileyen altüst oluşlar sonucu Tunç Çağı uygarlığı son buldu. Yazı, mimari, zanaat, toplumsal ilişkiler ağı ortadan kalkmış, nüfus adamakıllı azalıp ilkel yerleşimler ortaya çıkmıştı. Çanak çömleklerin bezeklerinden adını alan “Protogeometrik Dönem” ile “Geometrik Dönem”, temelde hayvan yetiştiricisi bir toplumun tarımsal bir topluma dönüşmesi süreci olarak görülür ki, bu evre için Homeros ile Hesiodos’tan başka kılavuzumuz yoktur. MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında Yunan kültüründe bir dizi ilkler olarak görülür: Fenikelilerden uyarlanma alfabe, Sicilya’da yuvarlak agora kılığında ilk kamusal alanlar, Yunan düşüncesinin dilinin tabanı olan Homeros Destanı, ortak kültürel belleği yaratmada belirleyici olan Olympia yarışmaları, yani Olimpiyatlar, denizaşırı yüzlerce yeni yerleşim kurmaları. Tüm bunlara, bir yüzyıl sonra toplumsal ilişkilerle simgesel yapıları derinden dönüştürecek olan sikke kullanımıyla para iktisadının doğuşu eklenecektir.
Hayvan yetiştiricilikten tarımsal bir topluma dönüşürken Yunan kentlerinin kralları yoktu. Koloniler çağının sonunda ortaya çıkan yeni zengin bir sınıf, borçlanmış özgür çiftçinin yoksullaşması toplumsal gerilimler doğurdu. MÖ 7. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar süren bir “egemenlik” bunalımı yaşandı. Yöneticilik eden eski büyük toprak sahibi katmanlara yeni tüccar katmanı eklendi. Yeni zengin, tüccar katmanının yönetime katılma talepleri vardı, yoksullaşan çiftçilerin de, örneğin toprakların yeniden bölüşülmesi talepleri vardı; kolonilerdeki bu bildik uygulama anakentlerde de talep edilebilir bir şeydi. (Aristoteles, Politika V. 6) Meslekten silahlı bir gücün bulunmadığı Yunan kentinde yurttaşlık düzenini değiştiren iç çatışma (stasis) çok sık rastlanan bir durumdur. Bununla birlikte aşağı yukarı iki yüzyıllık ömründe Atina “demokrasi”sinin yalnızca iki kez, savaş koşullarında, 411 ile 404 yılları arasında kısa süreli düzen değişikliklerine gittiğini de belirtmek gerekir.
Bu bunalım, gerilim ortamında, karar almada ağırlığını koymak için rekabet içindeki beysoylu büyük toprak sahibi ailelerden çıkma bir kişi, sıradan halkın da desteğini alarak tiran olurdu. Bu kişiler 5. yüzyılın demokrasi ideolojisi açısından salt zorba olarak görülürse de kentleri siyasal olarak daha ileri bir aşamaya geçirmişlerdir: zenginlere (plousioi), önde gelenlere, eşrafa (gnorimoi) karşı halkın adamı olarak ortaya çıkar, beysoylu ailelerin gücünü kırarlar (Aristoteles, Politika V. 1305a22, 1310b12-16); bu özellik bir ölçüde demokrasiyi, daha doğrusu isonomia’yı hazırlayacaktır, demokratia terimi geç tarihlidir, 5. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Herodotos onu neredeyse demokrasi ile eşanlamda kullanır. Tiranlar merkezileşmiş bir yönetimle yasama, bayındırlık gibi alanlarda azımsanmayacak atılımlar yapmışlardır; kimi kentlerdeki, örneğin Atina’da ilk kamusal yapılar onların zamanında yapılmıştır. Sparta’nın 5. yüzyıl ortasındaki üstünlük iddiası hiçbir zaman tiranlardan çekmediği, başka kentleri tiranlarından kurtardığı savlarıyla desteklenir (Thukydides I. 18.1); ama MÖ 5. yüzyıl ile 4. yüzyılın tiranları aynı adı taşısalar da öncekilerle bir tutulamazlar. Olağanüstü yetkilerle donatılıp kentteki çatışmaları çözümlemek, yeni yasalar yapmak için seçilen kişiler de kolaycacık bir tiran haline gelebilirdi. İlk filozoflarla çağdaş olan Atinalı Solon hem Atina’nın ilk şairidir hem de bunalım zamanı olağanüstü yetkilerle seçilmiş yasa koyucudur; şiirlerinin çoğu, henüz düzyazı geleneği yoktu, yaptığı köklü yönetsel düzenlemelerin savunusudur, bir şiirinde pekâlâ elindeyken tiranlığa yönelmediğini de belirtir. Geleneksel olarak yedi bilge denen kişiler ilk bilimcilerle felsefecilerden hemen önce gelen ya da çağdaşı kişilerdir, tek cümlelik özlü deyişleriyle hatırlanır, bunların çoğu toplumsal önderdir, aralarında tiranlar da bulunur, Thales de bu öbeğe yerleştirilmiştir.
Yunan dünyasının kimi bölgelerinde, MÖ 510 yılından başlayıp yirmi otuz yıl süren tuhaf mı tuhaf bir siyasal eğilim çıkmıştır. Bunda erk sahibi düpedüz törensel bir jestle erkten vazgeçmektedir. Samos’ta MÖ 522 yılında öldürülen tiranın yerine tacını, asasını emanet alan kişi dinsel bir edimden sonra “Tiranın benzerleri (homoioi) üzerindeki baskıcı yönetimi hoşuma gitmiyordu. Ben erki orta yere koyarak (tên arkhên es meson titheis) sizi isonomous, yani yasadan (nomos’tan) eşit pay alır ilan ediyorum” der (Herodotos, III.142); Kos adasında tiranın kendisi, tek kişinin erkiyle yönetilen Afrika’daki Kyrene’de de dışarıdan çağrılan bir bilge aynı işi yapar. (Herodotos, VII. 164; IV. 161)
İmdi, Platon farklı siyasal düzenleri bir döngü biçiminde tasarlamıştır (örneğin Yasalar 710d-711a); Aristoteles de… (Politika III.5; 10; 11) Kentlerdeki yurttaşlık düzeni, yani politeia, değişikliği kolayca birinden ötekine dönüşür, partilerin olmadığı bir düzende sanki hükümet değişikliği gibi kolayca, kimi zaman da kısa bir çatışma sonucu düzen değişikliğine gidilebilmektedir.
Aristoteles Politika’nın VII. bölümünde en iyi istikrarlı siyasal düzeni araştırır. Aristoteles istikrarı karma bir yurttaşlık düzeninde bulacaktır, Platon’da da aynı izleğe rastlarız. (örneğin Yasalar 692b-c) Platon bunları üç tane siyasal düzen ile bunların yozlaşması sonucu ortaya çıkan diğer üç yönetim arasında, biri ötekine dönüşüp duran bir döngü biçiminde tasarlar (örneğin Yasalar 710 d-711a), Aristoteles de aynı düşünüşü sürdürür, ayrıntılandırır. (Politika III. 5, 10, 11; IV.3) Platon’un yapıtlarında ortaya konan siyasal düzen bir “ütopya” arayışı değil, gerçekleştirilme olasılığı güçlü bir tasardır. Bu tasarın öğeleri yürürlükteki siyasal düzenlerde bulunabilir.
Aristoteles’in betimlemesine, kuramına göre Akdeniz çevresinde üç asal siyasal düzen ile –onun yeğleme sırasına göre monarşi, aristokrasi, politeia (Aristoteles’te bu terim aynı zamanda birden çok karma siyasal düzen anlamına gelir)– bunların yozlaşması sonucu ortaya çıkan diğer üç yönetim –demokrasi, oligarşi, tiranlık– arasında (Nikhomakhos’a Etik VIII.1160a31; Politika III.6,7) bitimsiz bir döngü vardır. Aristoteles’in karşılaştırmalı malzemesinin içinde başta Kartaca olmak üzere Yunanlı olmayan kentler de vardır. Bu sınıflandırma yalnızca bir soyutlama değildir, aynı zamanda olup bitenin gerçekçi bir betimidir de. Aristoteles’in tartıştığı en iyi karma yönetimi Roma İmparatorluğu’nda bulguladığını öne süren Polybios, Tarihler adlı yapıtının 6. bölümünde siyasal yönetimlerin döngüsü kuramının Eskiçağ’daki en ayrıntılı serimlemesini yapar. Polybios’tan Montesquieu’ye, Mosca’dan Michels’e birçok düşünür Aristoteles’in sınıflandırmasını, çoğunlukla Polybios aracılığıyla “karma sistemler” kuramı içerisinde geliştirdi.
Neredeyse hepsi deniz kıyısında kurulmuş bini aşkın Yunan kentinin çoğunda ya demokrasi ya oligarşi vardı. Bu iki siyasal düzenin benzerlikleri şaşırtıcıdır, kimi çeşitlerinde karşıtlık belirgin bile değildir, göreve gelmede kura, ad çekme ikisinde de ortaktır; asıl ayrım ölçütü yönetenlerin zengin mi yoksul mu olduğudur. (Politika III.7; IV.10) Öte yandan yerine getirilen görevler karşılığında ücret almamak, görevlere kurayla seçilmemek, atanmak aristokrasinin de özelliklerindendir. (Politika II. 7)
Atina başka önde gelen Yunan kentlerine göre tiranlıkla geç tanışmıştır, çünkü toplumsal siyasal evrimde diğerlerinin gerisindeydi. Peisistratos ailesi, kesintileriyle birlikte MÖ 561-511 yılları arasında kırk yıla yakın süren tiranlık döneminde Solon’un kurduğu düzene dokunmaz. Peisistratoslara gelene kadar bölge ya da boy temelinde siyasal mücadeleler eksik olmamıştır. Burada Atina’nın şansı, tiranlığın Solon’un yasalarından sonra gelmesindedir, çünkü Solon’un düzenine dokunmadılar. Onların zamanında Atina agorası tozlu bir kasaba meydanından taş yapılarla çevrili bir kent merkezine dönüşür, bütün Akdeniz kıyılarına dış satımı yapılan yerli vazo resminde, yontuda büyük atılımlar yapılır. Edebiyat alanında ünlü şairleri kendine çeken, tragedya türünün doğumuna tanıklık eden bir kent belirir. Beysoyluların yönetimiyle demokratik/oligarşik koşullar arasında köprü işlevi üstlenmişlerdir Arkaik Çağ’da, Anadolu’da Pers egemenliğindeki çoğu Yunan ülke-kenti tek adam yönetimindeydi. Batı’da ise Sicilya’da, Güney İtalya’da MÖ 6. yüzyıl sonu ile MÖ 5. yüzyıl başındaki tiranlıkların farkı paralı asker gücüne dayanmalarıdır. Bunlar eski ülke-kentlerden polis’lere oranla çok büyük siyasal birimler yaratmıştır. Yaygın olarak şehir devleti denen siyasal birime neden ülke-kent dediğimizi yazının ikinci bölümünde tartışacağız.
Tiranların devrilmesinden üç yıl sonra Kleisthenes, polis’i ülke-kenti kentsel merkeziye, kırsal yerleşimleriyle yepyeni bir yönetsel temele oturtur. Dört geleneksel İyon boyunu yani kandaş toplulukları dağıtıp yurttaş topluluğunu coğrafi temele göre oluşturduğu yeni birimlerle örgütler. On boy yaratır; her boyun kıyıda, dağda, ovada 139 tane bucak birimine eşit olarak dağıtılmış toprağı vardır. Amaç eskiden olduğu gibi bu bölgelerin ayrı ayrı siyasal hizipler, bölüntüler doğurmasını önlemektir.
Kleisthenes, bu boyların altında demos denen 100 küsur bucak kurar. Bucak için seçilen görevliler, göreve başlamadan önce bir sınava tabi olurlar ve görev bitiminde hesap verirler. Özel beceri ve bilgilerle yetiştirilen serdarlar (strategos) gibi yüz kadar kamu görevlisi seçimle, her özgür yurttaşın doğal üyesi olduğu büyük meclisin gündemini belirleyen Beşyüzler Meclisi üyeleri ise Kleisthenes de içlerinde olmak üzere ad çekmeyle bir yıllığına göreve gelirlerdi. Yurttaşın siyasal erke eşit katılımı, yasadan eşit pay alması, yasa karşısında eşitlik anlamını içeren bu düzenin adı isonomia’dır.
“Tiranları Öldürün”
Tiran Hippias’a karşı yapılan suikast sırasında MÖ 514 yılında Hippias’ın kardeşinin öldürülmesi ilk siyasal cinayet sayılır, ama bunun aslında siyasal bir güdüyle değil, sarkıntılıktan yapıldığını Herodotos da, Thukydides de aktarır; olsun, bu kişilerin anısı bir tür demokrasi havarisi olarak onurlandırılmıştır bile. İki âşık, Harmodios ile Aristogeiton, tiran Hippias’ı Panatheneia şenliklerindeki geçit töreninde öldürmeye karar verirler. Ancak suikast planladıkları gibi gitmez, kumpası bilen bir kişinin tiranla konuştuğunu görerek ihanete uğradıklarını düşünen çift, tiranın kardeşi Hipparkhos’u öldürür. Her ikisi de oracıkta korumalar tarafından öldürülür. Hippias iktidarda bir süre daha kalır. Hippias’tan sonra demokrasiye geçilir ve Atina’da isonomia düzeni sağlanır. Demokrasi kahramanı ilan edilen Harmodios ile Aristogeiton için Atina şölenlerinde türküler okunur. Hatta kente anıtları dikilir, MÖ 5. yüzyılın ilk çeyreğinin sonundan bir tanesini Roma kopyalarından biliyoruz, diğerleri yitik. Tarihsel bir kişinin yontusunun dikilmesi daha önce görülmemiş bir şeydi. Resimde ünlü Harmodios ile Aristogeiton’un Atina’ya dikilmiş heykelinin Roma kopyası görülüyor. Onlara yakılan bir şölen türküsünün dört biçimi bugüne ulaşmış, Athenaios’un (XV.695ab) aktardığı biçimiyle: “Kılıcımı mersin dallarıyla saracağım/ Harmodios ile Aristogeiton gibi,/ Tiranı öldürdüklerinde/ Atina’ya isonomia getirdiler.” Yunancasında aslında “yurttaşları isonomos kıldılar” yazılıdır. Bu, hak ve onur paylarından eşit yararlanmak demektir.
Harmodios ile Aristogeiton’un Roma kopyası heykeli.
Ulusal Arkeoloji Müzesi, Napoli.
Aynı terime Platon öncesi siyasal düşüncede MÖ 5. yüzyılın 3. çeyreğinde Herodotos’ta da (III.80.6.) rastlarız, Pers sarayında en iyi siyasal düzen tartışmasında. Elbette Persler arasında böyle bir tartışmanın gerçekleşmiş olması düşünülemez. Herodotos “en güzel adı” sanki demokrasinin yüklemi olarak kullanmaktadır. İlerde bu kavramın çağdaş tartışmalardaki yerine değineceğiz.
Yunan ülke-kentlerinin oluşturduğu ittifakın devasa Pers ordusunu MÖ 5. yüzyılın ilk çeyreğinde kendi topraklarında Marathon ile Salamis’te yenmesi Atina’nın Yunanlılar arasında sivrilmesine yol açmıştır. Atina, Yunan kentlerini Perslere karşı koruma birliğinin önderi olmuş. Hipparkhos’u öldürenlerin soyundan gelenler, ülke-kentin en saygın kurumu olan Boule’nin yani icra kurulunun üyeleri ile ücretsiz yemek yemek gibi en üstün biçimde onurlandırılmıştır. Yurttaşların gelecekteki tiranları öldürme andı içmeleri durumunda onlar da öncekiler gibi onurlandırılacaktır. Öneren kişinin adıyla bilinen Demaphontos yasası ise Atina’da 400’ler hizbinin darbesi savuşturulduktan sonra, MÖ 410 yılında yürürlüğe girer. Bu anayasada tiranlığa kalkışan ya da ona yardım edenlerin öldürülmesi, soyundan gelenlerin bütün yurttaşlık haklarından yoksun bırakılması, tiranın malına mülküne el konması yer alır.
Ortaçağdan beri bu meşru tiran katli meselesi Batı siyasal düşüncesinde yer etmiş, tartışılmıştır. Hatta Avrupa dillerinde “tiran katli” anlamında tyrranicide diye bir kelime de türetilmiştir. Eğitimci, din adamı ve düşünür olan Salisburyli John, 12. yüzyılda Policraticus adlı kitabında tiran katlinin meşruluğunu savunur. Tiran, adil ve doğru kral, rex iustus’un karşısında şeytan olarak konumlandırılır. Modernliğin ilk filozoflarından Spinoza, Tractatus Theologico-Politicus yapıtında, 1670 yılında başlıca yönetim tarzlarını tartışırken, Platon’dan gelen üç temel yönetim, Monarşi, Aristokrasi, Demokrasi ile bunların yozlaşmış türlerini, denetim olmadığında Monarşinin tiranlığa, Aristokrasinin oligarşiye dönüşeceğini öne sürerken demokrasiyi söz, ifade özgürlüğünü belki de ilk defa savunuyordu. Onun gözünde Portekiz’in Hollanda’nın başkaldırdığı II. Philip’in İspanya monarşisi tiranlık idi. Şaşırtıcı biçimde tiranla köleyi aynı kümeye sokar. Tiranın portresini çizerken onun uyruklarının kederli duygularını gereksediğini öne sürdü, bu izlek Nietzsche’de de karşımıza çıkacaktır; yıldırı, tedhiş ancak kedere dayanabilirdi.
Talat Paşa (sağda).
Soğomon Tehliryan’ın, 1921 yılında Berlin’de kılık değiştirmiş olarak yaşayan eski sadrazam Talat Paşa’yı suikastla öldürüp çıkartıldığı mahkemede beraat edeceği kısa yargılanması sırasında söylediği “Bir insan öldürdüm ama katil değilim!” sözü bu geleneğe bağlanır. Tiran katlini 19. yüzyıl sonundan başlayarak sağdan soldan bireysel ya da örgütlü suikastlardan –ABD başkanı, Fransa başbakanı, başarısız Rus Çarı suikastı– ayırt etmek gerekir.
Edward Sexby, Cromwell’i düşünerek 1657 yılında yazdığı Killing, No Murder (“Cinayet Olmayan Öldürme”) adlı eserinde tiranın on dört özelliğini sıralar. Üç tanesi şöyledir: Önceden saygın olan birtakım kişileri, kurumları, entelektüelleri karalamak, bunları yok etmek ve incelmiş düşünmeyi değerden düşürmek; sorunlarda kamunun işe katılma cesaretini kırmak, ortaklaşa girdi, müzakere, tartışmaların yokluğu ya da asgari düzeye geriletilmesi; kamunun dikkatini dağıtmak için askerî etkinliklerin çoğaltılması.
Aydınlanma düşünürlerinden Locke, Hobbes, Rousseau’nun tiran anlayışlarındaki ortak öğeler, iktidarın gasp edilmesi ve yasaları çiğneyen keyfi yönetimdir. Bu öğeler arasındaki ilişkiyi her biri farklı kursalar da, Diderot ile d’Alembert’in Ansiklopedi’sindeki “Tyrant” maddesi anlamı genişletir; artık yalnızca egemenliği gasp eden kişiyi değil, meşru bir egemenin bile iktidarını kötüye kullanmasını, yasayı çiğnemesini, halkı bastırmasını tiranlık kapsamına alır.
Bu bağlamda birbiriyle aynı anlamda kullanılan “diktatör”, “despot”, “devlet terörü” Aydınlanma Çağı’ndan sonra yaygınlaşmış adlandırmalardır. Bizde istibdat rejiminde ortaya çıkan “müstebit” nitelemesi “tiran”, “despot”, “diktatör” kelimelerinin hepsini karşılar.
“Diktatör” kelimesi, olumsuz anlamını yenilerde bulsa da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin amaç olarak proletarya diktatörlüğünü saptamasındaki gibi hepten olumsuz değildir.
Roma’da Cumhuriyet dönemini sona erdiren caesar unvanıdır. Bu unvan, öteden beri Roma’da derin bunalım zamanlarında olağanüstü yetkileri geçici bir süre kullanacak yüksek kamu görevlisini gösterirdi. Katledilmeden önce Julius Caesar kendisini sürekli diktatör olarak ilan etti. Ardılı, Roma’da ilk defa “imparator” unvanı taşıyacak olan Augustus ise bu unvanı reddetti.
Montesquieu’nün Kanunların Ruhu kitabında, tiranlık artık belirli bir hükmetme rejimi değil, bütün yozlaşmış yönetimlerin ortak adıdır. Ayrıca Eskiçağ’da siyasal bir anlamı olmayan despotluk kavramını da daha çok Doğu yönetimleri için kullanarak yaygınlaştırmış, siyasal düşünceye dahil etmiştir. Benzeri nitelemelerden birisi de “devlet terörü”dür ki, bunun kaynağı Fransız devriminden bir iki yıl sonraki Robespierre’in devlet eliyle yürütülen yılgı, tedhiş dönemidir, buna sadece terör dönemi denmiştir.
Önceki Yazı
Julián Fuks:
“Siyasetin kişisel olduğu, kolektifin mahrem sayıldığı bir edebiyata inanıyorum.”
“Öz kurmacanın, pek çok okurun romanlara karşı geliştirdiği ve pek çok yazarın da mustarip olduğu belli bir güvensizliği kırdığını, inandırıcılık probleminin aşılmasına yardımcı olduğunu hissediyorum. Ben de onlardan biriyim, olay örgüsü icat etme konusunda pek yetenekli değilim, samimiyete belki biraz fazla sıkı sıkıya bağlıyım.”
