• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Eda Yiğit ile “Polifonik Bir Bahçe” sergisi üzerine söyleşi:

Tokatlıyan’ın bütün zamanları ve mekânları

“Bu sergi sadece Tokatlıyan Han’ın tarihiyle ilgili değil, hanın bizim yaşamımızla kesiştiği ve konuşmaya çalıştığı yerlerle de ilgili. O polifonik bahçenin özneleri hem sanatçılar hem buradan yolu geçen özneler hem de bitkiler...”

Şafak Kocaoğlu, Toz İzi, yerleştirme, karışık teknik, 2024.
Fotoğraflar: Nâzım Hikmet Richard Dikbaş

ÖZLEM ALTUNOK

@e-posta

SANAT

31 Ekim 2024

PAYLAŞ

Sadece bir sergi değildi Tokatlıyan Han’daki “Polifonik Bir Bahçe” sergisi. Pek çok güzel şey gibi kısa sürdü ve 31 Ekim 2024 itibariyle sona erdi. İki hafta boyunca çoğumuzun önünden yüzlerce kez geçtiği tarihî bir mekânın uzun hikâyesini, tüm zamanlarını ve mekânlarını okşayarak usulca ve berrak bir biçimde anlatıyordu.

“Sergi olur biter, geriye ne kalır?” diye fısıldıyordu. Betonu çürüten suyun aynı zamanda bitkilere can verdiğini, mekâna değmiş tüm hayatları sesleri, ışığı, karanlığı, kiri, pasıyla kavrarken bugünün içindeki potansiyeli hatırlatarak zamanlar ve mekânlar arasındaki sınırları kaldırıyordu.

Bir nefes alanı oldu; pek çok şeyi yeniden düşünmek için de gerisinde çokça soru bıraktı. Bu sorulardan bir kısmına serginin kavramsal çerçevesi kadar hayata geçiriliş biçimiyle serginin kendisi yanıt veriyordu bana kalırsa. Sanat ortamının hijyenik, korunaklı ve risk almayan işleyişine hiyerarşiden uzak, yaratıcı emeğin ve tutkunun potansiyelini hatırlatan yanıtlar…

“Polifonik Bir Bahçe” sergisini Tokatlıyan’daki bahçenin mimarlarından ve serginin küratörü Eda Yiğit anlattı.

Eda Yiğit (Kirkor Dabanyan’ın Kubbenin İzdüşümü adlı yerleştirmesi)

Önce hem ilk teras sergisinin küratörü hem de bu mekânın bir sakini olarak bu binayla ilişkini sormak istiyorum. Tokatlıyan Han’ın hikâyesinde seni çeken ne oldu ve onu böylesine sahiplenen bir sergiyle anlatma isteğinin gerisinde neler var?

Tokatlıyan’ın radarıma girmesi 2012’de Adalar Müzesi’nde çalışırken oldu. “Lefter” sergisini hazırlarken handa ofisi olan yazar ve gazeteci Ergun Hiçyılmaz’ı ziyarete gitmiştim. Sonrasında da Beyoğlu’na yolum düştükçe hanı bir hayalet gibi dolaşma ritüeli geliştirmiştim. Tokatlıyan’ın terasına ise ilk kez 2021’de Mimarlar Odası’ndaki “Arafta Bir Beyoğlu” sergisinin araştırmasını yaparken bir arkadaşım sayesinde çıktım. Üç Horan Kilisesi’ni tepeden gören bir manzara, o tuhaf şantiye hali beni çok etkiledi ve o süreçte “Burada bir yazıhanem olsa ne güzel olur!” diye hayal kurmaya başladım. Sonra hanın içindeki gezintilerim devam etti. Bir oda kiralayabilmek için hanın kapısını çalmam ise zaman aldı. 2022 yılının ağustos ayıydı. Uzun süre bütçeme uygun kiralayabileceğim bir oda bulamadım. Sonunda hanın yetkilisini bıktırdığım ziyaretlerden birinde yıllar boyunca kiralanmamış, depo olarak kullanılan, tepesine kadar hafriyatla dolu, kuşların yaşadığı bir odayı gösterdiler.

Hanın görevlisi İsa’nın odanın kapısını açmasıyla tıka basa eşyayla dolu odanın içine yuva yapan kuşların kanat çırpışıyla karşılandım. O sahne hafızama kazındı. Yazıhaneye çevireceğim o odayı kiraladım. İlk üç ay elektriğim yoktu. Doktora tezimi mum ışığında, başka bir zamana ışınlanmışçasına bir duyguyla yazmaya başladım orada. Hanı düşünmeye başlamak için güzel bir zamandı. Yazıhaneyi tutmamla birlikte sanatçı arkadaşlarım da gelip gitmeye başlamıştı. Derken Beyoğlu rayiçlerine göre nispeten daha ekonomik mekân arayışında olan sanatçıların yer bulmasına aracılık ettim. Onlar geldikçe hanın ikinci katı sanatçı atölyeleriyle dolup taşmaya başladı. Gelenler de başkalarına önerdi. Bugün handa yaklaşık elliye yakın sanatçı atölyesi var.

Burada zamanın donmuş olduğunu söylemek haksızlık olur. Çünkü bu köhne hissinin yanında hanı hiç bırakmayanlar da var; Çağlayan Kitabevi, Şifa Gözlük, Örücü Terzi Hisar’ın sahibi Emin Sülün ve Halime Sülün çok uzun yıllardır burada. İkinci katta iki yıl gibi kısa bir sürede bir sanatçı topluluğu içinde yaşam sürmeye başlamış olmak, serginin filizlendiği zemini oluşturdu. Handa atölyesi olan Özge Akdeniz ve Orçun Beslen’le burada geçirdiğimiz zaman içinde sürekli bir araya gelerek sergiyi birlikte düşünmeye başladık. Serginin kurgusunda onların ve davetli sanatçıların sanatsal üretim pratikleriyle benim toplumsal bellek, emek ve sözlü tarih hattında disipliner yaklaşımım belirleyici oldu.

Burasının önce bir tiyatro olarak, daha sonra otel, –ki Tokatlıyan Otel’in adı 1900’lerde Pera Palas’la birlikte İstanbul’un en gözde otellerinden biri olarak anılıyor– 1950’lerden bugüne uzanan süreçte ise zamanla “gözden düşen” bir han olarak kullanılageldiğini biliyoruz. Sergide mekânın belleğine olduğu kadar bugününe de güçlü bir vurgu var. Bunda elbette hanla kurduğun aidiyet ilişkisinin, buradaki yaşantının da etkisi olmuştur ama bize bundan daha fazlasını, kapsamanın ne demek olduğunu anlatıyor sergi.

Binanın başından geçenleri özetle aktarmak gerekirse, Tokatlıyan Han’ın mülkiyeti Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı’na ait. 1871 yılında inşa edilen yapı, 7-8 yıl ayakta kaldıktan sonra bir yangınla kül olan Şark Tiyatrosu. Sonrasında Kapalıçarşı’da lokantası olan Mıgırdiç Tokatlıyan bu alanı vakıftan kiralayarak Splendid isminde bir mekân açıyor. Ardından mimar Alexandre Vallaury tarafından şu an içinde olduğumuz yapı, Tokatlıyan Oteli inşa ediliyor. Otelin iş hanına dönüşmesi ise 1950’li yıllarda oluyor. Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül gibi tarihsel kırılma noktaları han için de dönüştürücü etkilere neden oluyor.

1919’da Mıgırdiç Tokatlıyan’ın damadı Nikola Medovitch oteli devralıyor. Bir Tokatlıyan şubesi de Tarabya’da açılıyor. Varlık Vergisi’nden kaynaklı ekonomik sıkıntılar nedeniyle 1944 yılında İbrahim Gültan’a devrediliyor ve otel Konak adını alıyor. (bkz. Perapedia.) Otelin mülkiyeti yeniden Üç Horan Kilisesi Vakfı’na devrediliyor. 1958 yılında da iş hanına çevriliyor.[*]

Handa ticari hayatın canlılığı çok uzun yıllar devam etse de, 2000’li yılların başlarından itibaren yavaş yavaş sönüyor. Ticarileştirilerek özgün dokusunu kaybetmiş Beyoğlu’ndaki hanlardan farklı olarak varlığını hâlâ sürdüren, eski ticari canlılığını ya da insan mirasını bir ölçüde kaybetse de, yine de kurtarılmış bir alan olarak addedebiliriz Tokatlıyan’ı.

İlhan Sayın, Yarının Sahibi, 2024, duvar üzerine altın boya

Serginin kavramsal çerçevesini nasıl kurduğuma gelecek olursak... Öncelikle kültürel mirasla ilişki kurma biçimimize dair bir derdimiz var. Geçmişin ne kadar iyi ve harika olduğu üzerine kurulu bir anlatı kurmak bir sorun teşkil ediyor. O geçmiş anımsamak istediğimiz geçmiş olabilir fakat her döneme dair kendine özgü kötülükler, sorunlar ve politik gerilimler var. İyicil anımsama hafızanın işleyişiyle ilgili çoğunlukla. Biz sergiyi kurarken geçmişin bugünle bir araya geldiği teğet noktalarını, geçmiş kadar bugünde hayatı içinde taşıyan bir mekânı, geçmiş zamanla hiyerarşik bir ilişki kurmadan bugünü de toplumsal bellek boyutuyla varlığa getirecek bir yaklaşımı benimsedik. Sergide hanın tarihini ve geçmişini yüceltmekten ziyade onu yeniden kavramak, bugüne soyutlamalarla getirmek ve üzerine yeniden düşünecek bir alan açmak, aynı zamanda handa yeni kurulan yaşamı da vurgulamak istedik. Eğer geçmiş hayaletleştiyse zamanı açar ve aralar gibi, aynı ortamda beraber yaşıyormuşçasına hareket ettik. Bunun için özel bir çaba sarf etmedik, çünkü mekâna temas ettikçe ilişki zaten öyle kuruldu. Mekâna, zamana ve gündelik hayata dair birbirine dokunan ve karışan bir çerçevenin içindeydik.

Funda Susamoğlu,
Otel Rüyası, terracotta rölyef, çimento

1871’den beri mekânsal tarihi güçlü, hikâyesi olan bu yapının sakinleri olarak son iki yıl içinde de hem yaşadığımız katlarda hem de sergi mekânı olarak kullandığımız teras katında mekânın dönüşümüne dair tanıklığımız sürdü. Örneğin Özge Akdeniz teras katının sergi mekânına dönüşmesinden önce orada çektiği fotoğraflara su damlatarak ve bunu pet şişelerden damlattığı sistemle yaparak suyun yaşatan ve çürüten etkisini konu aldı. Kullandığı fotoğraflarda teras katında mekâna dağılan nesnelerin ve sahnelerin hiçbiri şu anda orada değil. Mekânı hem tutmak hem de orayı hissedilir kılacak materyalleri bırakmak, çevrelendiğimiz her bir izi ve işareti tek tek düşünmek, geçtiğimiz süreçle ilişkileniyor. Geçmişle incelikli bir ilişki kurmakla, geçmişin bugündeki anlamını derinleştirmekle ilgilendik. Hanın gerçekliğiyle ilişki kurma sürecimiz, tarihsel zamanla gündelik hayatın zamanını birbirine yaklaştırmayı deneyerek oldu.

Binanın teras katının ofis, dükkân ya da atölyelerin olduğu diğer katlara kıyasla çok daha bakımsız olduğu anlaşılıyor. Çalışmaya başladığınızda ne haldeydi; nasıl ilerlediniz? Sergi ortaya konma biçimiyle de hem metaforik olarak hem de gerçekten yıllarca birikmiş bir hafriyatın içinden bu coğrafyada birikmiş ezberlere dair de bir söz söylüyor. Biraz önce söylediğin “gerçeklikle ilişki kurma çabası” buraya denk düşüyor sanırım.

Binanın teras katı 20-25 yıldan beri kullanılmayan, eski kiracılarının terk ettiği bir yer; sanırım kimsenin de o halini görüp “Burada sergi yapalım” diyebileceği bir mekân değildi. Atıklarla dolu mekânın içinde han çalışanlarının desteğiyle hafriyatı ayıklamak, hurdaları ayırmak, kullanılan malzemeleri ayrıştırma sürecinden geçirmek sergi hazırlığımızın en kritik işlerinden biriydi. O hafriyatın içinde ittire ittire, kazıya kazıya ilerledik. Bu süreç hem çok yorucuydu hem de zihnimizde uçuşan fikirlerle düşünsel bir alan yaratacağımız bir zemin oldu. Mekânla bağımızı güçlendiren etkenlerden biri buydu. Bu sanat alanında yapıp etme biçimlerimize, tanımlı hiyerarşik ilişkilere ya da çerçevesi belli iş tanımlarına uymuyordu. Sanatçılarla beraber temizlik sürecine paralel olarak kavramsal tartışmalardan ve istişarelerden geçtik.

İlhan Sayın, Haberci, 2024, gazete kağıtları ve tel

Öte yandan sergi esnasında ziyaretçilerden, özellikle de sanatçılardan sıkça duyduğumuz bir tekrar vardı. Sanat alanında kurumsal yapılarla ilişkinin steril alanlarda gerçekleşmesi, hapsolunan bir kuraklık içinde heyecanın ve tutkunun yitimine dair sitemler duymak, üzerine düşünmeye değer geri bildirimlerdi. İçine yerleştiği mekânlarla ilişkilenemeyen, bağ kuramayan bir ortamın varlığına dair fısıltılar vardı. Emek sarf ettiğimiz alanlarda topluluk bağlarını inşa etmek, mekânın ruhuna ya da toplumsal bellekle ilişkilenme arzusuna dair beklentilerin var olduğunu gösteriyordu.

Toplumsal olarak değer verdiğimiz konuların ekonomik beklentilerle örtbas edildiği ve görünmezleştiği bir ortamda sergi bu bahsettiğim ihtiyaçlara dair karşılık buldu. Tahayyül alanını genişletti. Mahalleye dönüşmüş bu hanın içinde yaşayan bir sanatçı topluluğuna yaslanmasının potansiyellerini de açığa çıkardı. Gerçek bağlar inşa etmek, yaşamsal ihtiyaçlara cevap bulmak, gündelik hayatın içine yerleşirken geçmişin özneleriyle o ortamı paylaşmak gibi çıktılar üzerine düşünmek değer taşıyor.

Orçun Beslen, Kaygan Zemindeki Kuru Belgeler, 2024, boya kabukları, ahşap çubuklar, 250x175x10 cm

Bu yüzden de serginin toplumun farklı kesimlerinden çokkültürlü alanın öznelerine, öğrencilerden işçilere, hanın eski sakinlerinden halihazırda handa atölyesi olan sanatçılara uzanan ziyaretçi profili bizi çok mutlu etti. Sergiyi aşan bir tartışmanın filizleri...

Toplumsal belleğimizde yer etmiş benzeri tarihî yapıların başına gelenler malum. Bu sergiyle bir şekilde burayı işaret etmek hem değerli hem de riskli diye düşünmeden edemedim. Böylesi bir ikileme düştün mü?

Bu çok katmanlı ve üzerine konuştuğumuz bir mesele. İçinden geçtiğimiz bu kötücül, bizi ezen, maruz bırakan ve geleceğimizi şekillendiren politik atmosferin hepimizi edilgen kıldığı yerden çıkmak için stratejiler geliştirmemiz ve yoğun emek sarf etmeye devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bundan sonrasında bu mekânın nasıl kullanılacağına dair çok soru geldi. Şu anda bunla ilgili verecek bir cevabım yok. Çünkü bu han yönetiminin bu yönde alacağı kararlarla ilgili.

Bugün bu mekânın sonrasında ne olacağıyla ilgilenmenin ötesinde, bu sergiyi yapma biçimimizin ve tartışmaya açtığımız konuların hanla ilgili bundan sonrasında alınacak kararları etkileyeceği inancındayım. Serginin neler yapılabileceğine, kültürel mirasla nasıl ilişki kurulabileceğine, bir sanatçı topluluğuna yuva olmanın toplumsal olarak ne tür karşılıklar bulabileceğine, hatırlatma kültürüyle yerleşik bir bağ kurmanın ve birbirinden kopuk topluluk üyelerini yakınlaştırmanın olanaklarına dair verdiği fikirleri önemsiyorum.

Dolayısıyla bu sergi sadece Tokatlıyan Han’ın tarihiyle ilgili değil, hanın bizim yaşamımıza sıçradığı ve konuşmaya çalıştığı yerlerle de ilgili. Bahsettiğimiz o polifonik bahçenin özneleri hem sanatçılar hem buradan yolu geçen özneler hem de bitkiler. Çokkültürlü bir alana çoklu bakışlarla sarılmak. Bir kapının aralığından sızıp incelikli bir şekilde üretmek, zamanın politik ruhuna, yarınımızı belirleyenlerin elimizden aldıklarına karşı hem zamanı hem mekânı hem de kendi emeğimizi ele almaya, eylemselliğe dair bir hamle. Bizden sonra teras katı çok farklı bir sergiye ev sahipliği edebilir, odalar kiralanır ya da başka bir şey. Bunu bilemiyoruz ama bu sergiyle ortaya çıkan heyecanı hissetmekten ve tutkuyla tartışma paydaşı olanları görmekten mutluluk duyduk.

Özge Akdeniz, İsimsiz, 2024, tuval üzerine karışık teknik, değişen ölçüler

Sergiyi birlikte kurduğun sanatçılara baktığımızda da ezberle ilgili bir dert var. “Göz önünde”, “dolaşımda” olan isimler yerine başka bir çeşitliliğin vurgulandığını görüyoruz. Serginin sanatçıları nasıl bir araya geldi?

Atölyeleri olan Orçun Beslen ve Özge Akdeniz ile hanın ikinci katındayız. Sergi fikrini onlarla köklendirmeye başladık. Onların dışında serginin diğer sanatçıları davetli sanatçılardan oluştu. Davetli demek de tam olarak doğru değil. Çünkü onlar arasında da hanla bağlar kurmuş olan ve burayı daha önce düşünmüş olanlar vardı. Örneğin Kirkor Dabanyan yazıhaneme ilk ziyarete gelen sanatçılardan biriydi. Çevrimiçi mezatlarda Tokatlıyan Oteli’nin armasının çok silik olduğu porselen tabak ya da sütlük gibi malzemeler görmüştüm. Kirkor o armanın desenini baskı alabileceğimiz hale getirecek şekilde üzerine çalışmıştı. Sergiye katılan sanatçılar hem hanın dünyasından etkilenmiş hem de kendi sanatsal pratiklerinde kavram, materyal ve üretim dinamikleri açısından ortaklaştığımız sanatçılardı. Açıkçası iş ayrıştırmadan birlikte hafriyata yuva yapacağımız, düşünsel süreçlerini açık tutan, etrafında katı sınırlar örmeyen, öneriye açık ve sergiden öte birlikte olmanın değerini kavrayan bir ekip olmayı hayal etmiştik; öyle de oldu. Aramızda bir süredir üretimlerini sergilemeyen ya da sanatsal üretiminin başlangıç evresinde olan sanatçıların yer alması da sanatçıların ihtiyaçlarına tekabülü bakımından önemli oldu.

Tuğçe Ertürk, Anahtar Priz Eskizleri, Tokatlıyan han, 2024

Bunun dışında sergide birtakım güzel sızıntılar da oldu. Örneğin Tuğçe Ertürk biz sergiyi kurarken kendiliğinden mekândaki prizlerin ve anahtarların desenini yapmaya başladı. Desenleri yine kendiliğinden serginin “hafıza odası” bölümüne girdi. Aynı odada han görevlisi İsa gibi buraya dair anlatısı olan han sakinlerini sergiye davet etmemiz, onların da serginin doğrudan parçası olarak hissetmelerine yol açtı. Topluluk olarak kendimizi iyi hissedeceğimiz bir alan kurmuş olduk. Bu anlamlarıyla sergiden çok serginin aracılık ettiklerini düşünmek önemli. Kişisel olarak sergileme pratiğinin arka planında sanatçıların üretimleriyle kurdukları bağı güçlendirmekle, bir konu ve kavram etrafında topluluk olma pratiklerini deneyimlemekle, bütün bu emek etme biçimlerinde güvencesizlikle kolektif baş etme yolları bulmakla ilgili denklemlere çözüm bulmayı dert ediniyorum.

Bu birlikte olma ihtiyacıyla eyleme dönüşen, “bir harabeyi çok sesli bir bahçeye dönüştürme” girişimine tanıklık gibi serginin bütünü. Özge’nin bir diğer işi, teras katından hanın içinde kurduğunuz bahçeye ulaşan “sarmaşık yerleştirmesi”nde apaçık dile geliyor bu niyet. Bütün işler sesleriyle, içine çektiği ışıkla, hafriyatın kendisiyle, binanın mimari elemanlarıyla, yaşanmışlığıyla aynı şeye hizmet ediyor.

Mıgırdiç Tokatlıyan

Senin yorumunda serginin bu kadar sarih bir şekilde ifade bulması ne harika! Ben daha iyi tarif edemeyeceğim ama sanatçıların işlerine dair birkaç detay paylaşayım. Bilal İmren’in güneşin doğuşuyla birlikte handa ışığın mekânda nasıl hareket ettiğini gözlemlemesi, Orçun Beslen’in teras katında farklı odalardan topladığı boya döküntülerini renklerine ve dokularına göre ayrıştırarak zemine uçan bir halı sermesi, Özge Akdeniz’in dediğin gibi hem bahçeyi hem de suyun yeşerten ve çürüten etkisini çözümlemesi, Serkan Aka’nın handa gündelik hayat enstantanelerine ve Tokatlıyan Oteli’ne ses üzerinden bağlanması, İlhan Sayın’ın teras katında bulduğu Marmara gazetesinin kupürlerini kullanarak iyicil ve barışçıl duygularla kötücül duyguları bir araya getirmesi, Kirkor Dabanyan’ın Tokatlıyan’ın eski kubbesini mekâna taşıması, Mine Kemertaş’ın hanın mimari kesitlerini düşünerek hazırladığı bir oyun alanı olarak işleyen soyutlaması, Şafak Kocaoğlu’nun mekânın tozuyla nesnelerle yarattığı katmanları, Lütfü’nün 6-7 Eylül pogromunu duyumsatışı, Funda Susamoğlu’nun mekânda gezintilerle biçimlenen hafriyatı aralama ve hafriyata yuva yapma fikrinden yola çıkışı, 10 yıldır handa kendine bir yaşam kuran müzik grubu Vomank’ın üyelerinden Ari Hergel’in “Pera’ya Açık Pencere” ismiyle bestelediği hanın müziğiyle sergi, mekâna sarmalanıyor.

Son olarak serginin hafıza odası bölümünde Tokatlıyan’a dair bir kitabın hayalini-hayaletini görüyoruz. Geçmişi, şu anda içinde yaşayanları, sanatçıların işleriyle serginin önsözü gibi; ama aynı bir bakıma serginin burada bitmediğini de anlatıyor. Tokatlıyan Han’ın, bu mekânın hikâyesi kitaplaşacak mı?

Sözlü tarihçi olduğum için uzun uzadıya yaşamöyküsü kaydetme refleksim var. Sergiyi hazırlarken kısa süre içerisinde anlatıları kaydetmem gerekti. Gündelik akışın içinde kapı önlerinde, asansörde, bir atölyede ya da ofiste anlatılanları kaydetmeye başladım. Yoluma kim çıkıyorsa kaydetme refleksiyle birikenler bunlar oldu. O yüzden bu bölümü geniş ve hakkını verecek bir Tokatlıyan Han kitabının hayali/hayaleti diye tanımlıyorum. Kitabın gerçek olabilmesi için anlatıların havuzda birikmeye devam etmesi, bir de kaynak bulmam gerek. İzleyeceğim yolu belirgin, yöntemi kendine özgü ve arşive iyi bir katkı sunacağını düşündüğüm bir kitap… Bütün hikâyeyi insan mirasıyla birlikte ele alan bir kitap olması için emek vermeye devam edeceğim.

 

 

[*] Çelik Gülersoy, Beyoğlu’nun Yitip Gitmiş 3 Oteli, Çelik Gülersoy Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Eda Yiğit
  • Eda Yiğit
  • Eda Yiğit
  • Funda Susamoğlu
  • İlhan Sayın,
  • İlhan Sayın
  • Mıgırdiç Tokatlıyan
  • Nâzım Hikmet Richard Dikbaş
  • Orçun Beslen
  • Özge Akdeniz
  • Polifonik Bir Bahçe
  • Şafak Kocaoğlu
  • Tuğçe Ertürk

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

William Saroyan’ın romanı Rock Wagram:

“Erkek boşa çıkan anlamlardan ibarettir.”

“Romandaki öbür erkek karakterler ve onların Rock’la benzeştikleri kimi noktalar göz önüne alındığında, romanın bizi Rock’ı ve Saroyan’ı içeren, ama onları aşan birtakım erkeklik durumlarıyla karşı karşıya getirdiği görülüyor.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Zaman-İmge’nin arasözleri (I):

Video imgesine doğru

“Deleuze’ün iki ciltlik Sinema’sı ilkin, hatta özsel olarak bir film felsefesi kitabı; filmin bütün bir gelişimini doğumundan başlayarak ele alan ve enikonu kavramsallaştıran, sinemaya kavramlarını bahşeden bir kitap olması itibariyle. Alaylı bir felsefeci tarafından yazılmış ilk sinema kitabı.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist