• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Çiftçiler ve gezginler

“Bir yazar kendini nerede ve ne zaman 'evinde' hisseder? Yazarın yurdu-evi gerçekte neresidir? Evimiz neresidir? Kimine göre vatan toprağı olarak değerlendirilirken kimine göre anadil, kimine göre yazı, kimine göre özgürlük...”

Üstte, soldan sağa: Adonis, Michel Tournier, Henry David Thoreau, Vladimir Nabokov. Altta: Italo Calvino, Joseph Conrad, Daniel Barenboim, Hermann Broch.

MELCE SELİME ÖZTÜRK

@e-posta

DENEME

12 Eylül 2024

PAYLAŞ

Bir yazar kendini nerede ve ne zaman “evinde” hisseder? Yazarın yurdu-evi gerçekte neresidir? Bu ve benzeri sorular üzerinde düşünüp bir deneme yazmaya hazırlanırken, bir dostumun armağanı, Adonis’in Kitap, Hitap, Hakikat’i[1] geldi. Düşüncemi billurlaştıran yanıtı orada bulacakmışım meğer. Belki de daha başka soruları… Adonis, “Ev/Sürgün Yeri” adlı denemesine, bir ortak söyleşide Edward Said ve Daniel Barenboim’e sorulan can alıcı bir soruyla başlıyor: “Bir evin olduğunu hissettin mi hiç?” (s. 93)

Daniel Barenboim 

Dünyaca ünlü orkestra şefi ve piyanist Barenboim seyahat edip müzik çalabildiği her yeri evi gibi gördüğünü söylemiş. “Çünkü,” diyor Adonis, “sanatçının evi, sanatını özgürce icra ettiği yerdir.” Yazar için de özgürce yazabildiği yer. Bu cümleyi kurarken, uydurulmuş suçlardan ötürü doğup büyüdüğü Floransa’dan sürülen ve sonra ölüm cezasına çarptırılan Dante’yi anımsadım. Bir daha yurduna dönemeyen Dante, İtalya’nın farklı kentlerinde göçebe hayatı yaşadıktan sonra Ravenna’da ölmüştü. İlahi Komedya’yı o sürgün yıllarında, çoğu zaman konuk olduğu dostlarının evinde yazdı. Kendisine “evinin neresi olduğu” sorulsaydı, vereceği yanıtı kestirmek güç. Belki de Adorno’nun Minima Moralia’da[2] iddia ettiği gibi, “Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı” (s. 91) der, evinin İlahi Komedya olduğunu söylerdi.

Adonis diyor ki andığım denemede, “Ev ya da vatan, temel olarak mekânda değil, özgürlükte kendini gösterir. İnsanın özgürce ikamet ettiği, özgürce düşündüğü, yazdığı, kendini ifade ettiği ve özgürce potansiyelini kullandığı her yer onun ‘evi-vatanı’dır.” (s. 94) Kendisi de uzun yıllar önce memleketi Suriye’den ayrılmak zorunda kalan, bir süre Beyrut’ta yaşadıktan sonra Paris’e yerleşen Adonis’in sözleri bize çarpıcı gelse ve gerçekliği bir yönüyle dile getiriyor olsa da, yazarın-sanatçının “yurt-ev” sorunsalını bütünüyle çözüme kavuşturduğunu söyleyebilir miyiz? Örneğin şair, anadilinde yer etmiş ve yapıtlarına tüm canlılığıyla girmiş mekânlardan, anılarından ne kadar soyutlayabilir kendini? Onları özlemekten, oralarda var olmaktan bütünüyle uzaklaşabilir mi? Yurt-ev özlemi ya da hayali büsbütün terk eder mi insanı; bir sızı olarak kendini hatırlatıp durmaz mı?

Burada yurdundan-evinden zorla çıkarılmak, sürgüne gitmekle gönüllü olarak, bile isteye yurdunu terk etmeyi yani gezginliği ayrı düşünmek gerekir. Belki de dönüp insan mizacına danışmak... Yeryüzüyle kurdukları ilişkiye bakarak insanları kabaca ikiye ayırmak mümkündür: yerleşikler ve gezginler. Serüvenin en başına, büyük büyük ağabeylerimiz Habil ile Kabil’e kadar uzanır bu ayrımın geçmişi. Adem Peygamber’in oğullarından Kabil’in yerleşik yaşamı benimseyip tarımla uğraştığı söylenir; Habil’in ise gezgin bir çoban olduğu. Sonrasında dünya onlara dar gelir, ya da dünyaları dardır. Kabil kıskançlıktan ötürü Habil’i öldürür ve kardeş katili Kabil yurdunu terk etmek zorunda kalır. O günden bu güne insanlar, kavimler, halklar oradan oraya göç eder dururlar.

Michel Tournier 

Bu ikiliğin yazarlar için de geçerli olduğunu söylemek gerekir. Çiftçi yazarlar ve avcı yazarlar… Bir yeri yurt edinip dünyaya oradan bakanlar ve bir ülkeden öbürüne, o kentten bu kente geçerek sınırlar arasında gezinenler; sınırları aşanlar. Edebiyatı renkli, çok sesli ve cazip kılan belki de bu farklı mizaçlardaki yazarların varlığıdır.

Fransız yazar, düşünür Michel Tournier çiftçi yazar tipinin örneklerinden biridir. Ömrünün yarım asrını ve yazınsal üretiminin neredeyse tamamını Fransız taşrasında, bir köyde geçiren Tournier, Dışsal Günlük’te[3] şöyle yazıyor:

Kırk beş senedir burada yaşıyorum ve yayımlanan her şeyi burada yazdım…. Aşırı, kati, çıkışsız yerleşikliğimi eleştiriyorum. Evet, gitmek, taşınmak, seneler içinde birikmiş eski püsküleri boşaltmak, her şeye sıfırdan başlamak amma genç işi! Arkadaşlarımdan bir kısmı böyle davranıyor. Hayranlık duyuyor ama aynısını yapamıyorum. Bernard Clavel’de çılgınlık sınırında durum. İrlanda’dan Kanada’ya, Kanada’dan İsviçre’ye geçip arada Fransa’ya yerleşiyor tekrar. Bir yere yerleştiğinde ancak birkaç seneliğine olduğunu biliyor mu, yoksa her seferinde kalıcı huzur limanını bulduğunu mu düşünüyor acaba? (s. 65)

Aslına bakarsanız zaman zaman belki biz de Tournier gibi davranıyoruz. Gönlümüz dünyanın farklı kentlerinde bulunmayı, oralarda yazıp üretmeyi deli gibi istiyor. Fakat –maddi olanaksızlıklar bir yana– alıştığımız yerlerin rahatlığı, günlük rutinlerimiz, küçük konfor alanlarımız bizi bir yere bağlıyor ve oradan ayrılamıyoruz. Sonra tıpkı Tournier gibi, bizim cesaret edemediğimizi başaranlara örtük bir hayranlık duyuyoruz. İçimize çöreklenen çiftçi ruh gizliden gizliye kıskanıyor onları. Bu başarısızlığı ya da kıskançlığı örtmek için yurt edindiğimiz yerleri kutsamaya duruyoruz.

Italo
Calvino

Gezgin ya da sabit bir yaşamın yazarın yapıtlarına etkisi ne ölçüdedir? Bir yazar üretmek için ideal bir kent ya da mekân arar mı? O kentin nasıl bir özelliği olmalı ki, yazarı hem disiplinli bir çalışmaya, üretkenliğe çağırsın hem de düşüncenin işlerliğini artırsın? Italo Calvino, “Günümüzün imgelerinin insana bir imkân ve sessizlik payı bırakmayacak kadar taşkın, öylesine baskın olduğu kentlerden birinde insan nasıl yazı yazabilir, bilmiyorum” der Paris’te Münzevi’de[4] ve ekler:

Burada, Torino’da insan yazı yazabiliyor, çünkü geçmiş ve gelecek bugünden daha belirgin, geçmişin kuvvet çizgileri ve geleceğe uzanışın gerilimi bugünün sessiz sedasız, derli toplu imgelerini somutlaştırıyor, anlamlandırıyor. Öyle bir kent ki Torino, disipline, çizgiselliğe, biçeme çağırıyor insanı. Mantığa çağırıyor ve mantığın yolundan çılgınlığa kapı açıyor. (s. 50)

Bu ifadelerinden hareketle, Calvino sabit yaşamın yazarlığı üzerindeki etkisini hissediyor ve çiftçi tipinde bir yazar olarak hasadını Torino’da yapmak istiyordu dersek yanılmış sayılmayız.

Henry David Thoreau da Calvino gibi çiftçi yazarlar sınıfına kayıt yaptıranlardandı. Doğduğu Concord’da köklenmiş bir yaşamdı onunki. Eğitimi için gittiği dört yıllık Harvard ve Walden Gölü kıyısındaki iki yıllık münzevi maceranın dışında Concord’dan neredeyse hiç ayrılmamıştı. Uçsuz bucaksız genişleyen bir dünya algısını açan, belli bir felsefi yaşam şekline adanan bu hayat, kökleri derinleştikçe sadeleşen bir hayattı. Evde olma hissinin, o güvenli limanda kök salabilme imkânının Thoreau’nun dünya görüşü ve yazarlığı üzerinde nasıl bir etkisi olmuştu? Corcord’da köklenen sabit ruhu, ülkesinin Meksika’ya açtığı savaşa karşı durmasında ne kadar rol oynamıştı? Sınırlara saygı duymasıyla sınırları aşmamasının arasında nasıl bir ilişki vardı? Thoreau’nun kendisi bu soruların yanıtını Yürümek’te[5] veriyor:

“Benim inancıma göre, dağ havasının insan ruhunu besleyip ona ilham vermesi gibi iklimin de insan üzerinde bir etkisi var.” (s. 29)

Öyle ki, doğup büyüdüğü Concord’un iklimi Henry David Thoreau’nun hem bir sivil itaatsiz hem de çiftçi tipinde bir yazar-düşünür olması için oldukça verimli bir iklim gibi görünüyor.

Emily
Dickinson

19. yüzyıl erkek kanonunda bir kadın: Beyazların kadını, bir münzevi çiftçi, gözümüze çarpan bir diğer sivil itaatsiz Emily Dickinson. Emily püriten aile geleneklerinin aksine asi bir ruha ve sorgulayan bir beyne sahipti, buna rağmen doğduğu Massachusetts’ten ayrılmayı hiç düşünmemişti. Kızının bir şair olmasını hiç istemeyen babası ona yüzlerce kitap alıyordu, fakat bu kitaplar Emily’nin okumak isteyeceği tarzda değildi. Mekânının sınırları doğduğu yerde sabit olan şair, zihninin sınırlarını arkadaşı Benjamin Franklin Newton’un ona araladığı kapılarla aşıyordu. Emily’nin hayatına ve şiirlerine baktığımızda, çiftçi ruhunun onu doğduğu yerde sabit kıldığı aşikâr... Babası öldüğünde dahi onu evinin kapısından çıkmadan uğurlayan ve o kapıdan hiç uzaklaşmayan Emily için “ev” ile “yazı” arasındaki bağ gerçekte neydi? “Ev”, peş peşe kayıplar yaşayan Dickinson için kendisini toplumdan ve belki de ölümden soyutladığı o yer olabilir mi? Ölümünden sonra ortaya çıkan şiirleri kadar mektupları da konuşulan Emily Dickinson için yazmanın hayati öneme sahip olduğunu, Higginson’a “Benim şiirimin hayatta olup olmadığını söyleyemeyecek kadar mı meşgulsün?” gibi acıklı dizelerin yer aldığı bir mektup göndermesinden anlayabiliyoruz.[6] Bu mektubun peşinden Higginson, Emily’ye cesaretlendirici bir şekilde cevap yazmış ve ikisi yazışmaya başlamıştı. Emily daha sonra Higginson’a kendisinin hayatını kurtardığını söylerken bunu kast ediyor olmalı: Bedenin aşamadığı sınırları yazıyla aşmak... Hayat kurtaran bir hamle.

Çiftçi tipi olarak sınıflandırdığımız sabitler yaşadıkları yeri değiştirmeden, yazı yoluyla dünyaya açılabiliyorlarsa, gezginler-sürgünler olarak sınıflandırılabilecekler için tam tersi mi söz konusu olmaktadır? Yerlerinden edilenler, zorunlu göçe mecbur bırakılanlar yahut kendi gitme/kaçma arzularının peşinden koşanlar için yazmak eve dönmek mi demektir? Yolda olanın evi yazı mıdır? Yazının böyle bir işlevi var mıdır, yoksa biz romantik bir bakışla ona bu misyonu yüklemek zorunda mı hissediyoruz kendimizi?

Joseph Conrad

Düşündükçe çoğalan bu sorular hatırıma ilk olarak uçsuz bucaksız denizlere açılan bir gezgini getiriyor: Joseph Conrad’ı... Conrad’ın gezginliği Çarlık Rusyası’na karşı isyanlara destek verdikleri gerekçesiyle ülkesinden sürülen anne babasından miras bir yetim sürgünlüktü. Zorunlu gezginlik. Dayısı tarafından büyütülen ve on yedi yaşında denizlere açılan Conrad’ın eserlerindeki kahramanlar çıktıkları kara parçalarında gezinen, belki bu kara parçalarına ayak izlerini de bırakan, fakat bu topraklarda tutunamayan insanlardı.[7] Yazarın doğduğu, yaşamını devam ettirdiği –ya da ettirmek zorunda bırakıldığı– yere olan bağlılığı onun kahramanlarına sirayet etmiş olmalı. Kökünden kopartılarak sürgüne zorlanan yazı insanının yürümek zorunda bırakılan ayakları hep geri geri gidiyor belki de. Eve, o başlangıca, anne karnının güvenli ve ılık suyuna… Herkesin gözünde yabancı olanın tanındığı o ilk yere...

Vladimir Nabokov

Edebiyat tarihinin ünlü gezginlerine bakmak –tümevarımcı bir anlayışla da olsa– neredeyse dünya tarihinin kanlı savaşlarına bakmak demek. Baskıcı rejimlerin, diktatörlerin tahammül edemediği itaatsizliğin başını, sözün büyülü değneğini elinde tutan yazı işçileri çekiyor olmalı. Kendisini “Ben Rusya’da doğmuş, hayatımın on beş yılını geçireceğim Almanya’ya gitmeden önce İngiltere’de Fransız edebiyatı okumuş Amerikalı bir yazarım… Başım İngilizce konuşuyor, kalbim Rusça, kulağım Fransızca” sözleriyle anlatan gezgin Nabokov’un yaşamöyküsü de göçlerle sınanmış bir öykü. Rusya’da başlayan yaşamı kızıllarla beyazların savaşında Londra’ya, babasının Berlin’de öldürülmesiyle Almanya’ya, Hitler faşizmi nedeniyle Amerika’ya göçle devam ediyor. Üstelik o da Conrad gibi dilsel vatanını terk edenlerden. İngilizce yazdığı ilk eseri The Real Life of Sebastian Knight’ı (Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, İletişim, 2003) 1941’de yayınlandıktan sonra eserlerini dilsel vatanı olan Rusçada değil, İngilizcede yazmaya devam ediyor.

Nabokov’un anadili olan Rusça okuma yazmayı İngilizceden sonra öğrendiğini Konuş, Hafıza[8] adlı otobiyografisinden biliyoruz. Bu durum Nabokov’un kimliğini başındaki bir şapka gibi çıkarıp atmasında ne kadar etkili olmuştur diye düşünüyorken, ev-vatan kavramları bir şapka gibi başımızdan savrulabiliyor mu diye soruyorum. Cevabı Nabokov’dan alalım: “İnsan,” diyor Nabokov, Konuş, Hafıza’da, “geçmişiyle yaşarken kendini hep evinde hisseder; bu da o acınası hanımların uzaktaki ve doğruyu söylemek gerekirse oldukça berbat ve artık var olmayan bir memlekete karşı besledikleri sevgiyi bir parça açıklıyor; aslında o ülkeyi hiç tanımamışlardı ve oradayken hallerinden pek memnun değildiler.” (s. 112) Nabokov’un ev kavramı bu ifadelerden bize şöyle bir göz kırpıyor: Hafıza... Anılar... Hiç gidilmeyen o yitik ülkenin zihnimizdeki kalıntıları, evde hissetmek!

Hermann Broch

Hitler faşizminin yerinden ettiği bir diğer gezgin isim Hermann Broch... Hannah Arendt’in o muazzam tabiriyle, kendine rağmen şair. Doğduğu Avusturya’dan dostu James Joyce’un yardımıyla kaçarak belki de hayatını kurtaran bir sürgün, bir küstümotu... Hermann Broch’u yaşamının son yıllarında edebiyata küstüren, bilginin edebiyattan, bilimin ise sanattan daha üstün olduğuna ikna eden neydi? Evini çaresizce özlemesi ve bu özlem karşısında yazınsal eylemin çaresiz kaldığını düşünmesi olabilir. Nitekim 1951 yılında Amerika’da hayata gözlerini yumduğu o son âna kadar evini, Avusturya’yı özlemişti.

Hem dünya edebiyatı tarihinde hem de –bu yazıda örneklendirmediğim– Türk edebiyatı özelinde sürgün-gezginlerin isimleri düşündükçe çoğaltılabilir. Edebiyatın mihenk taşlarından biri evini arayan cümleler. Üstelik bu ev sorunsalı salt iktidar karşıtlığı bağlamında sürgünlük olarak da düşünülemez. Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde dile getirdiği gibi, yaşadığı yeri terk etme arzusundaki mutsuz insanlar, gittikleri yere bu özlemi ifade eden cümleleri taşıyacaklar zannediyorum. Şavkar Altınel’in ifadesiyle, “başka yerlerde yaşaya yaşaya dönemez hale gelmiş”ler, dönmek istemeyenler, isteyip dönemeyenler... Dünya durduğu sürece ev-yurt sorunsalı yazı işçisinin kafasını kurcalayacak gibi görünüyor. Evimiz neresidir? Kimine göre vatan toprağı olarak değerlendirilirken kimine göre anadil, kimine göre yazı, kimine göre özgürlük... Seçenekler çoğaltılabilir, zira insan sığınacak bir yuva bulma hususunda mahirdir. Peki evde ya da yolda, sürgünde her nerede olursa olsun bir yazarın hakikatte içinde yaşadığı “vatan” onun yaratım süreci olabilir mi? Yurt edinilen toprağın, içinde meyveler olgunlaştıran kültürün ve elbette yazarın cephanesinin kaynağı dilsel vatanın sınırlarını da genişletebilen bir süreç? Özgür hissettiği, tutsak hissettiği, güvende ya da tekinsiz hissettiği, evde olduğu, sürgünde olduğu bütün zamanlar... Ev ne mekân, ne dil, ne yazı, ne ortaya çıkmış bir eserdir belki. Ev, bir sanatçı için bir süreç-yaratım süreci olamaz mı? Neden olmasın...

 

NOTLAR

[1] Adonis, Kitap, Hitap, Hakikat, çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, İstanbul, 2022.

[2] Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, İstanbul, 2017 (9. basım).

[3] Michel Tournier, Dışsal Günlük, çev. Simlâ Ongan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017.

[4] Italo Calvino, Paris’te Münzevi, çev. Neyyire Gül Işık, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017 (2. basım).

[5] Henry David Thoreau, Yürümek, çev. Selçuk Işık, Can Yayınları, İstanbul, 2020.

[6] bkz. Emily Dickinson, Poetry Foundation 

[7] bkz. Joseph Conrad, Britannica.com

[8] Vladimir Nabokov, Konuş, Hafıza, çev. Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Adonis
  • adorno
  • Emily Dickinson
  • Henry David Thoreau
  • italo calvino
  • Joseph Conrad
  • michel tournier
  • Vladimir Nabokov

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

İki cihan âresinde bir melez: Fuat Chausson

“Bu romana, İstanbul’un Müslümanlar tarafından elde edilmesine ve yine İstanbul’un gayrimüslim tarihine dair çok lezzetli mitik hikâyeler sunduğu için gönül rahatlığıyla bir 'İstanbul romanı' diyeceğim: Şeytan akıntısı, tavadan fırlayan balık, Fatih’in kanlı elini sürdüğü sütun, Boğaz’ın altında kayıklarla seyahat edilen yeraltı şehri...”

TUNCAY ÖZDEMİR

Sonraki Yazı

TADIMLIK

Rober Koptaş'ın romanı Unufak'tan:

Maro ile Harut büyürken...

Rober Koptaş'ın romanı Unufak, 20. yüzyılın büyük olaylarının gölgesinde bir ailenin hikâyesini ele alıyor. Önümüzdeki günlerde İletişim Yayınları tarafından basılacak romandan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist