• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Cambaz” okur nasıl daha sık okur?

“Her okur, okuduğu eseri kendi iç dünyası ışığında yorumlar ve genişletir. Enformasyon ise tam tersini talep eder; bize sunulan bilgi ve araçlarla mesajdaki anlamı eksiksiz çözmemiz gerekir. Enformasyon enflasyonu ortamında ve dikkatinizi sürekli çalmaya çalışan etkileşim talepleri karşısında okumak, ıssız bir rıhtıma sığınmaya benzer.”

Compartment C, Car 293, Edward Hopper, 1938.

ÖZGÜN ÖZÇER

@e-posta

DENEME

20 Temmuz 2023

PAYLAŞ

Okuduğunuz kitapları bitirmekte zorlandığınız oluyor mu hiç? Kitabı elinize ne kadar iştahla alırsanız alın, metni sizi ne kadar sararsa sarsın, odaklanmakta güçlük çektiğiniz ve cümleleri yarıda bırakıp başa döndüğünüz? Bitirmeyi günlerce –belki haftalarca– sürüncemede bıraktığınız, ertelediğiniz?

Eminim hepiniz hayat mücadelesinin okuma rutininizi sekteye uğrattığı dönemlerden geçmişsinizdir. Zihin bulanıkken metinler içimize işlemeden göz ucumuzda takılıp kalır sanki. Günlük koşuşturmaya kapılıverdiğimizde basiretimiz bağlanır, adeta bir kısır döngüye kısılmış hissederiz kendimizi. Hatta kitaba bıraktığımız yerden devam etmek gün geçtikçe gözümüzde büyür, büyür. Bu sırada okumak için can attığımız ancak asla başlayamadığınız diğer kitaplara gider aklımız. Hele hele şu yaz rehaveti çöktüğünde üzerimize, elimize kendimizi kaptıracağımız bir kitap alıp uzaklara yelken açabilmeyi hangi okur istemez?

Frank
Zappa

Efsanevi ses zanaatkârı ve tarihin belki de en üretken sanatçılarından biri olan Frank Zappa’nın dediği gibi: “Üstadım, okunacak kitap ziyadesiyle gani amma şu fani hayatta zaman gayrikâfi.” (“So much books, so little time.” Aslında bu da çevrimiçi özlü sözler cangılında kaynağı bir hayli flulaşmış alıntılardan biri. Ama istisnasız şekilde Zappa’ya atfediliyor. Küçücük zaman dilimlerine onlarca ses sığdıran Zappa’ya çok yakıştırdığımdan bu referansa inanmanın bir hayli hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim.) Haksız mı?

Okurların büyük çoğunluğu peş peşe kitap okumayı yeğler. En azından, bir kitaba başlamadan önce elindekini bitirmek insanlara genellikle daha tabii gelir, öyledir de. Ne var ki, okumaya daha çok vakit ayırmaya çalıştığınızda kitapları baştan sona ve sırayla okumak bazen sorunun ta kendisine dönüşür. Bazı günler okumak için ayırabildiğiniz o bir-iki saatlik zaman diliminde, birtakım kitapların gerektirdiği dikkati veremezsiniz. Nitekim ben de uzun yıllar boyunca harıl harıl okuyacak mecali bulamadığımda pes eder, havlu atardım.

Bilge
Karasu

Ayrıca, kabul edelim, kitaplar haksız rekabetten hayli mustaripler. Şahane Netflix dizileri, gün içinde yığınla biriken sosyal medya hikâyeleri, TikTok videoları, bildirimleri çın çın öten canlı gösterimler derken yorgun zihnimiz çelinmek için minicik bir davetiye bekleyedurur. “Okumayı yaşamının bir parçası olarak görenlerin belki büyük çoğunluğunu oluşturanlar, okumağa vakit ayırabilmekte usta cambaz kesilmiş kişiler” gözlemini aktarır Bilge Karasu “Okurluk Üzerine” adlı metninde.[1] Okurluğu dert edinen, kitaplardan aldığı hazzı ısrarla paylaşan, metinlerine katan, kendi itirafıyla “yazar olabileceği[n]i düşünmeğe başlamadan önce okur olma yolunda” kalmayı uman bir okuma erbabıdır Karasu. İnternet ve akıllı telefon çağıyla tanışmamıştır elbet, ama onun için iyi okur bilhassa “radyonun, televizyonun, kasetlerin, gazetenin yaşamdaki yerini yaşamın kendiyle bir tutmamayı öğrenmiş” kişidir. Kitapları hayatların bir parçası, hatta emeli haline getirir. Doymak mı, o ne kelime! “Bir yoldan usanınca ötekine saparlar; okumak istedikleri, merak ettikleri çığ gibi büyür.”

Her ne olursa olsun, kitap merakı zor zanaat. Verimli bir okumadan alınan hazzın “insana yorgunluğunu unutturduğunu” inkâr etmek değil gayem. Ama rutin bir okuma pratiği edinmek hatırı sayılır bir emek gerektiriyor. Her gün kitap okumaya vakit ayırmak ve disiplin şart, fakat Zappa’ya atfedilen bir başka özlü söze sarılacak olursak, “sapma olmadan ilerlemek namümkün.” Mesela benim için okuma pratiğimi diri tutmanın en iyi yolu ihtiyaç duyduğumda esnek davranabilmekten, kitaptan kitaba atlamaktan geçiyor. Kuşkusuz bir manifesto değil bu, her formül gibi kusurlu. Çünkü okumak bir pratiğin yanı sıra, huydur da. Nerede, niçin ve nasıl okuduğumuzu bir nebze kişiliğimiz biçimlendirir. Kimimiz bir plana sadık kalarak verim alırız, kimimiz dümeni ruh halimize, hevesimize doğru kırmayı tercih ederiz.

Walter
Benjamin

“Her okur yaptığının bilincine yavaş yavaş varır, kendi okuma yöntemini, yöntemlerini geliştirir” diye öğütlüyor Karasu, her kitap kurdunun kulağına küpe olacak sözler içeren yazısında. Küpeli kulağımızı bir başka kitap tiryakisi, Walter Benjamin’e verecek olursak okurluk adeta bir hayat tarzıdır. Asıl tutkusu kitap koleksiyonculuğunu betimlerken koleksiyonculardan “taktiksel içgüdüye sahip kişiler” diye bahseder Benjamin, Hannah Arendt’in editörlüğünde derlenen Aydınlanmalar (Illuminations) adlı eserin açılış metninde. Çağımızda okurluk için de benzer bir şey söylenebilir. Nitekim boş zamanımızı kitap okuyarak değerlendirmek biraz meziyet, bolca kararlılık ve sahiden bir tutam taktiksel içgüdü ister.

Stereo okuma: Gündelik hayat ve okuma rutini arasında mekik dokurken

Daha düzenli okumanın yolları, benimseyebileceğiniz yöntemler muhtelif. Karasu’nun ifadesiyle, herkesin “çalışma biçimi” ayrı. Kimi sevdiği janrlara odaklanmayı seçerken, kimi yazarların dünyasına iyice nüfuz etmek ister ve bunun için külliyatından birden fazla kitabı peş peşe okur. Sosyal medyada yılın her ayını ayrı bir yazara adayan kullanıcıların paylaşımlarıyla karşılaştım mesela. İnceleme ve kritiklerini yıllardır büyük keyifle okuduğum Behçet Çelik’i burada anmamak olmaz (bir yazarın eserlerini okumayı ne kadar uzun bir zamana yayıyor bilmiyorum, ama incelediği her yazar hakkında birden fazla kitabına değinerek fikir edinmemizi sağlamasını hep çok kıymetli bulmuşumdur). Orhan Koçak gibi edebiyat eleştirmenleri de tek bir esere odaklansalar bile, bütün bir külliyatın ışığında değerlendirirler onu – muhtemelen yazılarını kaleme alırken diğer kitapları hiç değilse karıştırırlar.

Kimi sayfalarca not alır, alıntıları işaretlediği sayfalara küçük post-it kâğıtları yerleştirir. Kimi ise önemli bulduğu cümleleri altını çizer – ki dikkat üzerine yapılan bazı araştırmalara göre kitap üzerinde işaretleme yapmak dikkati yoğunlaştırmayı sağlıyormuş. Kimisi uygulamalarda kitapları puanlar, yorumlar yazar. Sırf kapağını beğendiği için kitap satın alan istifçisi de vardır, ince eleyip sık dokuyanı da. Ve okurlar huylarından kolay kolay vazgeçmez. Karasu da vurgular bunu:

“Çok değişik okurluk tutumları, okurluk yöntemleri vardır. Kimi, aldığı kitabı hemen oturup okur, rafına kaldırır ya da (sahibi kimse, ona) geri verir. Kimi ‘sıyırarak’ okur; kendini okumuş saymasa bile, ‘günü geldiğinde okurum’ diyerek rafına kaldırdığı kitabı hiç okumamış değildir. Okuyacağı kadar kitap alan da vardır, okuyacağını umarak kitap yığan da…” [2]

Edebiyat eleştirmeni Sven Birkets’e göre kitaplara olan tavrımızın ikircikli olmasının sebeplerinden biri de yaş. Okuma Hayatı’nda[3] “gün gelir okuma deneyiminiz değişir” diye yazar Birkets. “Keşif eğrisi düzleşir ve eski güvenilir hazları yeniden duymak giderek zorlaşır. Okurun üzerine bıkkınlık çöker.” Şaşırma zamanla yiten bir duygu, kuşkusuz. Birkets okuma hazzını geri kazanmak için klasikleri tekrar okumayı öneriyor (ki kitabının alt başlığı da bu fikri çağrıştırıyor: Books for the Ages deyimi “yıllara yenik düşmeyen” anlamına gelse de, bu bağlamda “yıllara/yaşlara meydan okuyan” diye de anlaşılabilir).

Dolayısıyla okurun şiarı esasen merakını diri tutarken, üşengeçliğin zamanını teslim almasını önlemektir. Söylemesi kolay. Peki, çeşitli okuma alternatifleri oluşturmak ve bu kitapları sürekli elinizin altında bulundurmak neden bir çare olabilir? Daha bölük pörçük bir okur olmamıza, okumak isteyip bir türlü ilerleyemediğimiz kitaplardan vazgeçmemize yol açmaz mı? Literatürde “mono” okumanın karşıtı olarak “stereo” okuma deyimiyle tezahür eden bu okuma alışkanlığı bitkinlikle boğuştuğum ya da odaklanma kabiliyetimin gelgitli olduğu dönemlerde ritmimi korumama yardımcı oldu hep. Bazı kitapları okumaktan vazgeçebiliyorsunuz, ama bunu okuma pratiğinizi aksatmadan yapıyorsunuz. En büyük artı yanı ise daha sık kitap bitirmenizi sağlaması. Tuhaf gelebilir ama kitap bitirmenin, bende yarım kalan kitapları tamamlamamı hızlandıran, iştahımı diri tutan bir çarpan etkisi var. Okudukça okuyasım, bitirdikçe bitiresim geliyor.

İşin püf noktası Karasu’nun bayıla bayıla anlattığı o kitapları bulmakta ve ardından seçmekte yatıyor. Bu aynı zamanda en eğlenceli tarafı. Sözü tekrar Karasu’ya bırakalım:

“Okur, ayıklama, öğrenme, ya da, seçme süreçlerinde ne kadar ‘usta’laşırsa, okunması gerekenler karşısında okur kişiliğini kurmakta biraz daha başarılı olacaktır, olsa olsa… Metinler arasındaki sayısız yansıtma ya da gönderme yollarından kendi seçtikleri üzerinden ilerleyecektir.”

Okuma deneyimimizi yokuşa süren bir dolu etken var. Oturdukları anda okudukları metne odaklanabilen insanlara gıpta ediyorum, ne var ki dikkatimiz son derece uçucu. Dağılması parmak şıklatmak kadar kolay. Cep telefonlarında pusu kurmuş hınzır uygulamaların tuzaklarına düşmemenin yolu da merakımızı biraz araştırma ve planlamayla harlamaktan, Karasu’nun bahsettiği o okur kişiliğini oluşturmaktan geçiyor. Ben de zamanla okuyacağım kitapları dört etkene göre belirlemeye başladım.

Dört element: Tür, uzunluk, dikkat düzeyi, mekân

Tür: Bazen ağır aksak ilerleyen bir kitabın panzehiri başka türde bir kitap olabiliyor. Yoğun, karmaşık bir romanı veya incelemeyi öykülerle, kısa denemelerle bölmek, kasvetli bir okuma deneyimine ferahlık katabiliyor, hevesi tazeleyebiliyor. Polisiye, bilimkurgu veya çizgi roman meraklıları da hakeza, daha zorlu okumalar ve sevdikleri kitaplar arasında mekik dokuyabilir, kendilerini tutkun oldukları türlerle ödüllendirebilir. Bense günün farklı anlarını şiir, deneme, öykü ve kurmaca arasında bölüştürdüğümde daha fazla verim aldığımı fark ettim. Kâh felsefi kurmaca dışı kitaplar seçip üslubuna hâkim olduğum romanlarla dengeliyorum, kâh zor ve karmaşık bir romanı okurken yorulan dikkatimi görece akıcı denemelerle, incelemelerle veya öykülerle sağaltıyorum. Daha çok odaklanma gerektiren kitapları ise hafta sonlarına ya da zaman ayırabildiğim akşamlara ayırıyorum. Böylece, çoğu zaman okumaktan vazgeçmemi sağlayacak bir alternatifim mutlaka oluyor.

Uzunluk: Kitap bitirmenin hevesi harladığına değinmiştim. Gerçekten de peş peşe 400-500 sayfanın üzerinde romanlar okuduğumda performansımın düştüğünü gözlemledim. Anlatı uzadıkça ve karmaşıklaştıkça, metinden kopabilme riski de artıyor. Uzun kitaplar ve külliyatlarla kısa öyküler, denemeler ve şiir derlemelerini karıştırmak yelpazeyi genişletmenin pratik bir yolu. Uzun bir kitapla boğuşurken araya bir saatte okuyabileceğiniz öykü ve denemeleri serpiştirmek takılıp kalma duygusundan kaçınmayı sağlayabilir. Ayrıca tek oturuşta okunulan kitapları çok seviyorum (80-90 sayfa arası öykü veya kısa romanlar ile şiir kitapları. Buna karşın öykü derlemeleri söz konusuysa tek oturuşta üç veya dördün üzerinde farklı öykü okumak dikkatimi biraz zorlayabiliyor). Bu nedenle de uzun romanlar, denemeler okurken tempom aksadığında mümkün mertebe daha kısa ve kolay okunan “tali” kitaplara yönelmek bana iyi gelmiştir hep.

Dikkat düzeyi ve duygu: Ağır aksak ilerleyen kitaplar için İngilizcede güzel bir tabir var: slow burner, yani “yavaş tutuşan”, keyfi zamanla ve uğraşla hissedilen eserler. Anlatı bütünlüğü açısından edebiyat dünyasının Thomas Pynchon, Peter Nadas’ları, üslup açısındansa Faulkner veya Proust gibi yazarları okumak –en azından alışana kadar– gayret ister. Bu çantada keklik olmayan kitapları içimize sindire sindire, tek oturuşta 15-20 sayfayla yetinerek okumak benim için daha verimli oluyor. Beri taraftan dikkatiniz dağınık, keyfiniz bozukken, ya da aksine aşırı derecede heyecanlı, coşkuluyken tek bir satır okumadan bir kitabın kapağını kapattığınız olmuştur mutlaka. Bu sebeple ağır ve hafif kitap alternatifleri bulundurmaya gayret ederim hep – kendimi ağır kitaba kaptırdığım da olur, peş peşe daha “hafif” kitaplar okuduğum dönemler de. Karasu’nun uyarısına parantez açmadan geçmeyeyim, ağır ve hafif kategorileri elbette kişiye göre değişiyor:

“Hafifliğin de, ağırlığın da ölçüsü belli değil. Okuruna göre de değişir, belli bir okurun gününe göre de… Buna benzer yanıtlarda kafamı kurcalayan başka bir şey vardır: Kişi, ‘hafif’ kitabı iyi okuyamayacağını düşündüğü zaman mı seçer? İyi okumak denen ise, sıkılarak, oflayıp puflayarak okumak mıdır?”[4]

Dolayısıyla yoğun romanları yahut felsefe, inceleme kitaplarını daha kolay okunan kitaplarla bölerken, hüzünlü veya ciddi kitapları ise hayal gücüne dayalı bilimkurgu gibi bir janrla ya da mesela popüler kültürü merkezine alan, eğlenceli kitaplarla dengelemek rutinimizi korumamızı sağlayan pratik bir çözüm olabiliyor. Ayrıca eğer Madam Bovary’yi ya da Masumiyet Müzesi’ni okumaktan gerçekten bunaldıysanız, belki de en iyisi birkaç hafta ara vermektir.

Mekân: Haftada iki veya üç kez öğle molanızı okumaya mı ayırmak istiyorsunuz? Yoksa sabah işe gitmeden sevdiğiniz bir kafede yarım saat okuyarak mı güne başlıyorsunuz? Belki de ancak hafta sonları belirli bir zaman diliminde evin dışında sakinliğe erişip okuma fırsatınız oluyor. Farklı mekânlarda kitap okuma alışkanlığı Instagram’ın etkisiyle de giderek yaygınlaşıyor sanırım. Dikkatimi ortam gürültüsünde sessizliğe nazaran daha kolay toplayabilen biri olduğum için okuma rutini oluştururken bu alışkanlıktan çok faydalandığımı söyleyebilirim. Hummalı çalışma temposunda eve döndüğümde zihnim fazlasıyla yorgun ve kendini kapatmaya hazır halde olurdu. Oysa gün içinde sadece okuma amacıyla vakit yaratmak, ofis-ev arasında mekik dokurken sürekliliğimi korumamı sağladı. Öte yandan, yıllardır Türkiye’de de toplu taşımada kitap okuyan çok sayıda insana rastlamak mümkün. Trenler ve şehirlerarası otobüsler ise en kolay odaklanabildiğim ve kana kana kitap tükettiğim yerler. Yaz sezonunda ise parklar, sahil kenarları kitap eşliğinde vakit geçirmek için biçilmiş kaftan. Farklı mekânlarla özdeşleştirdiğim kitap türleri var artık. Evden çıkarken kitabınızı (ya da kitaplarınızı) yanınıza alırsanız eğer, yepyeni okuma deneyimleri edinme alanları karşınıza çıkabilir.

İm enflasyonu çağında okurluk

Belki farkında değiliz ama geçmişe göre çok daha fazla metne dayalı, görsel ve görsel-işitsel içerikler çözümlüyoruz. Daha doğrusu tüketiyoruz. Zihnimiz durmaksızın anlam öbekleri ile etkileşim halinde. İtalyan Marksist felsefeci Franco “Bifo” Berardi 2012 tarihli İsyan: Şiir ve Finans Üzerine (The Uprising: On Poetry and Finance) adlı eserinde post-modern çağı “gün geçtikçe hayatın her kuytusuna, sosyal beynin her köşesine nüfuz eden tekno-dilsel makinenin tarihi” diye tarif ediyor. İletişim teknolojilerinin baş döndürücü hızla gelişimini Marshall McLuhan’ın temel yasası, “medya mesajdır” tanımı ışığında değerlendirirsek eğer, bugün sosyal medya araçlarının sadece söz taşımakla kalmadığını, toplumla ve dünyayla olan ilişkimizi de biçimlendirdiğini görmeden edemeyiz.

Berardi, 2008 finans krizi ve ekonomik çöküşle birlikte birçok ülkede yeni bir düzen talebiyle sokaklara dökülen sistem karşıtı yurttaş hareketleri üzerine kaleme aldığı metinde, finansal kapitalizm ile dijitalleşmenin tetiklediği “enformasyon alanındaki enflasyon” arasındaki bağa dikkat çekiyor. Sosyal medya araçlarının henüz emekleme faslında olduğu ve hükümetlerin ya da şirketlerin ipleri eline almadığı, yurttaşlar tarafından bugüne kıyasla daha etkin bir biçimde kullanıldığı bir dönem bu. Bununla beraber, haberleşme alanındaki hızlanmanın zihin ve dikkat üzerinde tahrip edici etkileri olduğunu savunuyor Berardi.

“Marx aşırı üretim krizinden bahseder: Eğer bir üründen çok fazla üretirsen, insanlar hepsini alamaz ve ürünler depolarda, satılamadan kalır. Kapitalist daha fazla üretime ihtiyaç duymadığı için işçileri işten çıkarmaya başlar, bu da durumun daha da kötüye gitmesine yol açar. Endüstriyel kapitalizm çerçevesinde aşırı üretim krizi özetle budur. Semiyo-sermaye faslına girdiğimizdeki aşırı üretim krizi nedir peki? Aşırı üretim, bilişsel emek ile ona ayrılan süre arasındaki ilişkide yatar. Bir toplumun dikkatini verebileceği toplam süre sınırlıdır, çünkü dikkati belirli bir sınırın üzerinde hızlandırmak mümkün değildir. Kişinin münferit dikkati hızlandırılabilir: Örneğin amfetamin kullanabilir. Dikkat alanında daha üretken olma kapasitemizi arttıran belli teknikler ve uyuşturucular var. (…) Bu sadece bir süreliğine işe yarar. Sonra ansızın, günün birinde, heyecan ve hız sona erince, kıyamet ânı gelir.” [5]

“Tekno-dilsel makine” diye ifade ettiği iletişim araçlarının anlam üretiminde giderek daha merkezî bir yer kaplamasıyla kelimeyle duygular arasındaki bağın giderek yittiğini anlatıyor Berardi. Teknolojinin sözsüz iletişime muhtaç duyguları ve duyarlılığı sekteye uğrattığını vurguluyor – ki bana kalırsa bu iki saptaması bir yandan mesajlarda duygularımızı ifade ederken neden emojilere bu denli ihtiyaç duyduğumuzu, beri taraftan da dışlama ve ötekileştirmeye karşı etik bir duyarlılık hareketi olarak ortaya çıkan woke kültürünün sosyal medya iletişiminde aşırıya varabilen doğruculuk ısrarını açıklamaya yardımcı oluyor.

“Halihazırda içinde bulunduğumuz değişim süreci, bilinçli organizmalar arasındaki alışveriş paradigmasında kavuşmadan bağlantıya geçişin temelinde meydana geliyor. Bu değişimin ana etkeni organiğe elektroniğin eklemlenmesi – organik evrende, vücut, iletişim ve toplumda yapay cihazların yaygınlaşması. Bu değişimin sonucunda, bilinç ve duyarlılık arasındaki ilişki dönüşüyor ve im alışverişi giderek duyulardan arınıyor. (…) Dijital iletişim değişkenlere ve kademe kademe gerçekleşen kişisel gelişim sürecine karşı bir duyarsızlaşma tetiklerken, kişileri kodlara, ani durum değişikliklerine ve belli belirsiz imlere karşı hassas kılıyor.” (s. 124-125)

Franco “Bifo” Berardi 

Berardi’nin kavuşum olarak tanımladığı mefhum anlamsal yorum gerektiren bir iletişim biçimi. Sözlü ve sözsüz imlerle kişilerin birbirlerine niyetlerini, mesajlarının bağlamını, söylediklerinin anlam yoğunluğunu aktardıkları bir alışverişten bahsediyor Berardi. Bunun başlıca örneği yüz yüze iletişim. Bağlantı ise ilk olarak sibernetik alanında ortaya çıkan makineler arasındaki iletişimi tasvir ediyor. Burada alışverişin hatasız olabilmesi için anlamın tamamının kodların sentaksında yer alması, yani kodlayan kişi tarafından eksiksiz belirtilmesi gerekiyor. Berardi’ye göre bağlantısal iletişimin öznesi insan olduğunda beraberinde kaçınılmaz bilişsel ve psişik dönüşümler getiriyor.

Örneğin yasla olan ilişkimizin sosyal medyayla nasıl yeniden biçimlendiği bir düşünün. Bundan belki on sene önce sosyal medya bir bilgi paylaşımı aracı olmakla sınırlıyken, artık üzüntüsünü sosyal medyada paylaşmayan, icra etmeyen kişinin gerçek duygusundan şüphe duyuluyor. Performatif ifadelere yönelik artan beklenti ortamında yas sosyal medyada estetize edilerek ve diğer kullanıcıların dikkatine müracaat ederek, etkileşiminden pay alma istemiyle yaşanıyor. Çok yoğun bir biçimde ama çok hızlı yaşanıyor. Başka olayların yarattığı neşelerle, şakalarla, öfkelerle eşzamanlı olarak yaşanıyor. Hatırlarsınız, Maraş depremlerinden sonra bazı paylaşımlar için “sırası mı” tepkileri veriliyordu. Oysa yakınlarını kaybedenlerinin yası hâlâ çok tazedir, ama deprem paylaşımları aradan daha altı ay geçmemiş olmasına rağmen artık aynı ilgiyi çekmiyor, öfke ve hüzün duygularını aynı yoğunlukla tetiklemiyor. Bir başka deyişle, medyada olduğu gibi sosyal medyada da depremin enformasyon değeri büyük ölçüde azaldı.

İlginçtir, Walter Benjamin bundan tam bir asır önce hikâye anlatıcılığının yerini enformasyonun almasından hayıflanıyordu. Hikâye anlatıcılığının kendini okurların, dinleyenlerin zihninde tamamlayan sözsüz imlerinin yerini enformasyon çağında her unsurun açıklığa kavuşturulması talebine bıraktığını yazıyordu (Benjamin ayrıca hikâyeciliğin sanatsal form olarak gerilemesi ve matbaanın yaygınlaşması sonucu popülerleşen, gazetelerden de beslenen roman formunun da enformasyon çağında tehdit altında olduğunu belirtiyordu). Şu saptamayı yapıyordu:

“Enformasyonun değeri varlığını yeni olduğu ânın ötesine sürdüremiyor. Yalnızca anda yaşıyor; ya kendini âna teslim etmek ya da zaman kaybetmeden kendini açıklamak zorunda kalıyor. Hikâye farklıdır. Kendini tüketmez. İçinde koruduğu ve yoğunlaştırdığı gücü aradan uzun bir süre geçtikten sonra bile serbest bırakabilir.”[6]

Konumuza dönersek: Dikkatimiz sürekli rehin alınırken okumak zor. Peki, okumakta ısrar etmenin bizim için bir faydası var mı? Ben olduğunu düşünüyorum. Kitap okuma rutini im enflasyonu çağına karşı bir mesafe korumamıza yardımcı oluyor çünkü. Endüstriyel kültür piyasasında nitelik-nicelik bağı kuşkusuz asla orantısal olmadı, ancak sosyal medya bu bağın iyiden iyiye kırılmasına yol açtı. Viral bir paylaşım, nitelikli bir incelemeden ya da şiir derlemesinden kat kat daha fazla okunabiliyor. Bu sosyal medyada herkesin ilgi alanına göre özenle, tutkuyla, birikimle hazırlanan ve paylaşılan içeriklerin olmadığı anlamına gelmesin elbette. Ancak algoritmaların iştahla beslendiği etkileşim hepimizin dikkatiyle dolaşıma girdiğinden, bu furyaya kapılmamak biraz çaba istiyor doğrusu. Kullanımınızı yönetmediğiniz takdirde dijital haberleşme çok yıpratıcı bir deneyime dönüşebiliyor. Özellikle Türkiye’deki kurumsal ve bireysel kullanıcılar –medya, gazeteciler, hatta akademisyenler, aktivistler, yazarlar– toplumsal varlıklarının değerini sosyal medya etkileşimleri üzerinden biçer hale geldiler. Medya ve kültür sektöründe çalışan biri olarak sosyal medya araçlarının gündemine ayırdığım dikkate ve zamana ne kadar değdiğini sorgulamaya başladım.

Kitaplara dönmek, hızla değişen gündemlere sürekli tepki verme ihtiyacı duymadan soluklanmamı sağlayan bir alışkanlık haline geldi. “Okumak içinize nüfuz eder. Kitaplar, belki aktif hayal gücümüzde değil, ama farkındalığımızın yapısının ta içinde yaşarlar” diye yazıyor Birkets. Çağımızın paradoksu da bu: Bağlantısallıkla beraber anlam arayışı ve öze dönüş arzusu da artıyor. Dışadönüklük, meditasyon gibi içsel, zamanın akışını yavaşlatan pratiklerin popülerleşmesine yol açıyor. Okumak ise bireyle toplumun, hayal gücüyle gerçek dünyanın eşiğinde, yavaşça idrakine vardığımız, hislerimizle bağ kurmamızı sağlayan bir alışkanlık.

“Okumak dünyaya ve hayata açıktır, çünkü okumak deneyimlenenle hayal edileni bir araya getirmek için bulduğumuz en karmaşık ve uçucu yoldur. Zorlayıcı bir romanın sayfalarını çevirmek sadece zihnimizi değil, duygusal ve hayalperest kişiliğimizi de harekete geçirir. Yazarın kullandığı dil ne kadar sarih ya da verdiği direktifler ne kadar belirgin olursa olsun, eserle daima ihtiyaç duyduklarımız doğrultusunda bağ kurarız.”[7]

Gülten
Akın

Son olarak, okumanın alçakgönüllülüğü perçinleyen bir alışkanlık olduğu da hayli aşikâr. Niteliği nicelikten bağımsız olarak idrak edebilmenin, iyi zanaata karşı saygı duymanın öğretisi saklı kitaplarda. “Okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi de katmaktır” der Karasu mesela. Karasu gibi birçok iyi yazar, şair, iyi birer okurdur aynı zamanda. Başka yazarların metinlerinden beslenerek çağlarındaki yazına katkı yaparlar. Gülten Akın’ın şiir okumaları, örneğin, şiirle ilgilenen herkes için referans alabilecekleri harika bir izlek. Akın, Türkiye’de okumaların yetersizliğinden dert yanar girişinde:

“Şiiri derinden okumayı, şiir yazma kadar sevdim. Şiiri içerden okuma çabası kimseleri pek çekmiyor mu, çetin mi geliyor ki, bu alandaki ürün az. Doğrusu, bu tür çalışmanın en yoğun, en ciddi olanını üniversitelerimizden bekliyorum. DİL’in şiirlerle nasıl inceldiğini, işlendiğini görememek, bunu öğretememek, genel dile, iletişime yansıtamamak ne büyük eksiklik.”[8]

Berardi’nin çağımızdaki im enflasyonu ya da semiyo-enflasyona karşı önerdiği çözüm de şiir ve şiirsel dil. Berardi’ye göre tekno-dilsel iletişim sıfır toplamlı bir oyun ve konformist bir tutum. “Yalnızca finansal kapitalizmin teknik otomatizmlerinden kaçan bir dilsel eylem yeni bir hayat formunun doğmasını sağlayabilir. Bu yeni hayat formu, genel aklın sosyal ve içgüdüsel kitlelerini oluşturacaktır.”[9] Bu dilsel eylem de şiirdir. “Dilin sonsuz bir gücü vardır, ancak dil tarih ve varlığın sınırlı koşullarında ifa edilir. Bir sınır oluşturulması sayesinde dünya bir dilsel evren olarak tezahür eder. Gramer, mantık ve etik bu sınırla var olur. Ancak sonsuzluk hâlâ ölçülemezdir. Şiir belirsiz olanın, kurulu kelime anlamlarının aşılmasını sağlayan ironik bir eylemidir.”[10] Bir başka deyişle, birebir karşılığı olmayan, duyular ve duygularla genişleyen bir dildir şiir.

Neden okumakta ısrar etmeliyiz sorusunun cevabı da belki burada gizli. Her okur, okuduğu eseri kendi iç dünyası ışığında yorumlar ve genişletir. Enformasyon ise tam tersini talep eder; bize sunulan bilgi ve araçlarla mesajdaki anlamı eksiksiz çözmemiz gerekir. Enformasyon enflasyonu ortamında ve dikkatinizi sürekli çalmaya çalışan etkileşim talepleri karşısında okumak ıssız bir rıhtıma sığınmaya benzer. Evet, tek başınıza yeni bir dil geliştirecek değilsinizdir. Ama toplumla olan ilişkinizin her rüzgâra kapılmadan, hızlı tüketilen gündemlerle veya viral konu başlıklarıyla, yankı odalarıyla dikte edilmesine mesafeyle yaklaşabileceğiniz meskûn bir alan açar. Her gün böyle bir alana kim sığınmak istemez?

 

NOTLAR:

[1] Bilge Karasu, “Okurluk Üzerine”, Susanlar, Metis Yayınları, s. 179-189.

[2] Bilge Karasu, “Okurluk Üzerine”, Susanlar, Metis Yayınları, s. 185.

[3] Sven Birkets, Reading Life: Books for the Ages, Graywolf Press, s. 11.

[4] Bilge Karasu, “Okurluk Üzerine”, Susanlar, Metis Yayınları, s. 186.

[5] Franco “Bifo” Berardi, The Uprising: On Poetry and Finance, Semiotext(e), s. 97-98.

[6] Walter Benjamin, Illuminations [Aydınlanmalar], “The Storyteller” (“Hikâye Anlatıcı”), Hannah Arendt (ed.), Mariner Books, s. 34.

[7] Sven Birkets, Reading Life [Okuma Yaşamı], Graywolf Press, s. 21.

[8] Gülten Akın, Şiir Üzerine Notlar, Yapı Kredi Yayınları, s. 7.

[9] Franco “Bifo” Berardi, The Uprising: On Poetry and Finance, Semiotext(e), s. 157.

[10] Franco “Bifo” Berardi, The Uprising: On Poetry and Finance, Semiotext(e), s. 158.

Yazarın Tüm Yazıları
  • bilge karasu
  • Franco “Bifo” Berardi
  • gülten akın
  • kitap okumak
  • okumak
  • Sven Birkets
  • walter benjamin

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Gelecekten geleneğe Nâzım Hikmet şiiri (II):

Bir söz, bir koku, bir el işareti

“Bu fütürist şair geçmişe nasıl gidecektir? 1921-24 yılları arasında yaşadığı Sovyet deneyimi, özellikle dahil olduğu fütürist deneyimleri destanda da işleyebilecek midir? Destanı yazmaya başladığı 1932 yılında Nâzım (bu yıl partisinden atıldığı yıldır), gelenek ile geleceğin nasıl buluşacağına dair henüz bir sonuca varmamıştır, bir arayışın peşindedir. Yeni 'orkestra'sı başka havalar peşinde...”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

DENEME

ESKİ YUNAN DEMOKRASİSİ -2:

Yunan demokrasisinin, siyasal alanının kimi özellikleri

“Modern Batı refah devletinin karşısında Yunan siyasal düzeninin en önde gelen ayırt edici özelliği doğrudan, aracısız, katılımcı oluşudur; dolayısıyla 'biz' sıradan yurttaşla, 'onlar' hükümet, bürokrasi arasındaki ayrıma kavram düzeyinde de, uygulamada da rastlanmaz; yöneten-yönetilen ayrımı mutlak değildir.”

TANSU AÇIK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist