Bilge Karasu’nun kozmik kedileri
“Karasu metinlerinde ışık veya zemin koşullarının anlatıyı mümkün kılması gibi, kediler de neyi ifade ettiği belli olmayan hikâyelerle yazıya karışırlar... Bu metinlerde herhangi bir varlığın bir başkasıyla karşılaşması ve diğerine dönük ihtimamı genelde iki tarafa da iyi gelmez. Kedi ve insan arasındaki ilişki biraz istisnaidir.”
Efes'te bir mozaik.
Bilge Karasu anlatılarına karışan kediler veya başka hayvanlar, öyküleriyle cümleleri bölseler de, kendi dünyalarında kapalı kalmaya devam ederler. Anlatıcı satırlar arasına girip çıkan kedilerin arkasına düşmez. Kedinin neyi niye yaptığını anlamaya çalışmaz. Başka bir dünyanın sakini olarak, anlaşılmaz ama kısmen duyulur dünyasında onu rahat bırakır. Sadece kediler değil, bir sokak, mahalle için de böyle kendine özgü, mahrem bir yer ve zaman açılabilir. Her var olan “değişik doğrultular, boyutlar içinde” görünür. Ama dışarıdan bakarak veya akıl yürüterek anlaşılamayan varlıklar arasındaki ilişkiler nahif bir ilgiyle de ele alınmaz. Birbirine yabancı dünyaların sakinleri karşılaştıklarında çoğunlukla diğeriyle çatışırlar. Biri diğerini anlamayan bu varlıklar uzlaşmaz, birbirlerini yok etmeye çalışırlar çoğunlukla. Karasu'nun yüklemleri bu çekişmeleri farklı şekillerde tasvir eder; dalmak, kesmek, delmek, parçalamak, oymak, yarmak, koparmak gibi. Anlatı başkasına merhametli görünse de, insansevmez, misantrophe bir üslup sergiler. “Dirim ortakları” birbirlerine uyumla karışabilecekleri bir mesafede duramazlar. İnsana veya başka bir canlıya ayrıcalık tanımayan “dirim”, huzurlu birleşme ve bireyleşmelere izin vermez. Kimsenin kendi amacını zorla gerçekleştirmesine imkân tanımaz. Bunu fark eden anlatıcı “başka şeylere bakmaya, başka şeylere önem vermeye” çalışır. Dirimin diğer parçalarıyla arasındaki duvarların, pencerelerin yanında, merdivenleri, geçitleri, oyukları, patikaları da bu bakış sayesinde fark eder. Birçok varlığın oluşumunda hissesi olan bir inşaat da doğal olarak biçimsizdir; belli bir türün faydasına kurulmaz. Muhtemelen bu nedenle Karasu metinlerinde gereksizce büyük, işlevsiz, unsurları yanlış tasarlanmış yapılara rastlarız.
Kedi, yer ve gök arasında hem bir yolcu hem de köprü gibidir. Kiremitler üzerinde veya bodrum katında gezinebilir. Aşağılara ve yukarılara hâkim olduğundan, kuşlara ve farelere yaklaşabilir. Zeminde sürünen canlılar veya kuşlarla aynı manzaraya sahiptir. İnsana sokulduğunda, sonsuzluk türünden bir dünyanın duyusunu yanında getirir. İnsan türünün tüm hayvanlarla ortak taşıdığı “ilkel birlik” duyusu onunla yeniden yüzeye çıkar. Böyle bir varlıkla yakınlık, sonsuzla veya başkayla irtibat konusunda çeşitli talim imkânları sağlar. Kedi gibi bir canlıyı sevmek “iyi” olmanın işaretidir; “kedileri seven insan kötü olamaz”. Oysa köpek seven bir başkası “korku” yaratabilir: “Ya zayıf için kötülük edebilir ya da kötü olduğu için köpeklerin dostluğunu arıyor olabilir. (…) Bir köpeği yanı başında tutarak yaşlanan insan kuşku uyandırır.” (2017: 51, 52) Burada iyi ya da kötü olan kedi veya köpek değil, onlarla kurulan ilişkinin biçimidir. Köpek tabiatı gereği “dirim ortağı” olmanın sonucu haklardan vazgeçip, kendisini insanın ayakları dibine bırakabilir. Oysa kedi sonsuzlukla, dirimle olan bağını korumaktan vazgeçmez. Kedi seven kimse, başkasına sorumluluk duyusunu kaybetmez; değiştiremeyeceği kedi mizacının yükünü sırtlanır. Kediyle bir arada olma çabası aynı zamanda bir çeşit rehineliğe razı olmakla mümkündür; yaşamındaki boşluklara bir köpek yerleştirerek değil de, bir başka yaşamla kesişmeyi arzulayarak. İnsanın içeri kapatabileceği köpekler ise “sadece kendilerinin bildiği, gördüğü canavarlara havlamak” dışında pek kendileri gibi davranmazlar.
Kedinin çok geniş bir aralıktan, lağımların zeminiyle gökyüzü arasında bir yerlerden kendisiyle getirdiği tecrübeler, “insanca duygu ve düşünce kırıntılarına”, yoruma, anlaşılır olmaya direnir. Kedi davranışları dışarıdan bakan için bazı tuhaflıklar gibi görünür. Beklentisiz bir “can yoldaşlığından” fazlasına imkân vermeyen bir özerklikle insanın yanına gelir ve gider. “İlginç bir yaratık” olsa da, merak duyan zihinlere verecek cevapları yoktur. Hayvan yaşamlarının anlatıldığı belgesellerde olduğu gibi, bu davranışlarında muhtemel bir dizge, düşünce bulunsa da, insanbiçimli bir yapı içinden anlaşılması mümkün olmayan bir karmaşaya sahiptir. Kedi, tekrar eden hareketlerinden belli olan bir mizaç ortaya koysa da, bunu kestirmeden ondaki içgüdülerin sonucu saymak mümkün değildir. Ama bilinmeyen bir güdüyle veya keyfî gerçekleşen gidiş ve gelişleriyle beraber anlatısını da yanında getirir. Karasu metinlerinde ışık veya zemin koşullarının anlatıyı mümkün kılması gibi, kediler de neyi ifade ettiği belli olmayan hikâyelerle yazıya karışırlar. Kedi türünden olmayan canlılar ya içeride ya da dışarıda kaybolur, onlar için anlatılacak pek bir şey kalmaz geride. Şehirlerin hemen altındaki lağımın debisi arttıkça, bir başka canlının daha “kesinliğin ötesine çoktan çıkıp gittiğini” tahmin edebiliriz. Ortadan kaybolmuş veya ölmüş böyle hayvanlara, bitkilere rastlamak başka bir zamanın izi gibi belirir.
Karasu eserlerinde herhangi bir varlığın bir başkasıyla karşılaşması ve diğerine dönük ihtimamı genelde iki tarafa da iyi gelmez. Kedi ve insan arasındaki ilişki biraz istisnaidir. Diğer türlü başkasına rehine olmak veya ona rehin düşmek gibi iki durumdan birisi gerçekleşir. Ama her koşulda bu rehinlikte, ne kendi dünyasına ne de diğerininkine sığabilen, ara bir zaman ve yerde, gedikte, oyukta sıkışmış bir fail ortaya çıkar. Kedi gibi kendi zamanı ve yerinde ikamet etmeyi bilmeyenler başkasına doğru meylederken, süreğen bir kendilik kaybı tecrübe ederler. Bu yüzden “ötede, ileride, gelecekte” olmaktan ziyade şimdi ve burada var olan kediler kendilerine özgü bir mizaç sergilerler. Bu kadar kendinde davranması, başkasının yerine göz dikmemesinden ileri gelir. Bu sebeple kendinde bir canlı olarak kediye “bencil” veya “nankör denemez”.
Kedilerle mesut şekilde birlikte olmak, onlara doğru bir mesafe ve açıdan yaklaşmak isteyen insan, halinden memnun böyle bir hayvana beklentiden uzak yaklaşmalıdır. Karasu, insanların kediler dışında diğer canlılara “kedisever” gibi davranmamasını tembihler. İnsan diğer varlıklara genellikle insanbiçimli açıdan bakar. Diğer yandan kedi kedibiçimli veya kirpi de kirpibiçimli bakar. Ama onların bu açıları belirleyici değildir. İnsanca bir varoluş diğer açıları yok saymakla, başka zamanlar ve yerlerle çatışmakla yaratılabilir; rehinliği göze almaktan çok ona direnmekle mümkündür. Ama insan bu çabasını bir var kalma direnişi olmaktan çıkarıp, keyfî bir eziyete dönüştürmeye açık belki de tek canlıdır. Kendisiyle dirim arasına yerleştirdiği koruyucu katmanlar, onu diğer canlılarla kurduğu birleşik bedenden uzaklaştırır. Yeniden aynı gövdeye dahil olmak için kendisine yarattığı sayısız uzuvlardan kurtulması gereklidir. Gönüllü gerçekleşmeyen bu değişimse ancak başka bir varlığın onun parçalarını kesmesi, koparmasıyla olanaklıdır.
Kılavuz'daki Gümüş’ün olduğu gibi, kedilerin karanlıkta öyküsü devam eder: “Karanlık sokaktan kedi sesleri geliyordu.” (2009: 22) Bu durum, onların tekinsiz veya şüphe altında görünmelerine neden olur. Gece'de anlatıldığı gibi, karanlıkta yaşam sürebilmek kötücül bir meleke sayılır. Dirimin karanlık tarafında varlığını zorlanmadan sürdürebilmek, bir çeşit habis mizacın işareti gibidir. Kedi, çok farklı aralıklara girip çıkabilen, solucanlar, fareler veya kuşlarla eşit uzaklıkta olabilen bir canlı olarak biraz da korku vericidir. Birden ortaya çıkınca sadece nereden geldiği değil hangi çağdan belirdiği de belirsiz kalabilir. Hem dirim parçası veya paydaşı hem de dirimin belirtisi olan kedi, her tür ışıkta, zeminde, zamanda, mevsimde, seste, kokuda rahat eder, yolunu kaybetmez. Çok uzak yerlere terk edilip oradan zorlanmadan geri dönen kedilere ait sayısız hikâye vardır. Dirimin karanlık tarafından çekinmemesi değişken varlık koşullarında yolunu kolayca bulmasını sağlar. Birçok başka hayvan böyle olsa da, kedinin insanca olan ve olmayan dünyalar arasındaki rahat geçişleri ona fazladan bir ayrıcalık kazandırır. O da yollarda ezilip, eziyet görse de, kendisi gibi olurken insana yakın durabilen istisnai bir canlıdır. Evcilliğin tembelliği ve gevşekliğiyle kendini kaybetmez. Ama karanlık tarafta da yolunu kaybetmeden ve fazla yorulmadan evine dönebilir. Ne diğer hayvanlar gibi varlığın vahşi tarafında hayatta kalma mücadelesi verir ne de insanın dizi dibinde karanlığa dönük bağışıklığını yitirir. Neyin işareti olduğunu yorumlamayı bilen insan için karanlığın unutulmasına izin vermez. Işık, toz, ses, koku, soğuk, sıcak gibi o da içeri girdikçe unutulmaya açık şeylerin duyusunu beraberinde getirir.
Karasu için, doğrudan kötülük kadar “öteki üzerindeki gücümüze" yaslanarak “yersiz iyilikler” içine girmek hayvanlara yaşamında yer açmayı bilmeyenin bir başka mahsurlu eylemdir. Kıyıcı davranış, hayvanı ilkel bir düşmanlığın parçası yaparken, yersiz iyilik onu “oyuncağa, nesneye” dönüştürür. Böyle bir iyilik hevesi diğerindeki insanca olmayan başkalığı karartır. Diğer yandan kötülük aynı varlığı mutlak başkalık, düşman, habis bir yaratık saymaktan ileri gelir. “Gereksiz iyilikler” dünyasındaki hayvan, yararlı olması, kurallarımızı öğrenmesi beklenen bir canlı sayılır. İnsan “kendi izdüşümünü” ısrarla karşısındakinde arar. Karasu tüm anlatılarında dirim ortaklarıyla bu ikisinden çok ayrı bir ilişkinin olanaklı olduğunu gösterir. Kedisi Bibik onun yazmasına izin vermediğinde, “makinenin işlemesini önlemeye çalıştığında” (1994: 74) yazar bu ilişkiyi sınama imkânı bulur.
ALINTILAR:
Bilge Karasu, Lağımlaranası ya da Beyoğlu, haz. Füsun Akatlı, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.
Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Metis Yayınları, İstanbul, 1994.
Bilge Karasu, Susanlar, haz. Serdar Soydan, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.
NOT:
Bu yazı, Bilge Karasu: Dirim Belirtileri - Işık, Zemin, Hayvan (Doğu Batı, 2022) adlı çalışmamın içinde kedi geçen bölümler yeniden düzenlenerek oluşturulmuştur.
Önceki Yazı
Gün güne benzer mi ki?
Fatih Altuğ: “Bilge Karasu’nun 1982 yılında Gösteri dergisinde çıkan yazısı, 'hazırlık kimyaları', 'havalandırmaları' ve başka esinleriyle günümüzün dikkat dağınıklığı, odaklanma güçlüğü, yetiştirememe kaygısı, sosyal medya tasallutuyla alacalanmış yazma pratiklerine de kılavuzluk ve refakat edecektir umarım.”
Sonraki Yazı
Bilge Karasu’nun “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam”ında
Bitimsiz umudun paradoksları
“Çelişki ve muğlaklığın hissedildiği anda, bu anlamsızlığın anlatıcı-karakterce oyuna çevrilmesi, metnin ütopik gündüz düşleri ve arzu edimiyle ilintisini ifşa eden kırılma ânına götürür bizi. Çirkin olana ve kötücül gerçeğe ket vurulan duygular evreninde düşsel bir yeni-gerçeklik yaratmak, umudun sürekliliğinden haz almayı kolaylaştırır.”