• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yıkıntılar çölünden bir çağrı:

Wolfgang Borchert

“Borchert, yurttaşı Heinrich Böll gibi, sorumluluğunu aldığı enkazın mağduru da olduğunun bilincindeydi. Hem kurban hem fail olma farkındalığı ruhuna azap veriyordu....”

Wolfgang Borchert

MELCE SELİME ÖZTÜRK

@e-posta

PORTRE

31 Temmuz 2025

PAYLAŞ

“Yalnız değilsin. Biri daha var. Bir adam; senin gibi konuşan, senin gibi düşünen... Senin gibi acı çeken. Bir adam. İşte bu sevindirdi beni, bana güç verdi.”

Bernhard Meyer-Marwitz

Geçmişle aramızdaki boşluğun günbegün daraldığı, kabul edilemez siyasi koşulların vicdanımızı susmaya ve razı olmaya zorladığı şu günlerde, dünyamızdan göçüp gitmiş biri, bizim gibi acı çeken, bizim gibi düşünen biri durmaksızın sesleniyor: “Hayır de!”

Wolfgang Borchert 20 Mayıs 1921’de Hamburg’da doğdu. Öğretmen bir babanın ve tanınmış bir yazar olan annenin tek çocuğuydu. Annesinin evdeki baskın konumu Wolfgang’daki baba figürünü nispeten zayıf kıldı, buna karşılık anne hem özel yaşamında hem de eserlerinde şefkatli bir el olarak her zaman yerini korudu. Başarılı bir öğrenci değildi Wolfgang Borchert, okula devam etmedi, kitapçılarda çalışmaya başladı. 1937 yılında bir gün ünlü aktör Gustaf Gründgens’in Hamlet canlandırmasını izledi. Bu seyir onda bir tutkunun, tiyatronun alevini tutuşturdu. On yedi yaşında, Hamlet’in Yorick karakterinden ve babasıyla arasındaki ilişkinin zorluğundan aldığı ilhamla ilk piyesi Soytarı Yorick’i yazdı.

Moabit Hapishanesi, Berlin.

Kitapçıda çalışmaya devam ettiği sıralarda Helmut Gmelin gibi usta isimlerden oyunculuk dersleri aldı. 1941 yılında oyunculuk yeterliğini kazanmasının ardından, nisan ayı başından hazirana kadar profesyonel bir gezici toplulukta sahneye çıktı. Daha sonra hayatının en mutlu dönemi olarak adlandıracağı iki aydı bu. Kâbus gibi bir hayattan alınabilmiş sadece iki mutlu ay…

Borchert’in içine doğduğu evde, dönemin zehri olan milliyetçilik ve din gibi kavramlara pek yer yoktu. Ailesi liberal olarak biliniyordu. İlk şiirleri yerel dergilerde yayınlanmaya başladığında birileri onu eşcinsel olmakla ve şiirlerinde eşcinselliği övmekle suçladı. Ailesinin –özellikle annesinin– Nazi karşıtı olduğu bilindiğinden, Wolfgang Borchert’in başı Nazilerle ciddi anlamda ilk defa 1940’ta derde girdi. Bu şikâyetten doğan dava düşse de, dikta onun peşini bırakmadı; 1941’de hayatının en mutlu günlerini geçirdiği o iki ayın peşinden askere alındı. Askerde parmağını bilerek yaraladığı suçlamasıyla hakkında idam istendi, hücre hapsine çarptırıldı. Savaşla cezaevi arasında gidip gelen bu ıstıraplı günler, ordu tiyatrosunda Goebbels’i taklit ettiği için yeniden tutuklanmasıyla devam etti. Berlin’deki Moabit Hapishanesi’ne götürüldü, ağır hastalığına rağmen tedavi edilmedi. Buradaki kötü muamele “Moabit” şiirine adını verdi:

Moabit

Uyutmuyor bizi tahtakuruları…

Rejimin yıldıran baskısı, savaş, dondurucu soğuğun ruhunda derin bir iz bıraktığı Sovyet cephesi, döndüğünde kendisini bir türlü bulamadığı Hamburg… Bir enkazdan daha fazlası…

Hamburg’da gece

Öteki şehirlerdeki gibi

Mülayim mavili bir kadın değildir

Hamburg’da gece kurşunidir.

Heinrich Böll, “Borchert’in Sesi” başlıklı yazısında, “Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler’le ve savaşla ilgili düşüncelerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek… Kitabı eline alan yirmi yaşındakiler insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödenmesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini görebileceklerdir” diyor ve ekliyor: “İşte böylesine alıngan oluyor dikta yönetimleri.” Evet, dikta yönetimleri bir hayli alıngan oluyor, özellikle yirmili yaşlarındaki çocukların düşüncelerine karşı… Ve bu alınganlık geçmişle aramızdaki o boşluğu günbegün daraltıyor. Fakat Heinrich Böll’ün ifade ettiğinin aksine, ben bir okur olarak Borchert’in kitaplarını elime aldığımda, fikirleri kendisine pahalıya patlamış bir genç değil, çağrısına kulak verilebilecek bir ışık görüyorum.

İlk kitabı Laterne Nacht Und Sterne (Fener, Gece ve Yıldızlar) 1946 yılında Bernhard Meyer-Marwitz’in sahibi olduğu Hamburgische Bücherei Yayınevi tarafından basıldı. Bu kitap 1940-45 yılları arasında yazılan ve tamamı Hamburg’a odaklanmış 14 şiirden oluşuyordu. Savaş sonrası edebiyatının sıfır noktasından seslenirken Köln’e yas tutan Heinrich Böll gibi, Borchert de şehri, annesi Hamburg’a yas tutuyordu. “Hamburg! Bu sadece taş yığını değil! Bu bizim varlık irademizdir: Hamburg!”

Çağın uğultusunda yerle bir olan şehirler, evler, evlerine hiç dönemeyecek anne-babalar ve çocuklar söz konusuyken, eve dönüş gibi görünen bir şeyin aslında öyle olmadığını gösterir bize Borchert’in eserleri. Savaşın bitiminde Fransızlara esir düşen yazarın, 600 km’lik yolu hasta, aç ve bitkin bir halde yürüyerek katetmesi, nihayetinde Hamburg’a varması, bir yanılsama olarak eve dönüş gibi görünebilir. Ancak yazar bu varışın bir dönüş olmadığını etkileyici bir biçimde ifade eder ve şöyle der, Veda Nedir Bilmeyen Kuşak’ta:

Dönüş diye bir şey bilmeyen bir kuşağız, ortada dönebileceğimiz hiçbir şey yoktur çünkü ve kalbimizi güvenle eline teslim edebileceğimiz hiç kimse yoktur. Dolayısıyla veda nedir, dönüş nedir, bilmeyen bir kuşağa dönüştük. Ama bizler varışların kuşağıyız… Bizler veda nedir bilmeyen bir kuşağız ama biliyoruz ki tüm varışlar bizimdir[1]  

Varmak için yeni bir güneş, yeni bir sevgi, yeni gülüşler, hatta yeni bir Tanrı ile dolup taşmak gerekir, –çünkü her şey kirletilmiştir– oysa dönüşler geçmişin hatıraları arasından saldırabilecek sinsi bir acıyı uyandırmama çabasını da taşır içinde. En bilinen eseri Kapıların Dışında’da Rusya cephesinden dönen asker Beckmann karakteri için artık ne karısı karısıdır ne de evi evdir. Dönebileceği hiçbir yer, sarılabileceği hiç kimse kalmamıştır. İntihar etmek ister; Elbe Nehri bile Beckmann’ı kabul etmez. Kahramanın topluma ve hayata yeniden karışıp karışamayacağı ise bir muamma olarak kalır. Eve varan ama evine dönemeyen kahramanların yazarıdır Borchert. Dönüşü mümkün olmayanların, varışların kuşağındandı, nitekim o da öyle yaptı. Hamburg’a vardığında, tarihler 10 Mayıs 1945’i gösteriyorken savaş henüz bitmişti ve Borchert maruz kaldığı bütün yıkıma rağmen aile evinde kaldığı bu iki yıl boyunca hayatını yeniden kurma arzusuyla dolup taşıyordu. Bir mektubunda “çılgınca bir şeyler yapmak” istediğini yazmıştı. Sağlığı hızla kötüye gitmesine rağmen tiyatro ve kabare sahnesinde aktif kaldı, neredeyse durmaksızın yazdı. Kimi zaman Almanya’nın kendine sormaktan korktuğu soruları dile getirdi. Kimi zaman nerede olduğunu bilmedikleri o eve dönmek isteyenlerin sesi oldu. “Çünkü biz eve gitmek istiyoruz… Eve-eve-eve…”

Wolfgang Borchert oyun provasında, 1939.
Fotoğraf: Staats- und Universitätsbibliothek Hamburg

Wolfgang Borchert, yurttaşı Heinrich Böll gibi, sorumluluğunu aldığı enkazın mağduru da olduğunun bilincinde bir yazardı. Hem kurban hem fail olma farkındalığı onun ince ruhuna azap veriyordu ve Borchert yazarak bu suçtan arınma amacı güdüyordu. Savaşın sadece şehirleri değil, insan ruhunu da nasıl enkaza çevirdiğini bütün çıplaklığıyla haykırdığı eserleri, Borchert’in biyografik romanını da yazan Frauke Volkland’e göre bu arınma sürecinin ürünleriydi.

Susarak, görmezden gelerek, önemsizleştirerek arındığını düşünenlerden değildi Borchert; biteviye yazarak ve gerçeği göz önüne sererek var olan sanatçılardandı. Günter Eich’in belki de biraz gecikerek dile getirdiği, “Sanatçı dünyaya karşı duyarlı olmalı, olan bitene sessiz kalmamalıdır” söylemindeki sanatçı, Eich’in kendisi değilse de Wolfgang Borchert’ti. (Günter Eich, söylemlerinin tam aksine, Nazi döneminde bütün olan bitene sessiz kalmıştır. Savaş karşıtı ifadeleri bulunmadığı gibi, eserleri Nazi propagandası olarak da kullanılmıştır. Dolayısıyla kendi söyleminden hareketle Eich –ve onun gibiler– rahatsız edici kum değil, dünyanın çarklılarındaki yağdır, sanatçılıkları ise şahsi görüşüme göre bir nebze tartışmalıdır.)

Şiirle başladığı yazı yolculuğunda Wolfgang Borchert’in nihai hedefi hep tiyatro olmuştu. Nitekim kendisi de “Şiir benim son durağım değil, tiyatro, tiyatro!” diyerek asıl tutkusunu ifade etmişti. Shakespeare etkisinde başladığı tiyatroya Ernest Hemingway ve Thomas Wolfe öncülüğünde gelişen öykücülüğü de eklenerek, Borchert’i Alman edebiyatının kısa öykü kurucusu konumuna getirdi. Rilke ve Hölderlin izinde gelişen şiir serüveninde ise Rilke hayranlığı, –Cem Yavuz’un belirttiği gibi– şiirlerini “Wolff Maria Borchert olarak imzalamaya”[2] kadar götürmüştü onu. Geçtiğimiz günlerde Levent Alarslan’ın özenli çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bütün şiirleri, yazarın savaş öncesinde ve sonrasında yaşadığı sarsılmaları, o kapkaranlık çağda, onun ağlarken gülmek de istediğini göstermesi açısından değerli bir belge niteliği de taşıyor.

Her ne kadar son durağının tiyatro olduğunu belirtmişse de, Borchert yazdıklarının tamamını hikâye olarak adlandırıyordu. Hikâyelerinin merkezinde savaşın iğrençliği ve insan ruhunda sebep olduğu yıkım, suçluluk duygusu, kimlik karmaşası, iktidar çatışması, diktaya karşı duyduğu nefret, Hitler’in büyümesini sağlayan dar kafalı kuşağa, babaların günahına karşı hayal kırıklığı ve öfke, Hamburg ve ev arayışı yer aldı. Borchert yazdıklarını bizzat yaşamış bir yazar olarak sembolleştirmeden ve yüceltmeden uzak bir üslup taşıyan hikâyelerinde, özellikle Rus cephesinde incinen ruhunun tezahürü sayılabilecek yabancılık hissi ve üşüme/donma dramından hiç kurtulamadı. Bunlar öylesine travmatikti ki, annesi hasta oğlunun cümlelerini daktilo etmeye tahammül edemiyordu. Elbette yazar, hava saldırıları sonrasında enkaza dönen Alman şehirlerinde baş gösteren açlık, acı ve umutsuzluğa da dikkat çekti, fakat kendisi, sanıldığının aksine, hastalıktan bitap düştüğü son dönemlerine kadar yine de umutsuz değildi.

Hikâyelerinde öne çıkan bir diğer husus Tanrı ve güce itaat sorgulamasıydı. “Tübingenli ilahiyatçı Karl-Josef Kuschel, Borchert’in Tanrı’yı sadece yoklukla değil, daha da ileri giderek aciz, zavallı ve ağlayan bir varlık olarak resmettiğini söyler. Bu Tanrı oyunda bir karakter olarak yer alır ama ne acınası ve ne kadar da zavallı bir figürdür!”[3] Geçen Salı’daki[4] “İsa Artık Devam Etmiyor” öyküsünde İsa, astsubayın –yani Tanrı’nın– emrine itaat etmeyi bırakır, arkasına döner, “Artık buna devam etmek istemiyorum. Hayır. Hayır” (s. 33) der ve bir kar yığınının ardında kaybolana dek küçülür gider. Borchert’in rejim unsurlarının emirlerine itaat sorgulamasından Tanrı da nasibini alır.

Kapıların Dışında[5] oyununun sonunda Beckmann, Tanrı’ya ve insanlara şöyle seslenir: “Hani nerede Tanrı olduğunu söyleyen ihtiyar? Niçin sesi çıkmıyor acaba? Cevap versenize. Niçin susuyorsunuz, niçin?” Öte yandan yazar, bir gazeteci tarafından kendisine sorulan, “Siz dindar bir yazarsınız. Niçin gizliyorsunuz bunu?” sorusuna,“Elbette dindar bir yazarım. Bunu gizlemiyorum. Güneşe, balinaya, anneme ve çimene inanıyorum. Bu yetmez mi? Yani bu çimen yalnızca çimen değil”[6] cevabını vererek Tanrı inancının neliğini ortaya koymuştur.

“Karahindiba” öyküsünde bir çiçeğe tutunan mahkûmun yaşamla kurduğu bağ aslında Borchert’in yaşama arzusunu ve umudunu imler. Düzyazılarında yeşil, gri ve mor rengi baskın olarak kullanması da ayrıca dikkat çekicidir. Yeşil elbette yaşamı simgelerken, gri ve mor renkleri akşamüzeri ve gece vakitleri enkazın, hüznün kalemindeki tezahürü gibidir. Savaşın getirdiği yıkım sonrasında görülen Kahlschlagstil tarzı kısa cümleler, basit bir dil, argo ve gerçekçi üslubun Borchert’in aykırı karakteriyle birleşmesinden ortaya çıkan eserleri unutuşa karşı bir hafıza temrinidir adeta.

Borchert cephede ve cephe dönüşünde yaşadığı tükenişe rağmen umudunu ve coşkusunu bir raddeye kadar koruyabilmişse de, hapishanede ve dondurucu Rus cephesinde aldığı darbeler onu fiziki olarak güçsüz kılmıştı. Hamburg’da, baba evinde geçirdiği iki yılın sonuna doğru artık yatağa bağlandı. Yayıncılarının kendisine sağladığı tedavi kürünü son çare kabul ederek 18 Eylül 1947 günü Hamburg’dan trenle İsviçre’ye gitti. Yabancı bir ülkede, Katoliklerin yönetimindeki bir hastanede kendisini yabancı ve yalnız hissediyordu. Bu koşullar altında bile yazmayı sürdüren Borchert, Kapıların Dışında’yı son aylarında radyo yayınından dinleyebildi. Bir vasiyetname niteliğindeki “Hayır De!” prosa destanını ise Bernhard Meyer-Marwitz’in iddiasına göre ölümünden sadece birkaç gün önce yazdı.

Wolfgang Borchert, 1945.

Bir mektubunda, “Bir daha tek satır bile yazamayayım, yeter ki sadece bir kez daha sokağa çıkıp yürüyebileyim, yeniden tramvaya binebileyim ve Elbe Nehri’ne gidebileyim” diye yazan Borchert, “Artık kalkamayacağım, daha fazla dayanamayacağım”  dedikten sonra, 20 Kasım 1947’de, henüz 26 yaşındayken hayata veda etti. “Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun” alt başlığıyla yayınlanan eseri, yazgısının bir cilvesi olarak, 21 Kasım 1947’de, yazarın ölümünün ertesi günü Hamburg Kammerspiele’de ilk gösterimini yaptı.

Hamburglu şair Peter Rühmkorf, “Wolfgang Borchert’te Bir Ana Tema Üzerine” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Wolfgang Borchert her zaman edebiyatın bir vakasından ya da edebiyat biliminin bir nesnesinden çok daha fazlası ve her zaman biraz da farklı biri olmuştur. Onu okulda seçmeli şair olarak alan, bir doktora tezine layık gören ya da tiyatro oyununu öğrenci sahnesinde sahneleyen biri nadiren sadece yazı sanatçısını kastederdi; o ortak bir davayı kast ediyordu ve birisi bu davaya atıfta bulunduğunda insanı, bireyi de kendisi için talep etmiş oluyordu.”

Borchert’i bu yazının konusu yapan da aslında Rühmkorf’un bahsettiği bu ortak davadır; insanı, insanın insanca yaşam hakkını talep etmek… Çünkü edebiyat biraz da insana dair duyulan sorumluluktur ve Borchert’in dediği gibi, “sorumluluk yalnızca bir kelime değildir”. Önümüzden gidenlerin bize sorumsuzca bıraktığı bu korkutucu mirasın günümüzde de sürüp giden uzantılarına rağmen bir daha asla savaş olmasın diye, “Hayır!” demek ve geceleri yıldızlara tepeden bakması olası yazarı 104. doğum yılında bir kez daha anmak…

 

NOTLAR

[1] Wolfgang Borchert, Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, çev. Kâmuran Şipal, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2023 (5. baskı), s. 50.

[2] Wolfgang Borchert, Ay Yalan Söylüyor, çev. Levent Alarslan, Everest Yayınları, İstanbul, 2025, s. 7.

[3] www.deutschlandfunk.de “Rufer in der Trümmerwüste”

[4] Wolfgang Borchert, Geçen Salı, yay. haz. Nilgin Tanış Polat, Everest Yayınları, İstanbul, 2023.

[5] Wolfgang Borchert, Kapıların Dışında, çev. Behçet Necatigil, Can Yayınları, İstanbul, 2023 (13. baskı).

[6] Wolfgang Borchert, Bütün Nesirleri, çev. Burak Ş. Çelik, Hece Yayınları, Ankara, 2018, s. 394.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Wolfgang Borchert

Önceki Yazı

PORTRE

Ingvar Ambjørnsen'in ardından:

İmkânsızın kıyısında yaşayanların yazarı

“Ingvar kırk yılı aşan yazarlık hayatı boyunca toplumun kıyısında kalmayı seçenleri anlatmaktan hiç vazgeçmedi ve eleştirel özü aynı kalmak üzere yeni türlerde eser verdi.” 

BANU GÜRSALER SYVERTSEN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 31

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ağır Su / Beyaza Beyaz / Edebiyata Yüklenen Anlamlar / İngiltere Üzerine Notlar / Levanten / Neden Psikanaliz? / Seferberlik İlan Oldu / Sıfır K / Tarih ve Toplum / Yoldaş Gulliver

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist