#YesAllWomen, #EvetBütünKadınlar
“Jennifer Clement’in, Meksika’da kaçırılan kız çocuklarını odağına alan, konusu sert, kendisi şiirsel romanı Kadınlar Ormanı, yeni bir ifşa dalgası sırasında yeni baskısıyla okur karşısına çıktı. Tüm kadınların bu konuda anlatacak bir hikâyesi ne yazık ki var; bu kitabınsa pek çok...”
Jennifer Clement
Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar kitabında şöyle diyor:
Bir arkadaşımın bin yıl geçmişe giden bir soyağacı var. Ama bu ağaçta tek bir kadın yok. Arkadaşım geçenlerde fark etmiş ki kendisi de bu ağaca dâhil edilmemiş, ama erkek kardeşlerinin isimleri var. Annesi de yok, babasının annesi de. Annesinin babası da yok soyağacında.
Büyükanneler yok. Babaların oğulları, erkek torunları var, ailenin soyu bu şekilde ilerliyor, soyadı bir nesiden diğerine geçiyor. Soyağacı uzadıkça kaybolan insanların sayısı da artıyor; kız kardeşler, teyzeler, anneler, anneanneler, nineler. Tarihten ve kayıtlardan koca bir nüfus siliniyor. Arkadaşımın ailesi Hindistan kökenli, ama bu çeşit soyağaçları biz Batılılara da yabancı değil.[1]
Connecticut doğumlu yazar, şair Jennifer Clement’in Türkçeye Kadınlar Ormanı olarak çevrilmiş kitabı bu görünmezlik üzerine, hatta orijinal başlığı Prayers for the Stolen’ın daha güzel imlediği üzere, bu çalınmışlık üzerine; kimliklerin, benliklerin, hayatların çalınmışlığı.
Çocukluk yıllarını Meksika’da “sanatçıların, komünistlerin ve şairlerin arasında” geçiren yazarın otuzu aşkın dile çevrilmiş romanlarının ve anılarının konuları, silah kaçakçılığıyla uyuşturucu ticaretinden, Mexico City ile New York’un 1970-80’lerde yazarın şahsen deneyimlediği bohem sanat yaşamına, zengin izleklere sahip. “Sıradışı, şiirsel bir anı/biyografi” olarak anılan, en tanınmış kitaplarından Dul Bayan Basquiat mesela, Jean Michel Basquiat ile Suzanna Malouk’un ilişkisi üzerinden New York’un bir kültürel döneminin portresini çiziyor.
Clement, New York Üniversitesi’nde antropoloji ve edebiyat öğrenimi görmüş, eğitimine Paris’te devam etmiş. Romanlarıyla anı kitaplarının yanı sıra şiir kitapları da bulunan, Guggenheim ve MacDowell gibi prestijli burslara layık görülen yazarın Gun Love (Silah Aşkı) kitabı kurmaca dalında Ulusal Kitap Ödülleri 2018 finalisti olmuş. 2001’de Canongate Yeni Yazın Ödülü’ne layık görülen yazarın Kadınlar Ormanı kitabıysa PEN/Faulkner Kurmaca Ödülü 2015 finalisti.
İnsan hakları konusundaki çalışmaları da çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla üniversiteler tarafından onurlandırılan Clement ayrıca “2015-2021 yılları arasında Uluslararası PEN’in başkanlığını yürüten ve bu göreve gelen ilk kadın”. Kadınlar Ormanı’ndaki yazar özgeçmişinin burası eksik: 1921’de kurulmuş, günümüzde dünyada 100’ün üstünde merkezi bulunan Uluslararası PEN’in ilk ve halen tek kadın başkanı, demek gerekiyor.
Bu dağda sadece erkek çocuk doğar ve bunlardan kimileri on bir yaş civarına geldiğinde kıza dönüşür. Bu oğlanlar, ara sıra yerin altındaki çukurlarda saklanmak zorunda olan çirkin kızlara dönüşmek zorundadır.[2]
Kadınlar Ormanı
çev. Melisa Kesmez
Siren Yayınları
Ağustos 2025
200 s.
Kadınlar Ormanı, Mexico City’nin güneybatısındaki Acapulco’ya arabayla bir saat uzaklıktaki bir dağ köyünde geçiyor. Uyuşturucu işine “devlet başkanı dahil herkesin karışma ihtimalinin bulunduğu”, iguanalar, fena ısıran kırmızı karıncalar, zehirli akrepler ve genç kızları çalan çeteler dahil tehlikelerle dolu bu köy bir nevi kadınlar ormanı, çünkü erkekler Amerika Birleşik Devletleri’ne çalışmaya gidiyor ve çoğu dönmüyor. Adı, kendine (“tıpkı Prens Charles’ın Diana’ya yaptığı gibi”) ihanet eden kocasından öç almak maksadıyla konmuş İspanyol-Aztek melezi genç kız “Ladydi” Garcia Martínez ile sürekli belgesel izleyen, herkesin işine karışan, Oprah hayranı, hırsızlık yapmadan ve yalan söylemeden duramayan birakolik anne Rita romanın ana karakterleri. Diğerleri, Ladydi’nin en yakın arkadaşları Maria, Paula, Estafani ve onların anneleri; babalar o veya bu sebeple hayatlarında yok.
Erkeklerimiz nehri aşıp ABD’ye giderlerdi. Suya adım atar, bellerine kadar suya girer ama diğer tarafa geçtiklerinde ölmüş sayılırlardı. Kadınlarını ve çocuklarını o nehrin içinde bırakırlar, büyük ABD mezarlığına adım atarlardı. Annem haklıydı. Bize oradan para gönderir, başta bir ya da iki kere gelir, sonra da bir daha geri dönmezlerdi. Burada çalışıp kendi başının çaresine bakan bir grup kadındık. (s. 13-14)
Ladydi 16 yaşına ulaşana kadar, zaman zaman geri dönüşlerle köydeki hayata tanıklık ediyoruz. “Jennifer Lopez’den bile güzel” Paula’nın kaçırılmasından “tavşan dudaklı” Maria’nın sekiz yıl taşraya gelecek gönüllü doktor bekledikten sonra nihayet ameliyat edilmesine, Ladydi’nin cinayetle suçlanmasına sürekli hop oturup hop kalkıyoruz, çünkü zehirli akreplerden veya hükümet helikopterlerinin haşhaş tarlalarına atması gerekirken uyuşturucu baronlarından korktukları için bunun yerine sıklıkla evlerin üstüne bıraktıkları zehirden daha tehlikeli çeteler, her an siyah cipleriyle yoldan görünebilir. Paula’nın annesinin icat ettiği saklanma çukurları, kadınların bu zalim hırsızlığa karşı tek savunma aracı. Kızlar tekerlek sesi duyar duymaz üstlerini palmiye yapraklarıyla örttükleri çukurlara saklanıyorlar ama bazen yine de işe yaramıyor.
Genelde pek tercih etmesem de, kitabı okumadan önce romandan uyarlanan filmi izlemiş bulundum. Tatiana Huezo’nun yönettiği, kitapla aynı ismi taşıyan 2021 yapımlı film aynı yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış seçkisinde Özel Mansiyon almış. Filme romanın sadece birinci bölümü uyarlanmış. Edebiyat sevdalıları için iyi yazılmış kitap gibisi yok; bununla birlikte film de iyi. Özellikle açılış sahnesi çok çarpıcı.
Bir öğleden sonra Estefani’nin büyükannesi Sofia, José Rosa’yı rahatlatmak için ellerini omuzlarına koydu.
Kayıp bir kadın sağanak yağmurda su yolunda akıp giden yapraklardan biridir sadece, dedi.
Ruth kimsenin umurunda değil, diye ekledi annem. Bir araba gibi çaldılar onu. (s. 59)
Bu yazıyı yazdığım günler Türkiye’nin “ifşa dalgalarına” denk geldi. İfşalara şaşırmıyoruz; koca bir buzdağının görünen minicik bir kısmı olduğunu bu ülkenin kadınları, LGBTIQA+’ları bırakın başkalarına, kendine itiraf edemeseler dahi bilirler. Bizi yine çok da şaşırtmayan (çünkü patriyarka pek çok damardan beslenir) ama inciten kısım, böyle gelmiş böyle gitmemesi gerek bu düzene ister “evde taze fasulye var, gel” diyerek açıkça, ister demokrasiden dem vuran laf kalabalığı makalelerle savunma hattını zayıflatan kadın yazar-çizerler oldu. Hakların eşitliği birilerinin haklarının azalması anlamına gelmiyor; rahatların bozulması, imtiyazların kaybolması anlamına geliyor, malum.
Yine Solnit’ten alıntılayalım: Jenny Chiu adında bir kadının yazdığı tweet'teki gibi “Elbette kadın düşmanı ve tecavüzcü dediğimizde bahsettiğimiz #TümErkeklerDeğil. Mesele zaten bu değil. Mesele, #EvetBütünKadınlar bu korkuyla yaşıyor.”[3]
Aynen böyle. Meksika’nın güneyindeki dağ köyünden İstanbul’un göbeğindeki semte, bütün kadınlar (ve LGBTIQA+’lar) en ummadıkları kişilerden gelebilecek, karanlık köşelerden fırlayabilecek, türü bol, yaratıcılığı sınırsız erkek şiddetinden kendini korumak üzere sürekli tetikte yaşıyor.
23 Mayıs 2014’te, 22 yaşındaki erkek katilin “kadınları cezalandırmak” üzere giriştiğini söylediği, altı kişiyi öldürüp 14 insanı yaraladığı Isla Vista cinayetlerinden sonraki tartışmalarda bir nevi #NotAllMen etiketine cevap niteliğinde kullanılmaya başlanmıştı, #YesAllWomen. 2014’te basılmış kitabında Solnit, ABD’de her 6,2 dakikada bir tecavüzün rapor edildiğini, tahmin edilen rakamınsa bunun ihtimal beş katı olduğunu belirttikten sonra şu hesabı yapıyor: Yani neredeyse dakikada bir tecavüz. On milyonlarca mağdur eder. Yani tanıdığınız kadınların önemli bir bölümü, bu saldırılardan sağ çıkmış kadınlardır.
Jennifer
Clement,
1983.
Clement, Meksika’da herkesi ama özellikle kadınları etkileyen şiddet dalgasını nasıl hikâyeleştirebileceğini düşünürken yaptığı araştırmada karşısına çıkmış saklanma çukurları. Duyar duymaz romanı bunun etrafında örmeye karar vermiş ve sıkı bir araştırmaya girişmiş. Ülkede 2012’de tutulmaya başlanan kadın cinayetleri istatistikleri, her vakanın bildirilmemesi, kaydedilmemesi ve her kaybın gün ışığına çıkmaması sebebiyle net rakamlar vermiyor, fakat günde en az üç kadın cinayetinden bahsediyoruz; kimi yıllar daha fazlası. Clement, romanı basıldıktan sonra metnin bir bölümü önemli bir gazetede yayımlanınca, ölüm tehditlerinden ve birkaç fiziksel “uyarıdan” sonra, tıpkı karakterleri gibi en azından bir süre gözden kaybolup Meksika’dan uzaklaşmak zorunda kalmış.
“Ladydi, bana söz ver, güzelleşmeyeceksin” demişti annem evden ayrıldığım sabah.
Mutfak masamızda (masamız bira, konserve ton balığı, karıncalar, patates cipsi ve pudra şekerli hazır çöreklerden oluşan bir sunaktı o anda) ona söz verdim; asla ne ruj sürecektim ne parfüm; saçlarımı asla uzatmayacak, her zaman oğlan gibi kısa saçlı olacaktım.
“Her zaman kenarda dur, görünür olma” dedi annem.
“Tamam, anne.” (s. 102-103)
Kız çocuklarının çalınmasınlar diye çirkinleştirildiği, Taliban’ın kadınları evlerde bile silik birer hayalete çevirmek için yasa üstüne yasa çıkardığı uç örneklere varmayalım; gelin Almanya’nın kuzeyine gidelim:
Hamburg’da yaklaşık 8.000 sokak ve meydan vardır, bunlardan kişi isimleri verilmiş olanların sayısı 3.000’in biraz altındadır ve bu isimler içinde erkek isimleri 2.500’ün üzerindedir, yani sadece 400 civarı yere kadın ismi verilmiştir.[4]

Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası kitabında böyle diyor. Bir kereden ne çıkar canım’cılara, sen beni yanlış anladın’cılara, aman sen de konuyu sürekli buraya çekiyorsun’culara göre sokak isimlerindeki cinsiyet dağılımı mutlaka önemsiz bir ayrıntıdır, fakat biliyoruz ki, bu anlayış kadının adını sadece görünür kamusal alandan değil, bilimden, edebiyattan, spordan, yaşamın her alanından tutarlılıkla, maharetle, yüzyıllardır siliyor:
Darwin’in evrim kuramının, Newton’un yasalarının, Einstein’ın görelilik kuramının, Mendel’in kurallarının ve hatta Schrödinger’in kedisinin ortak noktası nedir? Hepsi onları keşfeden kişinin adını ya da daha doğrusu soyadını taşır. Olmayan şey, Curie’nin radyoaktivitesi, Meitner’in nükleer fisyonu, Goeppert-Mayer’in hücre çekirdeği veya Franklin’in çift sarmallı DNA’sıdır. [5]
Uluslararası PEN,
Kadın Manifestosu, 2018.
Kadınlar Ormanı’nın yazarı, Uluslararası PEN’e başkanlık yaptığı yıllarda görünmezlik işine buradan da el attı. 8 Mart 2018’de yayımlanan, kendi deyişiyle “kadınların zekâ, bilgi ve yaratıcılığının insanlık bağlamında tarihsel ve güncel kaybı veya yokluğu meselesine dikkat çeken” Uluslararası PEN Kadın Manifestosu’nun yaratılmasına ön ayak oldu. Böylece, PEN Türkiye Başkanı Zeynep Oral’ın sözleriyle, “(…) PEN Dünya Yazarlar Derneği, inanır mısınız, ancak ilk kez bir kadın başkana sahip olunca kadın yazarların eşitlik mücadelesine eğilebildi. Ve ilk kez kısaca ‘Kadın Manifestosu’ diye adlandırılan bir belgeyi anayasasına yerleştirebildi.”
Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, onca araştırmanın, bunca mesajın altında kesinlikle ezilmeyen bir roman Kadınlar Ormanı. Kısa, öz, tekrarlayan, ritmik cümlelerle, genç bir kızın dilinden ve ustaca yazılmış, heyecanla okunan, gerçekliği aşikâr olsa bile keşke olmasa diye iç geçirdiğiniz sert bir ortamı büyülü bir atmosfer kurarak, edebiyatın şefkatine sığınarak, sükûnetle anlatıyor. Metaforlar, tasvirler elbette şair işi. Acımasızca ironik, yer yer oldukça komik. Ladydi’nin annesi unutulmaz, müthiş bir karakter. Bunca zorluk içinde kadınların koşulsuz dayanışması ise kelimelerle sürüklendiğimiz bu rüyanın, söz ve imge ormanının en kıymetli kısımlarından. Roman bitince bize geçen kararlılık, inat, inanç da:
Annem benden hep bir şeyler için dua etmemi isterdi. Ben de ederdim. Bulutlarımız ve pijamalarımız olsun diye dua ederdim. Ya da ampuller ve arılar için.
Annem, sakın aşk ve sağlık için dua etme, derdi. Ya da para için. Eğer Tanrı gerçekten ne istediğini duyarsa onu sana vermez. Kesinlikle.
Babam gittiğindeyse, diz çök ve yeni kaşıklar için dua et, dedi. (s. 17)
NOTLAR
[1] Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar, çev. Asude Küçük, Minotor Kitap, Mart 2024, s. 60.
[2] Jennifer Clement, Kadınlar Ormanı, çev. Melisa Kesmez, Siren Yayınları, Ağustos 2025, s. 10 (Kaynağı belirtilmeyen daha sonraki bütün alıntılar bu kitaba aittir.)
[3] Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar, çev. Asude Küçük, Minotor Kitap, Mart 2024, s. 125.
[4] Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası, çev. Çiğdem Canan Dikmen, İletişim Yayınları, Ocak 2024, s. 72.
[5] Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası, çev. Çiğdem Canan Dikmen, İletişim Yayınları, Ocak 2024, s. 37.