• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yabancı, Özgür, türler ve etiketler:

Yazılamayan bir yazının anatomisi

Claudia Durastanti’nin Yabancı adlı romanı ile Lea Ypi'nin anılarını içeren Özgür'ü yanlışlıkla özyaşamöyküsü olarak okuyup bu iki kitabı bir arada ele almak isterken, ilkinin "roman" ikincisinin "anı" olduğunu fark edince yazmaktan vaz mı geçmeli? Yoksa iki kitap arasındaki benzerliklere dikkat çeken, türler arası geçişi ve okuma serüvenini de işin içine katan yeni bir denemeye mi yönelmeli? 

Solda, Claudia Durastanti (fotoğraf: Sara Lucas Agutoli), sağda Lea Ypi (fotoğraf: FlorianThoss)

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

DENEME

7 Aralık 2023

PAYLAŞ

Özyaşamöyküsü mü, edebiyat mı, oto-kurmaca mı, anı mı? Bazı kitaplar söz konusu olduğunda bunların birbirinden nasıl ayırt edilebileceği, hatta ayırt edilip edilemeyeceği bir süredir çokça tartışılıyor, görünen o ki daha da tartışılacak. Bu meseledeki inceliklere, nüanslara girmeyeceğim, ama bu konudaki kafa karışıklığından payıma az şey düşmediğini geçenlerde çok net biçimde fark ettiğimi itiraf edebilirim. Claudia Durastanti’nin Yabancı[1] başlıklı kitabını okumaya başladığımda elimdeki kitabın bir “özyaşamöyküsü” olduğunu zannediyordum. Bendeki bu izlenimin nedeni bütünüyle dalgınlığım; arka kapak yazısını okumuş, ama biraz körlemesine okumuşum, ya da ezberlerim okuduğum cümlelerin önüne geçmiş. Şöyle denmiş oysa arka kapakta:

Claudia Durastanti […] gerçek ile kurgunun geçişkenliğini deneysel bir formda işleyerek, anı ve roman türlerinin kesişiminde yenilikçi bir aile hikâyesi anlatıyor.

Claudia Durastanti
Yabancı
çev. Leyla Tonguç Basmacı
Siren Yayınları
Ekim 2023
248 s.

Buradaki “roman” kelimesini görmemiş ya da görmezden gelmiş olmalı gözlerim, zihnimde bu okuduğum cümleyi farklı bir özyaşamöyküsü diye kodlamışım; üstelik arka kapak yazısının “Peki ama bu gerçek bir hikâye mi?” sorusuyla bittiğine dikkat ettiğim halde. Bu arada arka kapakta “anı” denmişken neden “anı” değil de “özyaşamöyküsü” diye kodladığım da ayrı bir mesele. Gene de yanıtı en kolay soru bu.

Durastanti’nin kitabını okurken sıkça birkaç ay önce okuduğum Yea Lpi’nin Özgür’ü[2] geldi aklıma. Yazarların arasındaki hepi topu beş yaş fark, aşağı yukarı aynı yılları anlatmaları, oldukça genç sayılacak yaşta kendi hayat hikâyelerini anlatma ihtiyacı duymuş olmaları ve başka bazı nedenlerle. Sonradan şunu fark ettim, Özgür’ü de özyaşamöyküsü diye kodlamışım zihnimde, oysa kitabın ön sayfasında açık biçimde “anı” diye belirtiliyor. Doğru tabii, Lea Ypi hayatının ilk on sekiz yılını anlatıyor Özgür’de; yazdığı bir özyaşamöyküsü olsa on sekiz yaşından sonrasını da (bugün kırk dört yaşında) yazması gerekirdi. Buradan bakınca Durastanti’nin anlattıkları Özgür’de anlatılanlardan daha ileri yaşlara gitse de kitabın anlatıcısının (Durastanti’nin diyemiyorum!) kitabı kaleme aldığı yıllara ulaşmıyor.

Dolayısıyla kendime ders bir: Özyaşamöyküsüyle anıyı karıştırma!

Durastanti’nin kitabının ortalarını geçmişken ara verdim ve Özgür’ü yeniden okudum, bu iki kitabı birlikte ele alacağım bir yazı yazabileceğimi düşünmüştüm, iki kitaptaki ortak temaları takip edebilmek için Özgür’e dönmek ve onun ilerlediği hatları hatırlamak yararlı olur diye düşündüm. Ne yalan söyleyeyim, birtakım ortak tema, yakın yaşantı ve bunların yanında çok temel uzaklıklar olduğunu fark ettim.

Durastanti’nin “kitabına” dönmeden önce internette biraz araştırma yaptığımda onunla yapılan bir video söyleşiye denk geldim. Söyleşiyi izlediğimde de okumakta olduğum kitabın türler arasındaki bulanık sınırda bulunmakla beraber “roman” olarak tasnif edildiğini fark ettim. Yabancı’nın İngilizcesinin Fitzcarraldo'nun mavi dizisinden yayımlanmış olması da açıkçası biraz kafamı karıştırmıştı (ama belli ki yeterince değil), bu mavi kapaklı dizinin sadece kurmaca kitaplar yayımladığı çıkmış aklımdan. İşin ilginci, gene yakın zamanlarda bu yayınevinin yayımladığı, bu sene Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Jon Fosse’nin Scenes From a Childhood [3] kitabındaki metinleri okurken de bunlar öykü mü, anı parçaları mı diye geçmişti zihnimden.

Lea Ypi
Özgür – Her Şey Parçalanırken Büyümek
çev. İlknur Özdemir
YKY
Temmuz 2023
248 s.

Etiketleri ne kadar önemsemeliyiz, bilmiyorum, ama yazarın tercihini ihmal edemeyiz – ve yayınevinin.Yabancı’nın künye sayfasına baktığımda orada da kitabın roman olarak anıldığını görünce Yabancı ile Özgür’ü birlikte ele almanın imkânsız ve manasız olacağını düşünüp iki kitabı okurken aldığım notların bulunduğu Word dosyasını kapattım. Kaldığım yerden  dönüp bitirdim Yabancı’yı – bir roman olarak. (Tuhaf bir deneyim olduğunu belirteyim, kitabın yarısını gerçek, yarısını da kurmaca bir metin diye düşünerek okumuş oldum.) Bu iki kitabı birlikte anacağım yazıdan vazgeçerken sadece kitapların adlarının bile ne kadar birbirini çağırdığını, bir araya geldiklerinde nasıl da şık durduklarını düşündüğümü itiraf etmeliyim: “Yabancı ile Özgür” ya da “Özgür ile Yabancı”.

Buraya kadar anlattıklarım birkaç hafta öncesi. Yeniden bu iki kitaba dönmeyi düşünmüyordum, ama Cannes’da bu sene Altın Palmiye’yi kazanan, Justine Triet’nin yönettiği Bir Düşüşün Anatomisi’ni seyredince fikrim değişir gibi oldu. Filmi özetlemeyeceğim, sadece bir mahkeme sahnesinden söz edeceğim. Bu sahnede savcının filmin başkahramanı hakkındaki suçlamalarını yöneltirken kanıtlar arasında kadının yazdığı romandaki bazı cümleleri de alıntıladığını görünce yarım bıraktığım yazıya dönme gereksinimi duydum. Belki, dedim, yazarken kafa karışıklığımı biraz olsun giderebilirim ya da daha beter karıştırırım. Şunu da belirteyim, savcı kadının daha önceki romanlarında da hayatından parçalar bulunduğunu vurguluyor, kadınla yapılan söyleşilerde “yazdıklarınız gerçek mi” benzeri sorular sorulmasının altını çiziyor. Sanırım bir filmde “oto-kurmaca” tabirinin, hem de bir hukukçunun ağzından, bir yargılama sırasında çıkacağını pek ummuyordum.

Bir Düşüşün Anatomisi’ndeki sahnenin beni bu yazının odağındaki meselede aydınlattığını söyleyemem; sadece türler arasındaki geçişkenliğin nerelere kadar uzanabildiğine dair yeni bir örnek oldu. Kurmaca yazarlarının çoğu gibi benim de birçok kez başıma geldi, yazdıklarımın hayat hikâyemden parçalar olduğunu zannedenler çıktı karşıma. Olmadığını anlatmakta zorlandığımı, daha doğrusu onları buna ikna etmekte zorlandığımı belirtmem gerekir mi? Keza ikna olmadıklarında bu durumu bir yazma becerisinin varlığına yonttuğumu da!

Anatomie d'une chute (Bir Düşüşün Anatomisi), Justine Triet, 2023. 

Peki, Yabancı ile Özgür’ü karşılaştırmaktan, beraber değerlendirmekten beni alıkoyan etiketler mi sadece? Değil. Bunu yapmaktan kaçındığıma göre Yabancı’da anlatılanlara gerçeklikleri konusunda daha az güveniyorum, Özgür’e ise tam tersi güveniyorum ve bu iki metni konuşturmak bir doğrucu ile yalancıyı konuşturmak gibi olacaktı. (Çocukluğumun unutamadığım bulmacasını anmamak olmaz: “Kapatıldığınız bir yerin iki bekçisi var, biri hep doğruları söylerken öbürü de hep yalan söylüyor. Bu ikisinden sadece birine, onun yalancı mı doğrucu mu olduğunu bilmeden tek bir soru sorarak kurtulmak mümkün. Bu soru ne olabilir?”)

Konu, kitapların nasıl etiketlendiklerinden çok, belli ki, benim roman ve anı arasında gözettiğim farkın, son yıllarda türler arasındaki geçişkenlikten çok söz edilmesine (aralarında ben de varım üstelik) rağmen sapasağlam değilse de yıkılmadan ayakta kalmış olması. Gerek Durastanti söyleşilerinde gerekse Siren Yayınları arka kapak yazısında kitabın bir yanıyla da “anı” olduğunu, demek gerçeklikle yakın bağı bulunduğunu belirtmelerine rağmen neden güvenim artmıyor? (Ya da benzer bir güvensizliği Özgür’ün yazarı için neden duymuyorum?) Gerçekle kurmacayı nerede ayırt edeceğimi bilemediğim için mi? Lea Ypi’nin gerçeği, sadece ve sadece gerçeği anlattığından nasıl emin olabilirim? Galiba bir başka yargı daha söz konusu. Durastanti kitabından “anılarım” diye söz etseydi, yahut bir yayınevinin “anı” dizisinde yayımlansaydı, bu iki kitabı gönül rahatlığıyla beraber ele alacağımdan, bundan kaçınmayacağımdan kuşkum yok. Demek ki tür bahsi benim için halen belirli sınırları olan bir mevzu. Benim için belirli ya da katı sınırlar olmasının ne önemi var oysa!

Belki şu sözleşme konusunu hatırlamak yerinde olur. Yazarla okur arasında bir kitabı okumaya başlamak üzereyken akdedildiği varsayılan sözleşme. Yazarın bize bir taahhüdü var; ben, diyor, sana anılarımı anlatacağım, ya da yazdığım (“uydurduğum”) öyküleri okuyacaksın, biz de bu taahhüt doğrultusunda başlıyor ve sürdürüyoruz. Unutmadan eklemek lazım, elimizin altında birtakım melez etiketler de var: anlatı gibi, deneme gibi, hatta metinler! (Hepsinin aşındığını kabul ediyorum.)  Bu yıl okuduğum en etkileyici hibrid kitaplardan biri Şavkar Altınel’in Wisconsin, 1963’üydü[4] – yayınevinin ön kapaktan “anlatı” diye duyurduğu bir kitap. Peki, ben okurken ne hissettim? Bir öykü ya da roman okurken hissettiklerimden, algıladıklarımdan çok farklı mıydı? Kesinlikle değildi; genç bir adamın hayatında edebiyatın, şiirin nasıl önemli bir yer tuttuğunun, bunun nasıl başladığının, genç adamın o yaşlardaki ruh halinin hikâyesiydi; aynı zamanda bir şairin, adını ilk kez bu kitapta duyduğum Robert Lowell’ın bu genç adamın iç dünyasındaki yerinin nasıl değiştiğinin ve bu şairle yıllar içerisinde yollarının ne kadar şaşırtıcı biçimlerde kesiştiğinin hikâyesi olarak okudum. Bu kesişme/karşılaşma anlarının ne kadarının kurmaca, ne kadarının gerçek olduğunu sorgulama ihtiyacını hiç duymadan – gerçekliğine büsbütün inanarak mı, hayır, bu soruyu hiç önemsemediğim için sormak aklıma gelmedi. Kitabın içinde bazı konuların gerçekliğine ilişkin zihinlerde oluşabilecek soruların yanıtlandığı, yanıtlanır gibi olduğunu da belirtmeliyim; bulanık bir yanıt elbette, edebiyata yakışacak şekilde. Bununla beraber Altınel’in kitabında Lowell’ın şiiri ve hayatına dair yazdıklarından hiç kuşku duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Gene aynı biçimde biri bana Robert Lowell isminde bir şair yok, diyecek olsa ona da inanırım. İtiraf ediyorum: Var mı yok mu diye internette araştırmak aklıma geldi ama yapmadım.

Kendime ders iki: Etiketleri bu kadar önemseme.

Hemen yanıt vermek istiyorum kendime. Önemsemiyorum ki, son yıllarda ayıla bayıla okuduğum Geoff Dyer, W. G. Sebald gibi yazarların kitaplarını okurken hiç takıldım mı yayınevlerinin hangi dizisinden çıktığına ya da kapakta yahut künye sayfasında nasıl tanımlandıklarına? Evet, takılmadım, ama dürüst olacaksam, şu sorunun hemen bu noktada beni dürttüğünü de saklamamam gerekir: Bunca beğendin de, bunları okuduğundan bu yana bunca yazı yazdın da, Dyer ya da Sebald’ın yapıtları hakkında neden iki satır yazı yazmadın? Bundan kaçınmanın nedeni de bu kitapları nasıl tasnif edeceğini bilememem olmasın?

“TÜRLERİ AYIRT ETMEK YA DA ETMEMEK BAHSİNDE YAZARI NASIL BİLDİĞİMİZ ÖNEMLİ OLABİLİR Mİ?”

Aslında yazmadım değil, Sebald’ın Hava Savaşı ve Edebiyat’ına değindim bir yazıda. Bu da ilginç. Sebald’ın kurmaca olduğu ileri sürülmeyen kitabıyla Kurt Vonnegut Jr’ın Mezbaha No:5’ini birlikte anlatmaya çalışmıştım.[5] Roman değil miydi Mezbaha No:5? Öyleydi ama Vonnegut’un orada anlattığı vahşet hiç mi yaşanmadı; hatta daha öncelikli bir soru; Vonnegut, Dresden bombalanırken ABD askeri olarak orada bulunmuyor muydu, ilk elden tanık olmadı mı?

Türleri ayırt etmek ya da etmemek bahsinde yazarı nasıl bildiğimiz önemli olabilir mi sorusu akla geliyor. Vonnegut romancıdır işte, Sebald zaten türler arasıdır, Dyer? O da denemeci… deyip çıkabilir miyiz işin içinden? Belki bazen, belki hayır.

Aklıma Yabancı ile Özgür’ü handiyse eşzamanlı okurken aldığım notlar geliyor, şunları yazmışım:

Yaşıt değilse de akran sayılırlar – aralarında beş yaş fark var. Memleketleri de yakın sayılır. Kesin bir şeysöylemek yerine “sayılır” demeyi yeğlemem ikisinin de “memleket”lerinde yaşamıyor olması, hatta memleket bahsinin biraz karışık olması. Bu arada şöyle bir ortak noktaları var; ikisinin de yolu son zamanlarda Londra’dan geçmiş. Lea Ypi, Arnavutluk, 1979 doğumlu; Claudia Durastani 1984’te ABD’de doğmuş ama ailesi İtalya kökenli ve altı yaşından sonra annesi ve ağabeyiyle beraber İtalya’ya dönmüş. Yetişme çağı İtalya’da geçmekle beraber göçmen akrabaları, büyükanne, büyükbaba, dayı, vs. uçak bileti gönderdikçe ABD’ye de hemen her yıl gitmişler – geçimlerine de bu göçmen akrabaların katkısı çok olmuş.

Özgür’ün Türkçe baskısındaki alt başlık “Her Şey Parçalanırken Büyümek”, oysa İngilizce baskısındaki alt başlıklar “Tarihin Sonunda Büyümek” ya da “Tarihin Sonunda Bir Çocuk ve Bir Ülke”. (İlki Britanya, ikincisi Kuzey Amerika baskısında kullanılmış.) Türkiye’deki yayınevinin İngilizce her iki edisyonda da yer alan “tarihin sonu” ibaresinden neden kaçındığını bilemiyorum, ama Kuzey Amerika baskısındaki “Bir Çocuk ve Bir Ülke” vurgusu bu kitabın Durastanti’nin kitabıyla benzemezliği konusunda önemli göründü bana. Ypi, kendi yetişme, büyüme hikâyesini anlatmakla beraber, ülkesini, Arnavutluk’u merkeze alıyor, Durastanti’nin kitabıysa sadece kendi yetişme, büyüme hikâyesi – belki bir de annesinin yetişme hikâyesi.

Ypi’nin özyaşamöyküsü ülkenin öyküsüne yaklaştıkça ya da onunla kesiştikçe, yakın tarih ya da siyaset üzerine bir denemeye benzemeye başlıyor, bu doğrultuda tespitlerle ilerliyor. Durastanti’nin kitabıysa ucu açık sorularla, içe dönük sorgulamalarla edebi bir metin hissi veriyor. (Bu cümleleri yazarken henüz Yabancı’nın “roman” olarak etiketlediğinin farkında değildim!) Normal aslında, Ypi bir siyasetbilimci, Durastanti’yse edebiyatçı, dolayısıyla özyaşamöykülerini (dalgınlığın bu kadarı, iki kitap da özyaşamöyküsü değil, ama tutturmuşum işte, inanmışım bir kere böyle olduklarına), alıştıkları, uzmanı oldukları türle iç içe geçerek anlatmaları gayet olağan. Ancak burada bir başka soru belirmiyor mu? Yazarların meslekleri, ilgi alanları metinleri belirlemiştir demek mümkün; ama tersi de doğru ve geçerli değil mi, hayat hikâyeleri (hayatlarının “olay örgüsü”) onlardan birini siyasetbilimci, öbürünü edebiyatçı yapmadı mı? (Bir tür “Kimdi giden, kimdi kalan?” durumu!)

Bu notları alırken şaşkınlığım hep sürmüş. Ypi ile Durastanti’nin hayli genç yaşta özyaşamöyküsü yazma gereği duymalarına mim koymuşum. Başta dedim oysa, ikisinin yazdığı da özyaşamöyküsü değil; nasıldı o söz: önyargıları kırmak… neyden zordu?

Claudia Durastanti

Notlarıma devam etmekten başka çare görünmüyor; madem kitap tanıtma yazısı ile yakın zamana dair okuma anılarının anlatılması (ya da okuma notları) arasındaki sınırı bulanıklaştıran bir yazıya döndü bu yazdığım şey. Ypi ile Durastanti’nin akran olmalarından yola çıkarak “zamanın ruhuna” dair bir benzerliğin altını çizmiş ve çocuk yaşta uluslararası sorunların, bilhassa da Soğuk Savaş’ın dünyalarında yer tutmuş olmasının ilginç olduğuna dikkat çekmişim. Arnavutluk’ta yaşayan Ypi için bu daha anlaşılır olmalı, diye yazmışım; okuldaki eğitimlerinde bu konular adlı adınca anlatılıyormuş.

Bir yıl önce Berlin Duvarı protestosu diye bir şey yapıldığını hayal meyal hatırlıyordum. Okulda konuşmuştuk bunu, Nora Öğretmen de bunun emperyalizmle revizyonizm arasındaki kavgayla ilişkili olduğunu, iki tarafın da birbirine ayna tuttuğunu, ama her iki aynanın da çatlak olduğunu anlatmıştı. […] Güçlü düşmanlarla çevriliydik, ama tarihin doğru tarafında bulunduğumuzu biliyorduk. (Özgür, s: 21)

Durastanti’nin kitabındansa şu cümleleri alıntılamışım.

Küçükken nasıl öleceğimden oldukça emindim: Ya kriptonit zehirlenmesi geçirecektim ya bir nükleer santralden salınan toksik gazlara maruz kalacaktım ya da Rusların kimyasal saldırılarına karşı kapandığım sığınakta açlıktan ölecektim. Komplo hayallerimde suç daima Ruslarındı: Beş yaşındaydım, yıl 1989’du ve New York’taydım. Ne SSCB ne de Soğuk Savaş açısından parlak bir yıldı, ama Sovyetler uzay programlarıyla ve dehşet verici Olimpiyat jimnastikçileriyle ABD’yi tehdit etmekten daha kötüsünü yapmışlar, mahalleme taşınmışlardı. (Yabancı, s: 59)

Sonrasında da şöyle devam etmişim:

Ypi’nin kitabında siyasi meseleler daha merkezî yer tutuyor. Kitabın yazılma amacı da biraz bu zaten, yazarının siyaset teorisi hocası olduğu da mutlaka vurgulanmalı. Ypi, Arnavutluk’un sosyalist olduğu çocukluk yıllarından ve bunu takip eden serbest piyasaya “geçiş” döneminde geçirdiği ilk gençlik yıllarından anılarını anlatıyor; gündelik hayattan birçok ayrıntı aktarılmakla beraber siyasal altüst oluş sürekli olarak gündeminde. Bu, ülkenin geneline has bir durum olmakla beraber, ailesinin siyasetle yakından ilgilenmesi de etkili bunda. Sosyalist rejimde annesi öğretmen, babası orman mühendisiymiş. Yeni dönemde annesi serbest piyasa yanlısı Arnavutluk Demokrat Partisi’ne kurulur kurulmaz girmiş ve aktif olarak çalışmış, siyasete eşine nazaran mesafeli olan babasıysa eşinin toplantılarda sabırsız olması ve uzlaşmaya yanaşmaması nedeniyle milletvekili seçilemeyeceğinin anlaşılması üzerine onun yerine milletvekili olmuş, ondan önce de özelleştirilen bir şirkette yöneticilik yapmış.

Durastanti’nin ebeveyniyse bambaşka yollardan geçmişler. Öncelikle her ikisinin de sağır olduğundan söz etmek şart; ayrıca gençlikleri pek de orta sınıf standartlarında, düzenli ev ve iş hayatı döngüsü içerisinde geçmemiş. Annesi sağır olduğu için evden uzaklaştırılıp bir rahibe okuluna gönderilmiş, ama oradan da sık sık kaçmış, sokaklarda, ormanlarda gecelemiş.

Annem, anne babaları tarafından istenmeyen başka insanlar gibi bir sokak çocuğuydu, Roma gecelerinin pandomimcileri, ressamları, ünlüleri ve biçimsiz Oliver Twist’leri arasında kaybolmaya mahkûmdu. Ben yatmadan önce bana evden kaçmış o zengin çocukların, tecavüze uğramış o babasız kızların, cinsiyet değiştirmek isteyen veya turistlere çirkin portreler satarak elde ettikleri paralarla uyuşturucu kullanan o insanların arasında kendini özgür hissettiğini, onlar tarafından kabul edildiğini anlatırdı. (Yabancı, s. 32 – vurgu eklenmiştir)

Durastanti’nin anne babası evlendikten sonra bir süre “düzgün” işlerde (anne bir petrol şirketinde, baba bir bankada) çalışmışlarsa da bu uzun sürmemiş, bu hayattan adeta koşarak kaçmışlar. Haliyle Durastanti’nin çocukluğu ve gençliği de pek “normal” şartlarda geçmemiş; şöyle yazıyor bir yerde: “Benim için büyüme çağı aralıksız bir kurtuluş hikâyesiydi, sağ kaldığıma hep şaşmışımdır.”

Çok farklı yaşantılar olduğu anlaşılmıştır, ama bu iki kitap aynı kuşaktan sayılabilecek iki kadın tarafından yazılmış, aynı yıllarda birbirine komşu iki ülkede yaşamış iki kadın. Benzerlikler ve benzemezlikler mevcut ama onların ya da aile fertlerinin birbirlerine benzemez yaşantılarının bir araya gelişinin de bir resim oluşturduğundan söz etmek mümkün – biraz flu, gölgeli bir zamanın ruhu resmi dense olur sanki.

Burada kitaplardan birinin elma, öbürünün armut olduğunu da vurgulasam ne iyi olurmuş! Farklı yaşantılar, farklı edebi türlerde anlatıldıkları halde zamanın ruhuna ilişkin flu, gölgeli bir resim… Fena durmazmış sanki!

Durastanti, annesinin kendisini özgür hissettiğine ilişkin alıntıladığım cümlesinin bir sayfa kadar sonrasında annesinin bir daha hiçbir zaman o dönemdeki kadar mutlu olmadığını da belirtiyor. Ypi’nin kitabıysa adından anlaşıldığı üzere, esas olarak özgürlük üzerine, “sosyalist” Arnavutluk’ta da, piyasacı olanında da özlemi duyulan özgürlük hakkında. Hatta Ypi’nin Arnavutluk’tan ayrıldıktan sonra kurduğu hayatında da.

Benim dünyam da, annemle babamın kaçmaya çalıştıkları dünya kadar uzak özgürlükten. İki dünya da o idealden uzak. (Ö, s: 240)

Durastanti’nin kendi büyüme çağı için sarfettiği “kurtuluş hikâyesi” sözünün Ypi için de geçerli olacağını ekleyebilirmişim, yazıyı yazmaktan vazgeçmeseydim. (O zaman şimdi yazayım.) Ergenlik yaşlarındayken bir de iç savaşa tanık olmuş Ypi. Tam burada Yabancı’ya bir çentik atma imkânı daha var aslında. Ypi iç savaş zamanı bir süre dilsizleşmiş, konuşamaz olmuş. Notlarıma almamışım ama Ypi’nin kitabının bir bölümü iç savaş zamanı tuttuğu günlüğünden oluşuyor – işin içine bir başka edebi tür daha girmiş anlaşıldığı üzere. Şu satırlar o günlükten.

Mami [annesi], Lani [kardeşi] ile birlikte deniz kenarındaydı, her şey kontrolden çıkmadan önce bu sabah gitmişlerdi oraya. Hâlâ eve dönmemişlerdi. Ağlamaya başladım, sonra Besa geldi, annesiyle birlikte limana gidip gemi var mı diye bakacaklarını söyledi. Annesi Nini’ye [büyükannesi] onlarla birlikte gitmem için bana izin verip vermeyeceğini sordu ama Nini olmaz dedi. Ben daha beter ağlamaya başladım. Sonra gitmek istediğimi söylemek için ağzımı açtım ama tek bir ses bile çıkaramadım. Tekrar denedim. Yok. Hiçbir şey söyleyemiyordum.

Sesim kısıldı. Tekrar denemedim. Bir daha konuşabilir miyim, bilmem. Sesim çıkmaz korkusuyla bir daha denemek istemiyorum konuşmayı. Etrafta öyle çok ses var ki. Tek duyduğum kalaşnikoflar. […] Herkesin neden konuşmamı istediğini, bana neden sesini kullan dediklerini anlamıyorum. Ya çıkmazsa sesim? Denemek istemiyorum. (s. 222)

Birkaç gün sonra ne olursa olsun, “öldürülürsem öldürüleyim” diyerek evden çıkıp dışarıda neler olduğuna bakınırken gittiği eski kraliyet sarayının tarumar olduğunu görünce bağırmaya çalışmış Ypi. “Sesim vardı, biliyordum, sadece kullanmak istememiştim.”

Lea Ypi

Durastanti’nin (böyle diyorum ama “doğrucu” davranıp “Durastanti’nin anlatıcısının” demem gerekir) annesinin sağır olduğundan söz etmiştim. Sonradan sağır olduğu için konuşabiliyormuş, ama tuhaf vurgularla ve yüksek sesle, bununla beraber işaret diliyle anlaşmayı sevmiyormuş. Bunu şöyle izah ediyor Durastanti’nin anlatıcısı.

İşaret dili teatraldir, görünürdür, sürekli olarak görünür olmana neden olur. Engelli olduğunu hemen ilan eder. El hareketleri olmayınca biraz çekingen ve dalgın bir kız gibi durabilirsin. Ama başkalarının ne dediğini deşifre etmek için gözlerini ve sinirlerini tüketene kadar dudak okuduğundan, yüksek sesle ve tuhaf vurgularla konuştuğundan, gramer bilmeyen bir göçmen, bir yabancı gibi dururdu. (s. 14)

Durastanti’nin kendisiyle aynı tadı taşıyan anlatıcısı Claudia’nın işi de kolay değildir bu arada, ama büsbütün bahtsız da değildir.

Bir yanımda kırık dökük bir dil konuşan göçmen anneannemle büyükbabam, diğer yanımda telaffuz hatalarımı düzeltemeyen annemle babam derken, kendimi ifade etmeyi kimin öğrettiğini sorduklarında, konuştuğum ilk dilin sevdiğim ilk kişinin dili olduğunu fark ediyorum. […] İtalyanca dublajlı dizi filmlerden ödünç alınmış, henüz taze, saf ve tatlı bir ergen dili, bazen hâlâ benim de sesim olan ağabeyimin sesi. Başarısızlığa uğrayan iletişim deneyimlerinden sonra kendimi aşağılamaktan kaçınmayı o öğretti bana: Anne babamız küfür ettikçe ve kasti olarak rahatsız edici bir dil kullandıkça biz daha titiz davranırdık, kelime dağarcığımız doğru olduğu takdirde doğru bir hayat süreceğimizden, onların tuhaflıklarından nihayet kurtulacağımızdan emindik. (s. 51)

Dilin, konuşmanın ve bunların yanı sıra konuşmamayı yahut belirli bir biçimde (sesle ya da işaretle) konuşmamayı yeğlemenin bir iletişim aracı olmanın yanında başka anlamları olduğu ortada. Kendini koruma mesela, ya da tepki gösterme, tepki göstererek kendini var etmek, kimliğini kurmak hatta. Durastanti için dil başat bir sorun olmamış on sekiz yaşına kadar – Arnavutluk’tan ayrılmasından sonraki hayatından pek söz etmediği için sonrasında neler yaşadığını bilemiyoruz. Ancak Osmanlı İmparatorluğu zamanı Selanik’te yaşamış olan büyükannesi Nini’yle birlikte Yunanistan’a gittiklerinde yaşlı kadının Yunancayı unutmamış olması dikkatleri çekmiş, ama bir nüansla.

Ama artık modası geçmiş sayılan, üst sınıfa özgü tuhaf bir şiveyle konuşuyordu, öyle dediler, sesinin tonu da Balkanlar’ın ortalaması olduğunu keşfettiğim ses tonundan daha alçaktı. Sürekli benim anlayamadığım bir dilde iletişim kurduğunu görünce iki ayrı kişiyle seyahatteymişim gibi geldi bana: güvendiğim ve hayran olduğum Nini ile bir başkası, başka bir zamandan gelen gizemli bir kadın. (s. 138)

“ZAMANIN RUHU DEYİP DURUYORUM AMA ZAMAN DEDİĞİMİZ ŞEY GEÇMİŞTEN İBARET DEĞİL, BU RUH UZANIYOR, BUGÜNÜ DE İÇERİYOR. KURMACA OLSUN, ANI OLSUN, ANLATILANLAR SADECE GEÇMİŞİN DEĞİL BUGÜNÜN DE BİR HİKÂYESİ.”

Bu iki kitapta farklı ve yakın tezahürlerine rastladığımız bir olgu da göçmenlik. Her iki yazarın büyükannelerinin göçmen olmaları gibi, annelerinin de göçmenlik hikâyeleri var – elbette kendilerinin de. Durastanti’nin annesinden söz ettim, ebeveyni ABD'ye göç ettikten sonra iki kıtada birden yaşamış, bir yere yerleştiği zaman bile yerleşik olamamış, yağmurlu havalarda alıp başını gitmiş, günlerce dönmemiş. Ypi’nin de Mami’yle Lani’nin gidip dönmemelerinden söz ettiği günlük alıntısından anlaşılmış olmalı, annesiyle kardeşi o gün “deniz kenarındalarmış, bir geminin limanda olduğunu görüp içine atlamışlar” ve İtalya’ya kaçmışlar – Durastanti’nin memleketine! Arnavutluk’la sınır komşusu İtalya arasındaki göçmenlik bahsine biraz değinmek gerekir burada. İtalya Arnavutluk’ta “sosyalist” rejimin yıkılmakta olduğu günlerde gelmek isteyen Arnavutlara kucak açmış, ama rejim değiştikten sonra bu kapı açık kalmamış.

Eskiden, ülkeden ayrılmak istediği için tutuklanırdı insanlar. Şimdi kimse iltica etmemize engel olmadığından öbür tarafta kimse bize kollarını açmıyordu. Tek değişen şey, polis üniformalarının rengiydi. Bizi kendi hükümetimizin değil, başka ülkelerin, eskiden kurtulmamız için bizi zorlayan ülkelerin tutuklaması riski vardı. […] [Eskiden] iltica eden insanlarımız kahraman olarak karşılanırdı. Şimdiyse cani muamelesi yapılıyordu onlara. (s. 148)

Arnavutluk’taki iç savaş sırasında bu kapıların kapalılığı öyle bir noktaya gelmiş ki, Arnavutluk’tan İtalya’ya giden bir gemi İtalyan askeri gemisi tarafından vurulmuş. O günlerde Ypi şu notu düşmüş günlüğüne:

Başbakanımız bir gün önce Prodi [dönemin İtalya başbakanı] ile bir anlaşma imzalamış, deniz sahasını güvence altın almak için İtalyanların güç kullanmasını kabul etmiş, buna gemileri geri göndermek için denizde onlara ateş açmak da dahilmiş. (s. 227)

“Zamanın ruhu” deyip duruyorum ama zaman dediğimiz şey geçmişten ibaret değil, bu ruh uzanıyor, bugünü de içeriyor. Kurmaca olsun, anı olsun, anlatılanlar sadece geçmişin değil bugünün de bir hikâyesi. Bir ay oldu olmadı, İtalya ile Arnavutluk, İtalya’ya gelen yasadışı göçmenlerin barınması için Arnavutluk’ta iki göç merkezi kurulması konusunda anlaştılar, binalar İtalya’dan gelecek maddi yardımlarla yapılacak ama güvenlik Arnavutluk kuvvetleri tarafından sağlanacak. Tam o günlerde merak edip Lea Ypi’nin Twitter (X) hesabına baktığımda, kimi çekinceler koymakla beraber Ypi’nin bu anlaşmaya sıcak baktığını görmüştüm, gelgelim şimdi bu yazıyı yazarken fark ettim ki Ypi Twitter (X) hesabını kapatmış.

Hesapta olmayan bir başka soru çıktı böylece karşıma: Bir ay önce “gerçek” olan bir şey “kurmaca”ya mı dönüşmüş oldu bu durumda?[6]

Ypi’nin ve Durastanti’nin kitaplarında zamanın ruhuna dair başka birçok ortaklık seziliyor[7] ama şimdi bu iki kitabı beraber düşünürken ortaklığın dışında aralarında farklı bir ilişki daha bulunduğunun farkına varıyorum, birbirlerini destekliyorlar. Şunu söylemeye çalışıyorum. Durastanti’nin aile, kimlik, vs. üzerine yazdıklarını okuduktan sonra Ypi’deki bazı meseleler daha açık seçik hale gelebiliyor ya da tersi. Bunun anlatılanların aynı yıllarda geçmesiyle ya da İtalya ve Arnavutluk gibi coğrafi olarak çok yakın iki ülke olmasıyla ilgisi yok sadece; aile gibi zamanlar ve mekânlar ötesi bir meseleleri olduğu için (isterse biri roman formunda, öbürü anı formunda bu meseleyi didiklesin, anlamaya çalışsın) böyle. Galiba türlerin adını koymaktan, etiketlerden, ön ya da arka kapaktaki ibarelerde çok daha önemli olan bu. Yabancı’dan not aldığım şu alıntının meramımı anlatmamda yardımcı olacağını zannediyorum.

Bir ailenin hikâyesi bir romandan çok bir haritayı andırır, bir biyografi de içinden geçtiğin jeolojik çağların hepsinin toplamıdır. Kendini yazmak, öfkeyle doğduğunu hatırlamak demektir; önce lav gibi yoğun ve aralıksız aktın, sonra kabuğun sertleşip çatladı ve bir tür sevginin ortaya çıkmasına izin verdi veya bağışlamanın o işe yaramaz gücü gelip çukurlarını doldurdu, girinti çıkıntılarını düzledi. Kendini yeniden okumak, yaşadıklarının kurgulamak, seni oluşturan tüm katmanları tespit etmek demek. […] Ailenin yıkıntıları üzerinde dolaşırsın ve bazı kelimelerin silindiğini, ama bazılarının kurtarıldığını, bazılarının kaybolduğunu, bazılarının da daima içindeki yankının bir parçası olacağını fark edersin ve yıllar boyu onlara ulaşmanın tek yolunun ölmek veya delirmek olduğunu sandıktan sonra annenle babanın sınırına ulaşırsın. Ve o noktada kanındaki her şeyin bir hatırlatma olduğunu ve senin geçmiş bir mitolojinin yankısından başka bir şey olmadığını anlarsın. (s. 51-52)

Bir not: Yabancı’dan yaptığım bu alıntıdaki “aile” kelimesini Ypi’nin Özgür kitabını da düşünerek okurken yanına belli belirsiz ya da parantez içinde yahut altını çizerek “ülke” kelimesini eklemek yararlı olacaktır. Kesinlikle “aile”nin üzerini çizerek değil ama! Bu gibi kitaplar bağlamında türlerin geçişkenliği veya türler arasındaki sınırların ihlali meselesi için de geçerli bu söylediğim. Biriyle etiketlemek pekâlâ mümkün ama öbürünün üzerini çizmeden.

İkinci not: Bu yazıyı yayınlamaya değer görürse, K24 editörünün “deneme” etiketiyle yayına alacağını zannediyorum. Bu kez bir şey denediğim ortada. Öbür türlü, korkarım, “türlü” gibi bir şeyler demesi gerekecek.[8]

 

NOTLAR:

[1] Claudia Durastanti, Yabancı, çev. Leyla Tonguç Basmacı, Siren Yayınları, 2023, 245 s.

[2] Lea Ypi, Özgür, çev. İlknur Özdemir, YKY, 2023, 242 s.

[3] Jon Fosse, Scenes From a Childhood, Fitzcarraldo Editions, 2018, 160 s.

[4] Şavkar Altınel, Wisconsin, 1963, YKY, 2023, 87 s.

[5] Behçet Çelik, “Yıkımlar, yıkıntılar arasında”, Kırık Saat, sayı: 6, Eylül, Ekim, Kasım 2021.

[6] Ypi, daha sonra bu konudaki düşüncelerini bir makale haline getirmiş: "Italy, Albania and the Myth of a European Migrant Crisis", FT.com

[7] Bunlardan ilgimi çekenlerden birini yazmadan geçemeyeceğim. Ypi’nin babası sosyalizme gönülden bağlı olmakla beraber biyografisi gereği rejimle çok içli dışlı değildir. Biyografiyle kastedilen Arnavutluk’un “sosyalist” olmasından önce ailesinin sınıfsal konumu, kraliyetle olan yakınlığı, hatta ailenin vaktiyle benimsediği din, vs. Ypi, babasının devrimlerden çok devrimcileri sevdiğini fark ediyor. Uzaktan Kızıl Tugaylar’a da bir sempatisi var bu yüzden, kızına da “Kızıl Tugaylar’ın üyesi” anlamına gelen “brigatista” diye seslenmeyi seviyor. Durastanti’nin annesiyse kızına bir zamanlar her sabah Kızıl Tugaylar’ın lideriyle aynı otobüse bindiğini anlatır. Yine o yıllarda Durastanti’nin anne ve babası dönemin önemli bir siyasetçisinin (Andreotti’nin) kortejinin peşine takıldıklarında sağır dilsiz taklidi yapan Kızıl Tugaylar militanları oldukları zannedilerek gözaltına alınmışlar.

[8] Yazarın da bildiği üzere, “Türlü” diye bir kategorimiz yok. Olsaydı bile bu yazı kendi kendiyle konuştuğu için Deneme kategorisine daha çok yakışırdı. [Editörün Notu]

Yazarın Tüm Yazıları
  • Claudia Durastanti
  • Lea Ypi
  • Özgür
  • şavkar altınel
  • Wisconsin, 1963
  • yabancı

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

Tomris Uyar sergisi

[Editörün Notu]: K24'ten haberler, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar ve çeşitli mutfak işlerine dair notlar... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

DENEME

Her Şeyin Şafağı dolayısıyla – I:

“Atalarımıza insanlıklarını iade etmek”

“The Dawn of Everything: A New History of Humanity,  basitçe bütün bir tarihi tepetakla etme girişimi olarak niteleniyor. Kitap insanlık tarihine ilişkin bir paradigma değişimi öneriyor ve şimdiye kadarki yetersiz cevaplarımızın sebebini yanlış sorularda arıyor.”

MUSTAFA ARSLANTUNALI
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist