• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Upmarket fiction:

Çağdaş Türk romanında hibrit açılımlar

“Artık yeni ve mümkünse daha taze isyanlara ihtiyaç var. Günümüz okuru deneysel üsluplara açık olmakla birlikte daha 'çalışkan' yazarları hak ediyor diyebiliriz. Örneğin müzikte de deneysel ve avangard müzikal yaklaşımlara ya da bitmek bilmez mastürbatif sololara dünyanın ihtiyacı vardı, evet ve elbette bugün buna hâlâ yer vardır ama çoğumuzun içinden geçen de şu oluyor bazen: Önce evde deneyip gelsen olmaz mı?”

J. Hakan Dedeoğlu, Yiğit Karaahmet, Bülent Çallı (soldan sağa).

SONA ERTEKİN

@e-posta

DENEME

25 Nisan 2024

PAYLAŞ

J. Hakan Dedeoğlu’nun geçtiğimiz günlerde April Yayınları’ndan çıkan romanı Olağanüstü, Sıradışı ve Mükemmel’i bayıla bayıla okudum, hatta elimden bırakamadığım için birkaç günde bitirdim. Hep söyler dururum, bizim edebiyatımız şiir kökenlidir ve roman gibi dışarıdan “ithal” türleri bir türlü tam olarak içselleştiremediğimizden olsa gerek, daha çok kurgu ve hikâye odaklı olmayan bir “atmosfer ve üslup” edebiyatımız vardır. Parlak fikirlerin parlaklığının tüm okuma sürecini aydınlatacağı umulsa da, elinden tutan bir kurgu olmayınca okur o atmosferde –artık sabrı ve dikkati elverdiği ölçüde– dolanır da dolanır ve çoğu zaman da yolculuğu yarıda bırakmak zorunda kalır. Dolayısıyla en müthiş fikirler ve en çarpıcı karakterler bile çoğu zaman kör topal hikâyeler yüzünden potansiyelini tamamlayamaz ve kurgunun zayıf olduğu topraklarda güçlü finaller de asla yetişmez. Üstün fikirleri ve insanın gönül telini titreten şiirsel üslubuyla nam salmış o “yüce ve erişilmez yazar”ın ne kurguya, ne de finale ihtiyacı yoktur zaten. O ne yazsa tebaası susuz yutmalı ve bu görkem şov karşısında ezilip yıkılmalıdır. İyi de bu gizemli, yüce ve erişilmez yazardan artık yılmadık mı yahu? Devir değişmedi mi? Artık titretici görkem şovlar ve bitmek bilmez zihin ve fikir akışları karşısında –Stendhal demek isterdim ama o bile değil, Stockholm sendromu yaşamaktansa– kendi yazar egosunu şişirmek yerine sıkı çalışıp okurları için kapsamlı dünyalar kuran, bir öyküyü başından sonuna özenle kurup anlatan “çalışkan” yazarları okumak istemez miyiz? Azılı edebiyat ve kurgu okurları olarak bunu hak etmedik mi?

Aslına bakılırsa bu kurgusuz edebiyatta bizim roman geleneğimizin nispeten genç olmasının getirdiği bir yaklaşım da “aradaki adımları atlamak”. Hani figüratif resimde ustalaşıp tekniği içselleştirmeden soyut çalışmak tartışılır bir konudur ya… Empresyonizm, Realizm’e karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır, evet ve biçimde bir dönüşüm yaratır. Edebiyatta Dadaizm, Sembolizm, Sürrealizm de birer isyandır. Ancak “sözüm ona” bir “yaratıcı özgürlük” adına kurguyu ve dolayısıyla okuru yok sayarak roman yazmak isyandan ziyade tembelliğe giriyor artık, zira o isyanlar çok çok uzun yıllar önce yaşandı ve bitti. Artık yeni ve mümkünse daha taze isyanlara ihtiyaç var. Günümüz okuru ise deneysel üsluplara açık olmakla birlikte daha “çalışkan” yazarları hak ediyor diyebiliriz. Örneğin müzikte de deneysel ve avangard müzikal yaklaşımlara ya da bitmek bilmez mastürbatif sololara dünyanın ihtiyacı vardı, evet ve elbette bugün buna hâlâ yer vardır ama çoğumuzun içinden geçen de şu oluyor bazen: “Önce evde deneyip gelsen olmaz mı?”

Neyse ki son yıllarda edebiyatımızda bu yönde nefis örnekler görmeye başladık. Hızlı bir bakışla ilk aklıma gelenler Bülent Çallı’nın yazdığı İstanbul Posta Treni ve Yiğit Karaahmet’in kaleme aldığı Deniz Ne Kadar Güzel. Geçtiğimiz haftalarda Açık Radyo’da Açık Dergi’deki kitap sohbetimizde sevgili İlksen Mavituna kıymetli ortak dostumuz, usta editör ve yazar Oğuz Tecimen’in gündeme getirdiği şekliyle “Upmarket” adlı yeni bir edebiyat trendinin, daha doğrusu sektörel bir tanımın ortaya çıktığına değinmişti. Bu tazeleyici yeni dalga, yani iyi kurgu ve iyi edebiyatın kesişimi diyebileceğimiz bu “hibrit” tür, temelinde “okur dostu” bir kurgu edebiyat örneği.

Peki nedir bu “Upmarket Fiction” dedikleri? Kelime anlamına bakıldığında ‘kaliteli’ ya da ‘üst sınıf’ kurgu olarak tanımlanıyor. Yani temel ayrım noktası bunun bir kurgu olması ama Stephen King, Danielle Steele ya da Dan Brown çizgisinde bir “ticari kurgu” olmaması. Biraz daha derinleştiğimizde şöyle bir tanımlamayla karşılaşıyoruz: Upmarket Fiction, edebi kurgu ve tür edebiyatından unsurları harmanlayan bir akım. Tür edebiyatından kast edilen de polisiye, macera, fantastik, bilimkurgu, korku ya da akla gelebilecek her “tür” olabilir. Upmarket kitapların en büyük avantajı geleneksel türlerin aksine çok daha geniş ve değişken kitlelere hitap edebilmesi olarak görülüyor. Dolayısıyla hem “yüksek edebiyat” meraklılarını hem de “kolayca okunacak, sürükleyici bir şeyler” arayan okurları aynı anda mutlu edebiliyor. Bu çeşitlilik de edebi zenginliği “okur dostu” bir kurguyla birleştirmesinden kaynaklanıyor. Aynı zamanda güçlü kurgu sayesinde metin hem iyi bir “Kitap Kulübü” malzemesi oluyor hem de sinema filmi ya da dizi olarak uyarlanma olasılığı artıyor. Yabancı örneklerine baktığımızda Pi’nin Yaşamı (Yann Martel), Adınla Çağır Beni (André Aciman), Geceyarısı Kütüphanesi (Matt Haig), Yarın ve Yarın ve Yarın (Gabrielle Zevin), Ne Eğlenceli Çağ (Kiley Reid), Bay Y’nin Sonu (Scarlett Thomas), Bir Kimya Meselesi (Bonnie Garmus) gibi isimlerle karşılaşıyoruz. Upmarket Fiction’ı ticari kurgudan ayıran temel nitelikleri kitlesel anlamda “çok satma” hedefi olmaması, dolayısıyla kendi dünyasını yaratırken içerdiği “edebi” unsurların, karakterlerin ve dilin daha özenli, hatta kitaba ve yazara özel olması. Benzer biçimde Upmarket Fiction’ı edebi kurgudan ayıran şey ise, ağırlıklı olarak edebi estetiğe, edebiyat mirasına ve komplike karakterlere odaklanan bir edebiyata kıyasla kurguya ve okunabilirliğe ağırlık vermesi.

Olağanüstü, Sıradışı ve Mükemmel’e dönersek, Hakan Dedeoğlu yazar egosunu ölçülü bir arka planda tutarken okura özenle bir “dünya” tasarlamış. Üstelik bu dünya çoğu kişiye tanıdık gelecek sıradan bir Akdeniz “yazlık sitesi” üzerine kurulu. Ama yine sevgili İlksen’in deyimiyle “kendi dilini ve dünyasını” yaratan bu üslupta asıl ustalık okurun zihnine ve kalbine aralıksız hançer saplamakta değil, sıradan ve tanıdık görünenin içinden capcanlı, kendine has ve bütünlüklü yeni bir evren çıkarmakta yatıyor zaten. Burada Dedeoğlu’nun birinci tekil şahıs kullanımına da değinmek gerekiyor, zira birinci tekil şahısta yazılan kitaplar beni özellikle korkutuyor, çünkü okur olarak üzerimize kontrolsüzce zihin boşaltımı yapılmasına daha müsait. Fakat bu kitapta birinci tekil şahısın en rafine kullanımlarından birine şahit oluyoruz. Zira Dedeoğlu başkarakterinin gözünden bize etrafındaki dünyayı ve onun bakış açısını anlatırken karakterin kör noktalarını da ustalıkla ortaya çıkarıyor. Tıpkı Studio Ghibli’ye ilham veren Japon ressam Hasui Kawase’nin resimlerindeki gibi yarattığı dirimsel sadelik içinde sadece söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle, sadece yarattıklarıyla değil, anlatıyı nazikçe sarmalayan, nefes aldıran boşluklarla bütünü tamamlıyor.

Bunları yaparken de okuru bütünlüklü, her adımda heves ve merakla peşine takıp sürükleyen bir hikâyenin içine alıyor. Belki de kilit nokta bu, çünkü okurun üzerine ilham boca etmek yerine onu sürecin içine alıyor, kapsıyor ve yer veriyor. Üslup ve atmosfer edebiyatında ise okura pek yer yok zaten ve okurun tek işlevi maruz ya da hayran kalmak.

Türkiye’deki kültür ortamında Amerikan filmlerini, Hollywood anlatılarını aşağılamak bir zamanlar oldukça güçlü bir eğilimdi. Sanat hep birtakım ezberlerin, kuralların dışına çıkmalıydı ki, evet, öyle. Her akıma bir isyan, her anlatıya bir karşı anlatı, her yapıya bir yapıbozum lazım. Öte yandan hor gördüğümüz Hollywood yapımlarında karşımıza çıkan ve izleyiciyi ekrana mıhlayan senaryo teknikleri antik Yunan tiyatrosuna dayanıyor. Çağlar boyunca dönüşüp evrim geçirerek varlığını sürdürecek kadar güçlü olmasının sebebi de bu zaten. 3 perdeli hikâye yapısı, deux-ex-machina, Aşil topuğu, ardından Çehov’nun silahı, vesaire vesaire… Bu temel ve arkaik teknikler evrim geçirmeye, kendi kalıplarına isyan ederek yeni biçim ve anlatılar ortaya çıkarmaya da devam etmeli elbette. Fakat en ham şekliyle bile tiyatro ve sinemada “izleyici”, edebiyatta da “okur dostu” bir yaklaşım bu. Tabii aklına gelen tüm muhteşem fikirleri, ilhamları gün batımına karşı art arda sıralayıp okuru felsefi dehlizlere “salan” şiirsel bir final yerine oturup çalışmayı, yazara ayna tutacak iyi bir editoryal çalışmayı, yardım ve fikir almayı gerektiriyor. Yani “tek başına” yapılacak bir iş değil bu, çok da zaman alıyor. Yayınevi, editör, yazar ve okurun içinde yer aldığı bu denklemin meyve verebilmesi için ideal koşullarda birlikte çalışmak gerekiyor. Bu da kimilerine göre yazarın kutsallığını incitiyor olabilir ama neden olmasın? Neticede kutsal dediğimiz de inandığın, sevdiğin, değer verdiğin şey uğruna her gün tekrarlayabileceğin bir pratik değil midir? Dolayısıyla bu çalışmayı da sabah kalkıp manastırın bahçesindeki yaprakları süpüren bir Budist rahibin sabrıyla ve alçakgönüllülüğüyle yürütmek gerekiyor. Varsın yazarlarımız her yıl bir kitap yazmasın, biz sabırla onları bekleriz.

Edebiyatımızda kimi zaman hor görülen bu teknik yaklaşımın eksikliği elbette sinemamıza ve özellikle dizilerimize de yansıyor. Neticede bir senaryonun izlenebilmesi için ortada en basit şekliyle bir çatışma olması gerekiyor. Herkesi biraz sıkıcı bir Sinema 101 dersine ışınlamak pahasına örneklersek, Potemkin Zırhlısı (Sergei Eisenstein, 1925) filminde Odessa Merdivenleri’nde orantısız şiddet yüzünden katliama dönüşen halk isyanı sırasında bebek arabasıyla ilerleyen bir anne düşüp ölüyor ve bebek arabası merdivenlerden aşağı hızla yuvarlanmaya başlıyor. Anne artık yok ve bebeğe ne olacak?

Veya Kral Midas, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi sayesinde sınırsız bir güç ve zenginliğe sahip ama hiç kimseye dokunamayacağı için bu aynı zamanda korkunç bir lanet. Oysa bizim dizilerimizin –çok şükür, hepsinde değil ama– büyük bir kısmında çatışmayı kurgusal altyapıyla oluşturmak yerine adeta bir Karagöz ya da ortaoyunu gibi farklı karakterlerin birbiriyle itişmesi, kavga etmesi yoluna gidiliyor ve bu da yerli dizilerde bitmek bilmeyen bir sözlü ve duygusal şiddet sarmalını körüklüyor. Sağlam bir kurgusal altyapı olmadığında ve karakterler Karagöz oyunundaki gibi iki boyutlu, karton klişeler seviyesinde kaldığında iyi diyalog yazılması da mümkün değil zaten. Tek boyutlu karton karakterlere yazılmış kötü diyaloglarla çatışma unsurunun durmaksızın havanda su dövülen sözlü şiddet maçlarına dönüştüğü koşullarda en iyi oyuncunun bile “iyi oyunculuk” yapma şansı da kalmıyor, çünkü sürekli birileriyle kavga etmesi ve bağırması gerekiyor.

Sinemayı ve dizileri bir kenara bırakıp edebiyata dönecek olursak, tıpkı Hollywood senaryo anlatısı gibi edebiyatta da kurgu odaklı anlatıları hor gören, çıtır çerez, eğlencelik, hafif kitaplar olarak etiketleyen bir eğilim her zaman oldu. Polisiye edebiyat da bu etiketlemelerden oldukça payını aldı ama okurun özenle tasarlanmış bir dünyada geçen iyi bir kurgu ve anlatı ihtiyacı doğrultusunda son yıllarda polisiye edebiyatın da ciddi bir evrim geçirdiğine şahit olduk. Tıpkı Mehmet Murat Somer’in Hop Çiki Ya Ya polisiye serisinde olduğu gibi, “polisiye” kurgu anlayışının alışılmadık yeni dünyalar yaratmak ve bunu okurla paylaşmak için kusursuz bir araca dönüştüğünü gördük. Benzer biçimde kıvrak bir zekâ ve tamamen kendine özgü, muzip bir dünya görüşünü yüksek edebiyatla buluşturan Alper Canıgüz’ün tüm kitaplarını da hayranlıkla anmak gerekiyor. Azılı bir polisiye okuru olmadığım için örnekleri çoğaltamıyorum ama görüyoruz ki, polisiye türünün belli bir damardaki evrimi aslında “polisiye” sınırlarının tamamen dışına çıkan yeni hibrit türlere kapı açıyor.

Armistead
Maupin

Hakan Dedeoğlu’nun Olağanüstü, Sıradışı ve Mükemmel’ine ve Yiğit Karaahmet’in Deniz Ne Kadar Güzel’ine baktığımızda, her iki kitapta da bir cinayet olduğunu görüyoruz. Ancak bu kitapları salt polisiye olarak değerlendirmek de mümkün değil. Tıpkı Armistead Maupin’in ‘70’ler San Francisco alt kültür ve kuir ortamını tarihe kaydettiği Kent Masalları’nda olduğu gibi, her iki yazarın da kendi dünyasını ve dilini yaratırken çeşitli edebi üslup ve araçları okuru yalnız bırakmamak, onu bir yerden alıp bir yere güvenle götürmek için kullandığını görüyoruz. Örneğin Karaahmet, Bant Dergi röportajında şöyle diyor:

“Trajik bir şey istemedim, bir eşcinsel varoluş hezeyanı ve bunalımı da yazmak istemedim. Ben bir hikâye anlatmak istedim. Aksiyonu olan, merak ettiren, başlayıp sonuna kadar okuru saracak bir şey.”

Okur olarak bir kitaba başlarken, evet, hikâyeye ve yazara güvenmek, bizi yarı yolda bırakmayacağını bilmek istiyoruz. Bunu kendine amaç edinen ve gerekli çabayı ortaya koyan yazarlarımızı da minnetle bağrımıza basıyoruz.

Geçtiğimiz yıl Bülent Çallı’nın Everest’ten çıkan İstanbul Posta Treni’ni soluk soluğa bitirdiğimde de tam bir okur tatmini yaşadım. Tahmin edersiniz ki, okur tatmini aynı zamanda okur tatminsizliği anlamına geliyor, çünkü iyi bir kitap bittiğinde insan berbat bir şekilde ortada kalıyor! Bunun üzerine ben şimdi ne okuyacağım, bu kadar iyi bir kitabı bir daha ne zaman, nereden bulacağım? İstanbul Posta Treni özenli ve oturmuş kurgusuyla her daim merak uyandıran, bol ters köşeli bir maceraya çıkarıyor bizi. Ülkenin karanlıklarını ve kör noktalarını, karakterlerin ve toplulukların çelişkilerini, açmazlarını da mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Bu memlekette bir araya gelip de bir şeyler yapmanın neden bu kadar zor olduğuna ışık tutuyor. Ne demişler, “Ortadoğu’da süreç yoktur”. Sürece tahammülü olmayan, sadece ve sadece sonuç isteyen toplumlarda ise ilerleme ancak tarihsel zorlama ve sürüklenmeyle olur. Fakat konuyu dağıtmayalım! İstanbul Posta Treni gerek bütünlüklü ve üç boyutlu karakterleri, gerek bir neslin DNA’sına kazınmış unutulmaz Türkçe rock parçaları, gerek karanlık ve distopik dünyasının ezici canlılığıyla harika bir iş olmuş ve ne kadar emek verildiği her satırında belli ediyor kendini.

Yiğit Karaahmet’in 70’lerine merdiven dayamış eşcinsel bir çiftin Büyükada’daki yaşamlarına bizi konuk ettiği Deniz Ne Kadar Güzel ise nostaljik dili ve atmosferiyle Aşk-ı Memnu’ya ve klasik roman geleneğimize zarif bir selam çakıyor. Ve yine salt polisiye sayılmasa da, okuru bir cinayet ve bir gizemin peşinde sürüklerken bize son derece tanıdık bir arka planda benzersiz bir dünya ve üslup yaratıyor. Bir yandan da yeni çağın ergenlerine, çocuk yetiştirme biçimlerine ve ebeveyn açmazlarına ışık tutuyor.

Billy Hargrove

Kitabın arzu nesnesi Deniz’i okurken nedense Stranger Things’de Dacre Montgomery’nin canlandırdığı havuz cankurtaranı Billy Hargrove gözümün önüne gelip durdu ama gözümde canlanan tek unsur bu değildi. Çam ağaçları altında tiril tiril keten örtüler serilmiş sofralardan incecik kristal kadehlere, Fehmi ve Şener’in gülümseyen kırışıklıklarından yaş almakla tükenmeyen o iştahlı yaşam arzusuna, bu kitap olmasa asla kapılarını aralayamayacağım bir dünya karşımda belirdi. Bu dünyada ilgiyle ve merakla dolaşırken elimden tutup beni bu maceranın sonuna kadar götüren de başından beri sözünü ettiğimiz kurgusal yaklaşımın ta kendisiydi. Upmarket edebiyat terimini hakaret sayanlarla Hollywood aşağılamacılarına buradan sesleniyorum; kendinize acımıyorsanız bize acıyın, artık insaf edin! Ticari Kurgu ile Upmarket arasındaki ayrımı bence siz de yapabilirsiniz.

Bu kurgusal yaklaşım için mutlaka bir cinayetten, bir gizemden, polisiye unsurlardan beslenmek de gerekmiyor elbette. Kevin Wilson’ın üzülünce yanıp alev alan küçük ikiz kardeşleri ve onların gönülsüz bakıcısını anlattığı Bir Şey Olduğu Yok, Annie Hartnett’ın bizi uyurgezer –daha doğrusu uyuryüzer– annesinin gizemli ölümü karşısında dehşete düşen on iki yaşındaki Elvis ve uykusunda tavşan biçiminde pastalar yapan ablasıyla tanıştırdığı Her Yas On Sekiz Ay Sürer gibi romanları da bu kategoride değerlendirmekte sakınca görmüyorum. Her ne kadar “Distopya” etiketine daha yakın dursa da, Afşin Kum’un Sıcak Kafa’sını da çekici kurgusuyla bu örnekler arasına almak istiyorum. Zira Afşin Kum da distopya ve bilim kurgu gibi “tür”leri kendi edebi yaklaşımıyla harmanlayarak çekici bir kurgu ve kendine has bir dünya yaratıyor. Üstelik bunu yaparken ne edebiyat keyfini okurdan esirgiyor ne de işkencesiz okunurluğu. Eğer her iki dünyanın da en çekici taraflarını bir arada sunan bu güzelim yaratıcı anlatıları yeterince yüksek ve edebi bulmayacaklar varsa ben de onları sıkıcı bulma hakkımı kullanayım diyorum.

J. Hakan Dedeoğlu’nun belki farklı koşullarda asla bir araya gelmeyecek, üstelik de farklı nesillerden karakterleri sıradan görünen bir yazlık ortamında son derece demokratik bir şekilde bir araya getirmesinde bence “Olağanüstü, Sıradışı ve Mükemmel” bir yan var. Sürekli bir küresel savaş ya da kuraklık tehdidi altında insanları kayıtsız şartsız gülümseten “tebessüm çiçeği”nden sit arazisine kurulu Harabeler Sitesi’ne el birliğiyle korumak istediğimiz ortak değer, kusur ve gerçeklerimizle aramızda eski Yeşilçam filmlerini andıran sıcacık bir bağ kuruyor Dedeoğlu ve bu bağlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu da hatırlatıyor bize. Tıpkı Gezi’nin “Marjinal Beşlisi” gibi. Fotoğrafı çeken muhabir şöyle diyordu: “Hepsi ayrı yönlere gitti.”

Tıpkı marjinal beşli gibi, farklı yerlerden gelip bir noktada buluştuktan sonra farklı yönlere giden bu leziz kurgular için yazarlarımıza minnet duyuyoruz. Ve yaşasın hibrit yaklaşımlar diyerek kendilerine yatıp kalkıp dua ediyoruz. Çünkü bize dünyalar kurdular ve içinde güvenle dolaştırdılar, bir macerayı başından sonuna yaşattılar. Zira bunun aksi bir senaryoda yazarlarımız maazallah kendilerine birer kadeh içki koyduktan sonra bize yaşadıklarını, dünyaya dair fikirlerini, öfkelerini, hayal kırıklıklarını dönüp dolanıp bitmek bilmeyen bir “zihin akışı” içinde anlatarak da üzerimize boşaltabilirdi. Öyleyse gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki yaşasın hibrit türler ve upmarket fiction!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Bülent Çallı
  • Deniz Ne Kadar Güzel
  • İstanbul Posta Treni
  • Olağanüstü Sıradışı ve Mükemmel
  • Upmarket Fiction
  • Upmarket Fiction
  • Yiğit Karaahmet

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Öykülerde İstanbul:

İBB’den hikâye kalkışması!

“Yazarların doğum yıllarına göre kronolojik sıra izleyen 100 öykü, İstanbul fikri etrafında Ahmet Rasim’den Onur Caymaz’a, Türkçe dilinde yazıyla uğraşanların İstanbul aracılığıyla Batılılaşmadan kentleşmeye, kadın erkek ilişkilerinden ekolojiye –bir çoğu hâlâ geçerli– çeşitli meselelere nasıl baktıklarının bir yansıması.”

FATİH ÖZGÜVEN

Sonraki Yazı

DENEME

Mümkün dünyalar üzerine (I):

Leibniz ve sonsuzluğun yırtılmayan kumaşı

“Doğada hiçbir zaman atlamalar, sıçramalar yoktur, diyor Leibniz; yani şimdi burada, bir saniye sonra Japonya’da boy gösteremem ya da gece insan biçiminde yatıp sabah böcek olarak uyanamam. Demek ki süreklilik olmasaydı dünya olayları ya da hayatımızın olayları birbirine bağlanamazdı...”

AYHAN GEÇGİN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist