• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Unutulmuş bir trans kadın öykücümüz:

Sevgi Özcan Güven

“Sevgi Özcan Güven, 1988'de 2000'e Doğru dergisinde altı yazar ve şairin sorularını yanıtlamış; sorular ne kadar cinsel yönelime yahut cinsel kimliğine yönelikse, o kadar emeğe, insana dair cevaplar vermiş...”

Hande Kader cinayetini protesto, 2016. / Sevgi Özcan Güven

BURAK KUMPASOĞLU

@e-posta

PORTRE

21 Ağustos 2025

PAYLAŞ

Cinsiyet uyum operasyonunu geçiren ilk kişilerden biri olan Lili Elbe, bu sürecini anlatan Danimarkalı Kız filminin sonunda, eski eşi Gerda’ya gördüğü bir rüyayı anlatır:

Dün gece hayatım boyunca gördüğüm en güzel rüyayı gördüm. Annemin kollarındaydım, yeni doğmuştum. O bana baktı ve bana Lili dedi.”

Sevgi Özcan Güven de, ‘70’li yılların sonuna doğru[1] geçirdiği bu operasyon sonrasında, ilk kez karşısına çıktığı annesinin, onu komşusunun pervasızlığından korumak için sarf ettiği sözleri bir rüyayı anlatır gibi yazar: “Kızımı üzmeyin, diyor annem. Gözlerimi kaldırıp bakıyorum yüzüne. Hüzünle karışık bir sevinç doluyor içime. Annem, artık kızım diyor bana.”[2]

Çocukluk yıllarımın geçtiği apartmanın çatı katında otururdu Sevgi Özcan Güven ya da benim seslenişimle Sevgi Abla. Apartmanın kadınlarının mesafeli, ürkek, endişeli tavırlarını hatırlıyorum hayal meyal. Namus bekçiliğine soyunan adamların çatık kaşlarının altındaki meraklı gözlerini bir de. Fısıldaşmalar arasında duyduğum, “Eskiden erkekmiş, sonradan kadın olmuş” cümlesinin ne anlama geldiğini değil, kitap dolu rafları, her yerden sarkan renkli süsleri, bibloları ve çiçeklerle bezediği terasıyla evini merak ederdim daha çok Sevgi Abla’nın.

Ağabeyim Mehmet Kâzım’ın ilk şiirinin yayımlandığı Milliyet Sanat dergisi elinde, telaş ve sevinçle kapımıza gelişini hatırlıyorum da, biz mi önce taşınmıştık apartmandan, yoksa o mu, bunu hatırlamıyorum. Yıllar sonra bizi bir araya getiren bir tesadüfü değerlendirip, 2000 yılında işlettiğimiz sanat evinde son çıkan kitabı için düzenlediğimiz imza günü ve söyleşiyle sonraki haftalarda gerçekleştirdiğimiz birkaç buluşma, meğer son görüşmelerimizmiş Sevgi Özcan Güven’le.

Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun 1966 yılında düzenlediği yarışmada “Tensikat” isimli öyküsüyle birincilik ödülünü kazanan Güven’in öykülerinden oluşan ilk kitabı Kan Ağacı, 1967 yılında Kovan Kitabevi’nden çıkar. Cinsiyet uyum operasyonuna giden süreci anlattığı otobiyografik kitabı Sevgi Koydum Adımı 1992’de, yine öykülerinden oluşan Herkes Kendi Penceresi Önünde Durur 2000’de yayımlanır.

Kan Ağacı kitabı övgüyle karşılanır edebiyat dünyasında. “Güven şiire varan bir titizlikle yazıyor öykülerini. Türk edebiyatı devrimci bir yazar kazandı” diye yazar Tahir Alangu. Hasan İzzettin Dinamo ise “Anlattıklarını yaşamış olduğuna inandım, başka türlü bu denli içtenlikli, gerçekçi olunamaz” diyerek “sevinç ve saygıyla” karşılar Güven’i.

Sevgi Özcan Güven’in Muzaffer Buyrukçu, Necdet Ökmen, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Behzat Ay ve Oruç Aruoba’dan oluşan bir kadronun sorularını yanıtladığı söyleşisini rastlantı sonucu bulmasaydım eğer, toz tabakasıyla örtülmeye başlayan kitapları gibi, ismi de silikleşmeye başlamıştı artık zihnimde. 2000’e Doğru dergisinin 3-9 Ocak 1988 tarihli sayısında, “bir iç dökü ya da magazin tadı taşıyan” bir söyleşi olmamasını özellikle belirterek söyleşmiş, sorulara cevap vermiş Güven. 

Soldan sağa: Muzaffer Buyrukçu, Necdet Ökmen, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Oruç Aruoba, Behzat Ay.

Sorular ne kadar cinselliğe, cinsel yönelime yahut cinsiyet kimliğine yönelikse, o kadar emeğe, insana dair cevaplar vermiş. Önceden yazdığı öykülerin içeriğiyle, “bir kadın olarak” yazdığı öykülerin içeriği arasında bir fark olup olmadığını merak eden Muzaffer Buyrukçu’nun sorusuna “Ben bugüne kadar hep emeğin, emekçinin öyküsünü yazdım” diye cevap vermesi gibi. Çocukluğu, gençliği köyde, yoksul insanlarla, yoksullukla geçmiştir Güven’in. Kan Ağacı kitabındaki öykülerde anlattığı, 23-07 vardiyasındaki işçilerden biri olmuştur gençliğinde. Ödül kazandığı “Tensikat” öyküsünde işten çıkarılan, “Kene” öyküsünde işçi mümessili olarak patrona karşı işçilerin haklarını koruyan, “Karafatma” öyküsündeyse İzmir’in Karafatma Dağı’nda kendisi gibi ezilenlerle gecekondusunu yapmaya çalışan işçi Osman, belki de Güven’in o yıllardan tanıdığı bir arkadaşıdır. Bir kadın olarak, kapitalizmin sömürge çarkının nasıl işlediğini anlamak, oradaki düzeni yakından görmek için gittiği genelevde, bir köşeye büzülüp kendini göstermeden tüm gününü gözlemci olarak geçirir. Buyrukçu’nun sorusuna şöyle cevap verir:

Muzaffer Buyrukçu kardeşim, beynim hep aynı beyin; yine aynı kafatasının içinde, dünyanın kana, ateşe, acıya bulanmış görünümünü yüreği sızlayarak seyredip duruyor.

Toplumsal cinsiyet özgürlükleri ve hakları için verilen mücadelenin, kapitalizm eleştirisiyle kurulacak bir ittifakla anlam kazanacağını söyleyen Judith Butler’ı önceleyen bir tavra sahiptir sanki Sevgi Özcan Güven. Necdet Ökmen’in “Feminist misiniz?” sorusuna şöyle cevap verir:

Gücümce tüm haksızlıklara, tüm yanlışlara karşı durmak istiyorum. Bütün hakkı çiğnenenlerin yanındayım. Ezilen kadının, hor görülen zencinin, yanlış yargılanan güzel insanların yanındayım.

Öyle gibi görünse de kaçamak bir cevap değildir bu. 1982’de yapılan Kadın Sorunları Sempozyumu yahut 1984’te kurulan Kadın Çevresi gibi oluşumlarla feminizmin daha yeni görünür olmaya başladığı, toplumsal cinsiyet kavramının henüz dolaşıma girmediği yıllardır o yıllar. “Bütün transseksüeller gerçek kadın biçimini (formunu) yapay bir dokuya indirgeyerek ve bu bedeni kendilerine mal ederek kadınların bedenine tecavüz ediyor… Transseksüeller kadınları istila etmenin en bariz aracını sadece kesip atıyorlar, bu yüzden de istilacı değilmiş gibi görünüyorlar” diye yazan radikal feminist Janice Raymond ve temsil ettiği trans dışlayıcı fikirler de henüz bilinmemektedir.[3] Judith Butler’ın Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten kitabında geniş bir yer ayırarak eleştiriye tabi tuttuğu bu radikal fikirler haricinde de trans kimlikle kimi feminist yaklaşımlar arasında inişli çıkışlı bir ilişki olduğu görünüyor. Bir trans kadın ve feminist olarak, şair Arzu Bulut şöyle dillendirmiş bununla ilgili serzenişini:

Arzu
Bulut

Bu çağrıyı daha önce de kendilerine ilettim, buradan tekrar iletiyorum. Bell Hooks’un da dediği gibi, ‘Feminizm herkes içindir’. Aynı zamanda Sara Ahmed’in de dediği gibi, ‘Birlikte olursak tehlikeli oluruz’. Burada kadın özgürlük hareketine, feminist harekete çok şey düşüyor, çünkü bizler oturamadığımız evlere bakar gibi feministlerin, trans olmayan kadınların kendileri aralarında kurdukları, dayanışma, yoldaşlık ve yarenlik ilişkilerine bakmaktan yorulduk… Bizlerle eş, dost, yoldaş olamayan feminist-kadın özgürlük yapıları hep eksik kalacaktır.[4]

Ece Ayhan, psikiyatrist Günsel Koptagel’den aktararak, “transseksüelliğin gerçekte çok trajik bir olay” olmasına değinerek dahil olur söyleşiye. Sevgi Özcan Güven’e göreyse yaşamın kendisi trajiktir ve kişinin “yaratılmış olduğu cinsiyetin adamı olamayışı, beyniyle gövdesinin uyuşamayışı kolay bir şey değildir”. Doğumla birlikte atanan cinsiyete göre kalıba dökülen bir yaşamla uyuşmayan cinsel kimliğin bu sıkışmışlık duygusunu, izlediği bir filmin üzerinden aktarır Güven. Evlenip çocuk sahibi olan, ancak kalıbına sığamayan bir trans bireyin öyküsünün anlatıldığı bu filmde, karakterin oğluna söylediği sözler Güven’in düşüncelerinin temsilidir adeta: “Oltanın ucuna takılmış bir balığın çırpınışını öteki özgür balıklar asla anlayamazlar…”

Sevgi Özcan
Güven

Bu trajiklik meselesini belki biraz daha açmak gerek. Aristoteles’in, kahramanın trajikliğini belirleyen eylem olarak kullandığı “hamartia” kelimesi Türkçeye çoğunlukla kusur, hata yahut yanılgı olarak çevrilir. Northrop Frye’ye göre bu eylem Tanrısal ya da insani bir ahlak yasasının ihlalidir ve kahraman bu suçu “hybris” adı verilen eylem, söz ya da düşünceyle işler. Euripides’in Bakkhalar’ındaki gibi Tanrısal olana yahut Sophokles’in Antigone’sindeki gibi toplumsal-siyasal olana karşı gelen kahraman, eyleminin hem faili hem de kurbanıdır.[5] Eyleminin sonucu olarak yaşadığı asimetrik yıkımsa, aynı zamanda bir adaletsizliği de barındırır. Bu nedenle, trajik olan aslında politik bir itirazın da yolunu açar. Bu bağlamda, içine doğduğu toplumsal cinsiyetin dışına çıkarak bedeninin cinsiyetini ve kendi kaderini tayin etmek isteyen, Tanrısal ya da insani ahlak yasalarına göre “kusurlu” (?), “hatalı” (?) ve “yanılgı” (?) içinde olan trans kimliği trajik bir figür olarak görmek yerine, Judith Butler’ın işaret ettiği gibi, otokratik ve sağcı iktidarların, dünyada yaşanan ekonomik ve ekolojik yıkımın faillerini görünmez kılmak için ideolojik bir düşman olarak konumlandırdıkları toplumsal cinsiyet politikası içinde[6] en kolay hedef olarak; yaşadıkları dışlanmalar, uğradıkları haksızlıklar, ölüme varan şiddet olaylarıyla aslında politik bir sorunun temsilcisi olarak ele almak daha doğrudur:

Özgürlüğün ne olduğunu zaten biliyor olduğumuzu düşünüyor olabiliriz, ancak transseksüel bireyler için şiddet tehdidi olmadan yaşamanın ne anlama geldiğini gerçekten hiç düşündük mü?[7]

Selin Berghan’ın Sandy Stone’dan aktardığı gibi, “Transseksüel beden, beyaz ve erkek egemen tıbbi pratiğin epistemolojileri, radikal feminist teorisyenler ve toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş deneyimlerin kaosunun buluştuğu bir savaş alanıdır”.[8] Butler ise hukuki statüsünü değiştirmek isteyen, toplumsal cinsiyeti gerek kuir gerek trans olan kişilerin tabi tutulduğu patolojikleştirme sürecine, radikal feministlerin yahut otokratların dışlayıcı tavrına karşı öfkeyle şöyle yazar:

Ne olduğunuzu, ne olmadığınızı söyleme hakkını kendinde bulan, kendinizi nasıl tanımladığınızı göz ardı eden, kendi kaderinizi tayin etme hakkınızı hayata geçiremeyeceğinizi söyleyen, kendinize seçip sonunda ulaştığınız ismi de, cinsiyeti de tanımadan evvel tıbbi ve psikiyatrik muayene olmanızı, hatta zorunlu cerrahi müdahale görmenizi gerektiren bu insanlar kim ki?

Trans kimliğini, trajik olanın “acıma ve korku” ile yaşattığı katarsisten, politik olanın umut dolu ütopyasına taşıyan bir itirazdır belki de bu. Toplumsal cinsiyetin tekdilliliğin, milliyetçiliğin, sömürgeci iktidar ilişkilerinin eleştirisine dahil olması gerektiğini söyler Butler. Sadece bireysel haklara yönelik liberal bir alanla sınırlı kalmaması; barınma, çevre, sağlık, ödenmesi imkânsız borçlardan kurtulmak gibi toplumsal ve ekonomik sorunlarla mücadele eden her türlü harekete dahil olması gerektiğini de ekler.

“Bu cinsiyet değişikliği sizin için kaçınılmaz mıydı?” Cemal Süreya’nın sorduğu bu soruyu “Bir Fransız devrimi değil elbet ama benim devrimim” diyerek karşılar Sevgi Özcan Güven. Birikimlerin bir patlamasıdır bu devrim. Çocukluktan itibaren hissettiklerinin, yaşadıklarının karşılıksız bir aşk macerasıyla geldiği bir patlama noktası. Belki de “Pişmanlık yaşadığın oldu mu hiç?” diye sormak istemiştir Cemal Süreya. Cinsiyet uyum sürecini anlattığı Sevgi Koydum Adımı kitabındaki şu cümleleri dikkat çekicidir Güven’in:

Anlıyorum ki eşcinsellik, kadın olmadan başka bir şeydir. Öylece yaşanması gereken bir gerçekliktir o. Doğasal bir olgudur. Kendi içinde doğaldır. Ötesi bir başkaldırıdır. Yanlışlıktır. Çok kez ağır öder insan bunun bedelini.

Selin Berghan

Berghan bir trans kimlik için bedenin aynı anda hem tiksinti ve nefret kaynağı hem de hayranlık nesnesi ve başarı olduğundan söz eder. Beden hem amaç hem de araçtır. Bedenini seçmek, kendi kaderini tayin etmeye çalışmak yerleşik düzene bir başkaldırıdır elbet ama yanlışlık mıdır? Deniz Kandiyoti, cinsel kimliklerin egemen kültür kodlarından ciddi sapmalar ifade ettiği durumlarda bile, parçası oldukları toplumun genel söyleminden etkilendiklerini yazar.[9] Yanlışlık bireye ait değildir ve ödenen bedel toplumun hanesine yazılan bir borçtur aslında.

Cinsiyet uyum operasyonu sonrasında, aynı gerçeği paylaştığı bir arkadaşının evinde geçirdiği nekahet döneminde tanıştığı bir başka trans bireyin isyanı karşısında suskunlaşır Sevgi Özcan Güven.

Bedenimle mücadele. Ruhumla. Ailemle. Karşıma çıkan herkesle mücadele içindeyim. Neyin hesabını soruyorlar bana? Tanrı bizi bu dünyaya sanki bakalım kullarım acılara ne kadar dayanabilir diye anlamak için göndermiş. Biz bu dünyada çektik çekeceğimizi. Yerimiz, doğru cennet bizim.

Güven’in yanında kaldığı arkadaşıysa, yaşanan tüm zorluklara rağmen sahip olduğu kimliğine dört elle sarılmıştır:

Yine de avunduğum bir yan var. Biz kadınız artık. Yatağa kadın olarak giriyoruz. Kadın olarak sevişiyoruz erkekle. Kimliğimiz belli. Tıp onaylamış. Devlet kabul etmiş. Kadınız işte… Aklımıza koyduk. Yaptık. Oldu ya da olmadı. Yaptık ama. Her şeyin bir bedeli vardır. Ödedik… Kadın kadındır. Kadın her zaman kadındır.

Oruç Aruoba ise Foucault’nun sorduğu bir soruyu yöneltir: “Sahici bir cinsiyet, sahiden gerekli mi?” Erkeklik ve dişilik hormonunun kişilerde gösterdiği değişkenlikten yola çıkarak, doğada pür erkek ya da pür dişinin olamayacağını söyler Sevgi Özcan Güven. Yaşama biçimini verenin insan olduğundan ve eğer isterse kişinin cinsellikteki özgürlüğünü de gönlünce yaratabileceğinden söz eder. Zaten insanın mutlu olabilmesi için doğadan, doğasından gelen çağrıya kulak vermesi yeterlidir: “İnsan kendinden, doğadan kaçtığı sürece yalnızlığı çoğalacaktır. Onun bu hırçınlığı asıl istediğinin kendisine verilmeyişindendir.”

Sevgi Özcan
Güven

Güven, operasyon sürecini anlattığı kitabında, Goethe’nin, “Doğal sayılmayan da doğaldır. Her yerde doğa görmeyen, onu hiçbir yerde gereği gibi göremez” sözünü epigraf olarak kullanır. Goethe’nin bu kapsayıcı doğasına karşı bugün doğa ve kültürün etkileşimiyle oluşan bir ortak inşa fikri, toplumsal cinsiyet açısından daha anlaşılır sayılabilir belki. Judith Butler, kendisinin de dahil olduğu ‘90’ların başındaki feminist kuram çalışmalarında, dişi doğmakla kadın olmanın ayrı güzergâhlarından, “cinsiyet”in de kültürel ve toplumsal yollarla kurulmasından bahsettikleri o günlerden, bugün artık doğaya özgü olan değil, “doğumda tayin edilen” bir cinsiyet anlayışına varıldığını yazar. Butler’a göre, ikinci dalga feminist kuramın yaptığı doğa ve kültür ayrımına dayalı, atanan cinsiyetle toplumsal cinsiyeti birbirinden ayırmak yerine, cinsiyetle toplumsal cinsiyetin birbirini kurduğu etkileşim modelini öne çıkarmak anlayışımızda bir fark yaratacaktır. Trans kimlikler üzerine çalışan kimi araştırmacıların nöro-fizyoloji ve nöro-psikolojiyle bir “asıl neden” arama çabalarına karşı, Thomas Pradeu gibi bilimciler en temel belirleyici olan genlerin bile gelişimde merkezî yahut öncelikli bir rol oynamadığından söz ederler. Pradeu’nun biyolog Susan Oyama’dan yaptığı aktarımla, “Gelişimde rol oynayan etmenler birbirinden ayrı kanallar değildir, ancak birbirleriyle etkileşimleri neticesinde ilişkili hale gelirler”; en önemlisi, “Doğa/yetiştirme ikili karşıtlığından kurtulmak gerekir.” DNA’nın gelişimde oynadığı rolün ancak başka etmenlerle etkileşim halinde ortaya çıkacağını savunan bu görüş, Butler’ın bahsettiği “ortaklaşa inşa”dır.

Berghan ise, “dişi(l)” ve “eril” arasındaki biyolojik ve fiziksel farklılıkların kendi başlarına toplumsal bir anlam ifade etmediklerinden, ancak toplumsal pratikler tarafından toplumsal gerçeklere dönüştürülmeleriyle bu anlamın üretildiğinden bahseder. “Dolayısıyla biyoloji değil, kültür kaderdir.”

Gerçekten de antropoloji, toplumsal cinsiyet kategorilerinin “doğal” kabul edilen ikili cinsiyet tanımıyla açıklanamayacağını çok daha önce ortaya koymuş görünüyor. Bilinen örneklerden biri olarak, Myanmar kültüründe, ikili cinsiyet anlayışına göre, doğumda cinsiyeti erkek olarak atanan, ancak açıkça kadın olarak tanımlanan ve erkeklere ilgi duyan Apwint’ler, yerel bağlamın dışında trans kadın olarak da tanımlanabilmektedirler. İngiliz sömürgeciliğinin “doğaya aykırı” bularak cezalandırmaya ve sona erdirmeye zorladığı, 1948’de bölgeyi terk etseler de sömürgeci zihniyetlerinin bir mirası olarak geride bıraktıkları ve Myanmar devleti tarafından sahiplenilen yasalar gereği, Apwint bireyler bugün sosyo-ekonomik güçlüklerle ve polis şiddetiyle mücadele etmek zorundadırlar.

Afrika kültüründe Chibados, Hindistan’da Hicra, Meksika’da Muxe, Samoa’da Fa’afafine gibi toplumsal cinsiyet kimlikleri modern, sömürgeci ve Avrupa merkezli ikili toplumsal cinsiyet anlayışıyla yok edilmeye, bastırılmaya çalışılmıştır. Günümüzde hem dinî hem siyasi kurumların giderek dozunu artırdığı toplumsal cinsiyet karşıtı söylem, bu bağlamda sömürgeci ve ırkçı anlayışın bir uzantısıdır aslında.

Foucault’nun sorusuna dair bir başka yaklaşım olarak Joan W. Scott’ın şu tanımı ileri sürülebilir belki de:

‘Erkek’ ile ‘kadın’ hem boş hem de anlamla dolup taşan kategorilerdir. Boşturlar, çünkü nihai, aşkın anlamları yoktur. Anlamla dolup taşarlar, çünkü sabitmiş gibi göründüklerinde dahi farklı, yadsınmış ve bastırılmış tanımlar barındırırlar.

Nitekim, kendisini “kadın” olarak tanımlayan trans yazar Andrea Long Chu, kadınlığı “insan ırkının tamamını etkileyen, ölümcül bir varoluşsal durum” olarak tanımlarken, biyolojik bir durumun ötesine geçen farklı bir anlam alanı da oluşturmuş olur.

2000'e Doğru dergisi, 3-9 Ocak 1988. 

Muzaffer Buyrukçu’nun cinsiyet uyum süreci öncesi ve sonrasındaki benzerlikleri ve farklılıkları merak ettiği sorusunu, “Ezgilerin benim varlığımdaki etkileri değişmemiştir. Tüm ezgileri yine aynı sevinç ve acı ile algılayıp duruyorum” diye cevaplar Sevgi Özcan Güven. Cemal Süreya’nın, “Kadınlık ve erkeklik arasında bir orgazm ayrımı var mı?”, yahut “Eşcinsellerin transseksüellere karşı tavırları nasıl?” gibi sorularına da aynı mesafeyle ve serinkanlılıkla cevap verir. İlginçtir ki, yazdıklarına, yazacaklarına dair hiçbir soru sormazlar. Yine de cümle aralarında meramını anlatmaya çalışır Güven:

“… yazdıklarımı uzun süredir yayınlamıyorum, ama durmadan yazıyorum. Yayınlamak tutkusu değil, yazmak tutkusuyla yazıyorum. Bu da bir varoluş biçimi değil mi?”

Son kitabı için düzenlediğimiz imza gününde, Mehmet Kâzım ile yaptıkları söyleşide kendisine duyulan ilginin yazdıklarından çok kimliğiyle ilgili olduğundan dert yanmıştı Güven. Bir direniş pratiği olarak da yazıyordu belki:

Bir duvarın çatlağında biten otlar gibiyim, ayak altlarındaki yol taşlarının arasına sıkışmış çimenler gibi, üzerime basıp çiğneyerek geçip gidiyorlar ve ben daha bir inatla direniyorum var olmak için.[10]

Bedenine duyulan meraka karşı daha da geri çekiliyordu anlaşılan. Görülmeyi değil, okunmayı istiyordu. Oysa kara kamunun talebi görme üzerinedir. Çocukluğumun apartmanındaki kimi kadınlar “Aç göster,” demişler, “bakalım bizim gibi misin…” Sadece onlar değil, cinsiyet uyum operasyonu sonrasında yanına gittiği annesi de görmek istemiş. O da açıp göstermiş: “Olmuş. Benzetmişler. Allah’a karşı gelmişler. Yapmışlar” deyip, kendisinin hiç giymediği iki kombinezonu ona verdikten sonra, “Dinle beni şimdi” diyerek Güven’e erkeklere karşı nasıl davranması gerektiğini de anlatmaya başlamış.

Durmuş dinliyorum annemi. Yedi çocuk doğurmuş bir kadından, annemden, bir dişiden erkekleri öğreniyorum. Yaşamı, insanları nasıl tanıdıysa öyle anlatıyor bana annem. Onca şeyi bir çırpıda seriyor önüme.

Göstermek de bir bilinçlendirme çabasıdır belki. Deniz Kandiyoti, hak kazandığı pembe nüfus cüzdanını almak isteyen trans kadın Ayça’dan soyunmasını istediklerinde, Ayça’nın düşündüklerini aktarır bize:

Aslında bunu yapmak zorunda değildim. Zaten bütün heyetlerden ve mahkemeden geçmiştim. Nüfus kâğıdını almak bir formaliteydi. Ama kendi kendime şöyle düşündüm; boş ver, belki bilinçlenirler…

Sevgi Özcan
Güven

Yukarıda bahsettiğim söyleşide zihnini göstermiş bize Sevgi Özcan Güven. Bilinçlendirmeyi sadece bedeni üzerinden değil, düşünceleri üzerinden de yapmış. Bugünden bakıldığında kimi zaman yargılanacak tuhaf sorular içerse de, ‘80’li yıllarda cinselliği yahut cinsel yönelimleri yarım yamalak bilgiler ve kurgularla kapaklarına taşıyarak “trajikleştiren” magazin ve haber dergilerinin ya da eşcinselliği “psiko-seksüel patoloji” ile “ahlaksızlık” zihniyeti çerçevesinde sunan TRT’nin yanında[11] bu söyleşi, bir kimliğin tanınması yolunda atılmış önemli bir adım sayılabilir şüphesiz.

Bu yazı yazılırken bir trans kadın cinayeti daha işlendi. Nida Nazlıer evinde öldürülmüş olarak bulundu. İrem Okan, Hande Kader, Mira Güneş ve Hande Buse Şeker cinayetlerini de hatırlayan LGBTİ+ dernekleri, yaptıkları ortak açıklamada devleti insan haklarına, eşitliğe ve yaşama sahip çıkmaya; medyayı cinayetleri sıradanlaştıran ya da magazinleştiren dilden uzak durmaya; toplumuysa ses çıkarmaya ve dayanışmaya çağırdılar.[12] Yaşasaydı, Sevgi Özcan Güven bu çağrıya kulak verirdi diye düşünüyorum. Nitekim, bir kısmını aktardığım söyleşiyi, hayalini kurduğu dünya için bu çağrıya benzer bir dilekle sona erdirmiş:

Emeğin, alın terinin sömürülmediği, toplumsal eşitsizliğin bu denli acımasız olmadığı bir dünyada, ezmeden ve ezilmeden, insan olmanın onuru içinde, tüm özgürlükleri tadarak yaratacağımız, gerçek sevgilerle dolu bir dünyayı el ele, yürek yüreğe yaşamamızı diliyorum.

Sevgi Özcan Güven’i… Sevgi Abla’yı hatırlıyorum yeniden; unutmamak üzere.

 

 

NOTLAR

[1] Yazının merkezine aldığım söyleşinin girişinde Özcan Güven’in 12 yıl önce kadın olduğu belirtilmiş. Bu cümleyi ve söyleşinin gerçekleştirildiği tarihi baz alırsak, Güven’in 1976 yılında operasyon geçirdiği anlaşılıyor. Yine de yanılma payını da hesaba katarak ‘70’lerin sonu demek sanırım daha doğru.

[2] Sevgi Özcan Güven, Sevgi Koydum Adımı, Soylu Yayınları, 1992.

[3] Canan Şahin, "Trans Hakları, Aşırı Sağ, Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm ve Kapitalizm", EnternasyonalSosyalizm.org

[4] Evrim Kepenek, "Şair Arzu Bulut ile söyleşi: Trans çocukluğumu şiirle büyüttüm", bianet.org

[5] Duygu Türk, “Ulysses’in Trajik ve Politik Bakışı”, Kültür ve İletişim, Yıl: 27, Sayı: 54 (Eylül 2024-Mart 2025)

[6] Judith Butler, Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten, çev. Ezgi Sarıtaş, Metis Yayınları, İstanbul, 2025.

[7] Judith Butler, "Queer-Yoldaşlığı ve Savaş Karşıtı Siyaset", bianet.org

[8] Selin Berghan, Lubunya-Transseksüel Kimlik ve Beden, Metis Yayınları, İstanbul, 2023.

[9] Deniz Kandiyoti, Pembe Kimlik Sancıları, Kültür Fragmanları-Türkiye’de Gündelik Hayat, haz. Deniz Kandiyoti, Ayşe Saktanber, Metis Yayınları, İstanbul, 2022.

[10] Sevgi Özcan Güven, Herkes Kendi Penceresi Önünde Durur, K Yayınları, İzmir, 2000.

[11] ‘80’lerde Lubunya Olmak, haz. Erdem Gürsu, Siyah Pembe Üçgen, İzmir, 2013.

[12] LGBTİ+ derneklerinden Antalya’da trans kadın Nida Nazlıer’in öldürülmesine karşı açıklama, sendika.org, 3 Ağustos 2025

Yazarın Tüm Yazıları
  • 2000’e Doğru
  • Behzat Ay
  • cemal süreya
  • ece ayhan
  • Herkes Kendi Penceresi Önünde Durur
  • Kan Ağacı
  • Muzaffer Buyrukçu
  • Necdet Ökmen
  • Oruç Aruoba
  • Sevgi Koydum Adımı
  • Sevgi Özcan Güven

Önceki Yazı

DENEME

Bir Aşk, kaç hayat?

“Taşraya ve insanlığa dair boğucu her şey var Bir Aşk’ta. Diyaloglardaki yüzeysellikle komşular arasında kopması an meselesi olan ilişkiler de cabası. Buna rağmen roman az bulunur bir akıcılığa sahip.”

MEHVEŞ BİNGÖLLÜ

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

“Plazada Huzur” üzerine

“Edebi türler içinde öykü 'kısa mesafe koşucusu' olarak anılır. 'Plazada Huzur', başlangıcından bitime kadar yükselen temposu, o kısa mesafeyi sindiren kurgu bütünlüğü, akıcı diliyle çok iyi bir koşucu.”

AHMET BÜLENT ERİŞTİ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist