• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Unufak Devranyanlar:

Bir büyük aile hikâyesi

“Unufak, Türkiye’deki Ermeni hayatlarını kuşaklar, kentler, yaşam tarzları, karakterler arasında gezerek kateden müthiş bir panorama. '1915 nasıl yazılmalı' gibi ana bir edebiyat meselesine yeni ve güçlü bir yorum. Ayrıca ülke içinde taşradan İstanbul’a ve genel olarak Türkiye’den Batıya göçler üzerine pek çok hikâye ve düşüncenin bir toplamı.”

Rober Koptaş

SÜREYYYA EVREN

@e-posta

ELEŞTİRİ

10 Ekim 2024

PAYLAŞ

Unufak, Rober Koptaş’tan efsane bir ilk roman. Belki bir tür günümüzün Sevgili Arsız Ölüm’ü.

Birincisi, Türkiye’deki Ermeni hayatlarını kuşaklar, kentler, semtler, meslekler, yaşam tarzları, karakterler arasında gezerek kateden müthiş bir panorama. Bir portreler galerisi. İkincisi “1915 nasıl yazılmalı” gibi ana bir edebiyat meselesine yeni ve güçlü bir yorum. Son olarak ülke içinde taşradan İstanbul’a ve genel olarak Türkiye’den Batıya göçler üzerine pek çok hikâye ve düşüncenin bir toplamı. Çok sayıda karakterin ağzından, bakışından, anlatısından toparlanan bir “büyük aile hikâyesi”. Kitabın ismi evet Unufak; bu elbette içerdiği sertliklere karşılık gelen, unufak olmalara ve etmelere odaklanan bir başlık olsa da, pekâlâ bir aile romanı başlığı da olabilirmiş, “Devranyanlar” gibi. Ama işte, kitabın kahramanlarının “ismimiz kabahat bizim” diye diye bize sık sık hatırlattıkları bir noktadır isimlerin hedef tahtasında olması. Derken Devranyan soyadı bir bakmışsın Türkiye’ye uyumlanır Devran olur, bir bakmışsın ABD’ye uyumlanır, Devranian olur. Her halükârda aile ağacı romanına özel bir örnek. Çok fazla sayıda travmayla dağılmış, toparlanamamış, hatta başlangıç dağılmasını çoğaltmaktan ve yaymaktan kendini alamamış, hep travmalarla yaşamış, travmalarla domino taşları gibi devriliveren bireylerin birbirine eklemlendiği, okuru sarsıcı, eğitici, düşündürücü bir şebeke.

Okunası, konuşulası, tartışılası yanlarından bir kısmını önden kurcalamaya çalışalım.

Rober Koptaş
Unufak
İletişim Yayınları
Eylül 2024
277 s.

Türkiye’deki Ermeni hayatlarına dair bir portreler galerisi dedik. Günümüzdeki mevcut Ermeni cemaati daha çok kentli bireyleriyle tanınıyor. İşadamları, milletvekilleri, öğretmenler, din görevlileri, akademisyenler, tiyatrocular, zanaatkârlar, fotoğrafçılar, yazarlar, müzisyenler, kuyumcular, gazeteciler, vs. Unufak, bugün böyle karşılaşabileceğiniz herhangi bir kentli Ermeni bireyi, sözgelimi kitabın ilk bölümlerinde ailevi ve sosyal dertlerinden kurtuluşu okul kütüphanesinde bulan Artun’u alıp geriye doğru, yani annesine babasına, annesinin babasının annelerine babalarına, onların annelerine babalarına doğru açıyor ve böylece İstanbul’dan taşraya, Anadolu’nun çeşit çeşit köyüne, kasabasına, memleketine dağıtıyor. Orada durmuyor, aile ağacından kimi bireylerin ve başka akrabaların, eş dostun hikâyelerinden kuplelerle serüveni alıp ABD’ye, Almanya’ya, Fransa’ya, Kanada’ya, hatta Brezilya’ya yayıyor. Bir çocuğun kütüphanede kitaplarla biraraya getirmeye çalıştığı yaşamın azıcık hatırlamayla darmaduman olmasının romanı. Kitap denen nane, sonuçta tüm bu dağılmanın bütünlenebildiği tek mecra olarak hem küçük Artun’u kurtarıyor hem de biz okurları – elimize tek bir ciltte toplanmış bir dağılmalar, unufak olmalar koleksiyonu tutuşturarak.

“1915 nasıl yazılmalı”ya bir yeni yanıt olarak Unufak konusuna gelelim. Zaten en çok merak edilen noktalardan biri bu olacaktır. Bir çağdaş Ermeni yazar geriye dönük olarak Türkiyeli Ermeni aile hikâyeleri anlatan bir roman yazdıysa, bu aile hikâyeleri illaki 1914 yılını da, 1916 yılını da yaşamış insanlar içerecektir. Peki o zaman acaba 1915’i nasıl anlattı?

“FAYDALI BİR ROMAN DEĞİL UNUFAK; TRAVMAYLA ARASINDAKİ YARATICI MESAFEYİ KORUMAYA ÇALIŞIYOR VE TRAVMATİK DENEYİMİN KENDİSİNDEN DEVŞİRDİĞİ ÇERÇEVEYİ SABIRLA İŞLİYOR.”

Bu aynı zamanda edebiyatın büyük meselelerinden travma ne zaman, nasıl anlatılmalı meselesine değer. Rober Koptaş’ın biyografisine konu bu olunca döneceğiz, çünkü uzun yıllar Agos’ta ve Aras Yayınları’nda editörlük yapmış, pek çok projenin içinde yer almış bir ismin, ne kadar incelikle bu tartışmanın yürütüldüğüne hâkim olduğu ortadadır. Dolayısıyla Koptaş bize bir travma nasıl anlatılabilir tartışması için özgün, yeni bir örnek sunuyor. Bu açıdan çok tartışılacağını, çok inceleneceğini tahmin etmek zor değil.

Bu tartışmanın kritik isimlerinden Marc Nichanian, “Ermeni Tehcirinin Edebiyata Yansıması” başlıklı makalesinde Krikor Beledian diye bir yazardan bahseder. Beledian’ın ilki 1997’de Semer (Eşikler) adıyla yayımlanan yedi ciltlik, kısmen otobiyografik roman dizisini, “bir olgu ya da bir hikâye olarak tehciri değil de, hikâyeler çoğulluğu olarak tehcir”i ele aldığı için özellikle Ermeni tehcirinin edebiyattaki en güçlü yansıması sayar. Beledian travmatik anıyı belgeleyerek kurtarmak istemez, anıları bu şekilde yeniden üretmek istemez, geçmişten kalanı kurtarma eylemi olarak edebiyatla ilgilenmez, edebiyatı tanıklıkla birleştirmek gibi bir niyeti yoktur. “Ama zaman, evet benim konuşmak istediğim, tamamıyla parçalanmış, kırılmış, dağılmış olan zaman” der projenin erken döneminde verdiği bir söyleşide. Nichanian bu yazınsal deneyden etkilenmiştir, çünkü edebiyatın travmatik/aşırı olayın tanıklığı göreviyle arasına yaratıcı bir mesafe koymaktadır Beledian (veya bu görevi yeniden tanımlamaktadır).[1]

Unufak tam da travmatik deneyim(ler)in sanatsal form belirlenirken tümüyle hiza alınmasına yeni bir örnek olmasıyla, zamanın (ve mekânın) parçalılığını yeniden üretişiyle öne çıkıyor.

Form faydacı bir şekilde kurulmamış, geçmişten kalanı kurtarma gereksinimini karşılamaya talip değil, faydalı bir roman değil Unufak; travmayla arasındaki yaratıcı mesafeyi korumaya çalışıyor ve travmatik deneyimin kendisinden devşirdiği çerçeveyi sabırla işliyor. Detaycı bir anlatım, sözcükleri, imgeleri, karakterler arasında geçen her bir sahneyi nasıl birbirine bağlayacağını düşünmüş bir kurmaca çıkıyor bundan da.

Eksisi karakterlerin iç seslerinin birbirlerine fazla yaklaşması gibi görünebilir. Ama buna yanıtı da hazır romanın: Biz belki de küçük Artun’un okul kütüphanesinden aldığı kitaplardaki insanlarla arkadaşlık ederken, öfkelendiği dışarıdaki herkesi affetmesinin iç sesini dinliyoruz. Karakterler başlarından geçenleri ve düşündüklerini filtresizce Artun’a (ve haliyle bize, kitaba) açarak bağışlanmaya talip oluyorlar.

Rober Koptaş

Bir göç anlatısı olarak da Unufak’ta incelenecek çok malzeme var. Hem Anadolu’dan İstanbul’a göç anlatılarımıza hem de Türkiye’den genel olarak dünyaya ama ekseriyetle Batıya göç anlatılarımıza bugünden bir katkı. Göçlerin azınlık kimlikleriyle ilişkileri üzerine ilave temalarla elbet.

Ayrıca, sınıf eşitsizliklerinin kimlik politikalarının fazla gölgesinde kaldığı günümüzde, çıplak yoksulluk üzerine, pılı pırtısıyla yoksulluğun içinden konuşan, konuşan da ne kelime, yoksulluğun içinden küfrü basan, hırlayan, ısıran bir hikâye Unufak’ınki.

Bu arada öyle görünüyor ki, Koptaş da Larkin’gillerden: Philip Larkin’in (1922-1985), unutulmaz şiiri “This Be The Verse”de, annelerimizin babalarımızın kendi büyüklerinden devraldıklarını bize geçirirlerken özel olarak bizim için eklediklerini kendi üslubunda anlatışını kastediyorum: “Sıçarlar insanın ağzına anasıyla babası, / Belki istemeden, ama sıçarlar yine de: / Aktarırlar ona tüm kendi kusurlarını / Ve salt onun için eklerler bir iki tane de.”[2]  (“They fuck you up, your mum and dad. / They may not mean to, but they do. / They fill you with the faults they had / And add some extra, just for you.”)

Devranyanların hikâyesinin Cumhuriyet tarihini kesişleriyle de ilginç olduğunu not etmek gerek. İkinci Dünya Savaşı, askerî darbeler, ekonomik krizler ve diğerleri Devranyanlar için yan hikâyeler. Tüm bunlar ailenin hayatındaki ana felaketler silsilesi içinde kimi özel eklentilerden ibaretler. Tırıvırı neredeyse. Burada uğradıkları yersiz yurtsuzlaştırılma, bir özgürleş(tiril)me olarak değil bir mekânsızlaştırılma, düzensizleştirilme, savrulma olarak, bir idealsizleştirilme olarak darbe vuruyorsa eğer bu hayatlara, Unufak adeta, “yara senin en azından, sana ait hâlâ, yaranla ne yapacaksın?” diye kendine soruyor ve kendi hayatlarımızı, ağsallığımızı, ve buralılığımızı, buradalığımızı, bu zamandalığımızı salt geçmişe değil, şu âna aitliğimizi de idealize ederek yeni bir yol çiziyor.

“UNUFAK ADETA, ‘YARA SENİN EN AZINDAN, SANA AİT HÂLÂ, YARANLA NE YAPACAKSIN?’ DİYE SORUYOR.”

Kendi kendine “Ailemden gelen ağır yüklerle nasıl başederim küçük omuzlarımla” diyen bir Artun belki. Kötü bir aile hikâyesinin sadece kötü bir aile hikâyesi olmamasını sağlıyor kitapların açtığı kulvar ona. Kötü bir aile hikâyesinin kötü bir toplum hikâyesiyle, hatta birkaç toplum hikâyesiyle birleşmesini mümkün kılıyor.

Devranyanların öyküsü toplumda yüksek işlevlere sahip bireylerin travmalarla mekânda ve zamanda dağılarak işlev yitimine uğramalarını da işliyor. Ne marangozhane düzgün çalışır, ne işe gidilebilir, ne aile yürütülebilir, ne değirmen kalır ne eğitim elde. Sanki bu işlevsizleşmeyi yanında taşıyormuşlar gibi kahramanlardan birinin kapağı attığı ABD’de dahi koca Detroit kenti işlevsizleşir.

Babalar kötü bile değil, zayıftırlar. Kötülükleri hep üstlerine devrilen bir zayıflığı sağa sola silkeleyerek saçmalarından kaynaklanıyor gibidir. Analar da kötü bile değil, aldırışsızdır. “Hiç oralı olmazlar” en hayati anlarda. İşlevsizleşen ebeveynleri affetmek güçtür –Artun için, diğerleri için, bizim için. Kitap boyunca işlevsizleşen babalara öfkenin farklı farklı sahnelerini görürüz; uyumsuzluk gururla ve özgürlükle, uyum esaretle, pısırıklıkla ve gurursuzlukla özdeşleştirilir. Sürekli uyumsuz jestlerden, çıkışmalardan medet umar kahramanlar. Yıkım silsilesinin önünü kesecek bir öfke barajı çekmek isterler. Ancak heybedeki öfke aleti yıkım taşlarını hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz, bu anlamda işlevsizliği kesemez ve katılaştırır.

Gerçekçi anlatımla ilerleyen romanda bir adet gerçeküstü sahne karşımıza çıkıyor – o da (artık) metruk bir kilisede yaşanıyor. Kilise imgesine büyük bir yatırım bu. Zaten kitap boyunca kilise imgesinin işlenişleri çok renkli ve çeşitli. Karakol olarak kilise, sosyal normun sahnesi ve anormalin dışlanmasının dekoru olarak kilise, sihirler, mucizeler yeri olarak kilise, yıkıntılar ve bellek yeri olarak kilise, dikenli tellerle çevrili girilmesi yasak kilise, yas yeri, taşkınlık yeri olarak kilise, kokuların ve edaların kilisesi, vs.

“ÇARPICI BİR İRONİSİZLİK GÖZLERİZ DEVRANYANLARIN HİKÂYELERİNDE; MİZAH SIFIRA YAKINDIR, İRONİDEN EL ALMA YOKTUR, KİMSE ACILARLA VE ZORLUKLA BU ŞEKİLDE BAŞETMEYE KALKMAZ.”

Gene zorlu bir konu olan Türk’ten gelen yıkımların travmalarıyla dağılmış bir Ermeni aile hayatını kesen iyi Türkler/kötü Türkler teması da pek çok tipik ve atipik örnekle roman boyunca tartışmaya açılıyor, kimi sekansların belirleyici noktalarında devreye giriyor.

Bir tercih değil, bir azınlığa itilme olarak yaşandığında, azınlık olmak bir göçebe savaş makinesi ise hâlâ, kendini vuran bir makinedir artık. Özyıkımsal göçebe savaş makinesi. Ve bu yıkım silsilesinde durmak, yıkmamak, savaş makinesi olmamak, tüm yıkımın başlatıcısı olduğu düşünülen ataleti çağrıştırdığı için her tür yıkımdan daha fazla günahtır. Yıkımlar, özyıkımlar ve sevdiğini yıkımlar ve ötekini yıkımlar, tüm yıkımlar, hiç değilse bir uyum, atalet, suspusluk değillerdir ve başlangıç günahından uzaktadırlar ve aslında yıkım günahsızdır bu sebeple. İktidar aygıtlarının karşısında yıkıcı bir güç değil, iktidar aygıtlarının marjlarında otoyıkıcı bir güçtür artık belki, ama hâlâ yıkıcıdır. İktidar aygıtlarının karşısında veya marjında suspus bir güç ezikliğinde değildir.

Çarpıcı bir ironisizlik gözleriz Devranyanların hikâyelerinde; mizah sıfıra yakındır, ironiden el alma yoktur, kimse acılarla ve zorlukla bu şekilde başetmeye kalkmaz.

Bir Rus romanında veya Balkan romanında veya Latin Amerika romanında görsek yadırgamayacağımız türden bir kendini aşağılama da görmeyiz. Karakterler “biz Ermeniler şöyleyiz böyleyiz” demezler, buradan bir çıkış veya hafiflik doğurmaya kalkışmazlar. Her şey önce ağır, sonra daha ağırdır. Karakterler kendilerini ve ebeveynlerini ironisiz suçlarlar ve neredeyse bile bile, neyi suç olarak gördülerse onu çoğaltırlar. Okura da bu unufak olmuş parçaları toplamaya çalışırken dağılmak düşer.

 

NOTLAR

[1] Bu konuyu hakkında daha fazla konuşarak şurada karmaşıklaştırdım: “Travma Minyatürleri: Edebiyattan ve Sanattan Bağlar”, Travma ve Anlatı içinde, haz. Deniz Gündoğan İbrişim (İzmir: Livera, 2024).

[2] Philip Larkin, "Küpe Olsun Kulağına", Seçme Şiirler, çev. Roni Margulies, Şavkar Altınel, Adam Yayınları, 1990.

Yazarın Tüm Yazıları
  • rober koptaş
  • Unufak

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 42

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Çile Odası / Dalga Boyu / Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin / Goebbels’in Propaganda Orkestrası / İstanbul ve Hüzün / Kayıtlar / Neksus / Orwell’in Burnu / Son Kraliçe / Zalim İyimserlik

K24

Sonraki Yazı

PORTRE

Anma yazısı olarak kısa bir Jameson turu

“Jameson, Hegelci Marksist düşünce okulu içinde bir düşünürdü, Frankfurt Okulu’nun, özellikle Adorno’nun içkin eleştiri yolundan giderek Marksist tarihsel anlatıyı kültürel boyutta yeniden kurmaya girişti...”

MAHMUT MUTMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist